Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

2. Bölüm Alım Binası

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

Küçük bir çocuk, hava hafifçe kararmışken ve etrafında her türden insanlar varken, onların aralarından koşmaya devam etti. Sonunda üzerinde Kaimei Şövalye Okulu Alım Merkezi yazan bir yeri gördü. Yeşil ve mavi renklerle kaplanmış, tahminine göre yüz yıllık, iki katlı heybetli bir binaydı. Binaya vardığında nefes nefeseydi. Kapıyı açmaya çalıştı, ama açamadı. Etrafta üstü başı pislik dolu bir çocuğun kapıyı açmaya çalıştığını gören ince bıyıklı uzun bir adam, ona acıyarak baktı ve, ''Kapı kilitli çocuk. Bugün alımlar sona erdi. Yarın sabah tekrar başlayacak.'' acıma dolu bakışları, tiksinti doldu. ''fazla umudunun olmaması iyi olur. Sonuçta okul çöpleri kabul etmiyor.''

Zend kafasını kaldırıp yukarı doğru, adamın yüzüne baktı. Adam otuzlu yaşlardaydı. Sarı saçlara ve ince, uzun bir yüze sahipti. Zend onun gibileri sokakta çok görmüştü, o adam kesinlikle tam bir cimriydi. Adam bunları söyledikten sonra, sevinçle, ''Peki efendim, yarın sabah burada olacağım. Bilgi için teşekkür ederim.'' dedi. Adam ona kötü şeyler söylemiş olmasına rağmen, kendisine kötülük yapana kötülük yapmamayı uzun süre önce Yaşlı Dilenci'den öğrenmişti. Ama Zend bunun doğruluğundan tam olarak emin değildi, sonuçta Yaşlı Dilenci ona hep kötü davranıyordu, Zend'in ona kötü davranmasını engellemek için de böyle söylemiş olabilirdi. Yine de Zend kötü şeyler düşünmemeyi, kötü şeyler yapmamayı, iyi olmayı seviyordu. Kötü olmak hiç güzel değildi, kimse kötüleri sevmiyordu. Kimsenin seni sevmemesi çok kötü bir şeydi, Zend bunu binlerce kez deneyimlemişti. Kimse tarafından sevgi görmemeyi kim isterdi? Zend buna maruz kalsa da, aslında hiç istemiyordu. Bu yüzden bu kuralı da uyguluyordu.

Madem sabah alımlar tekrar başlıyordu, geceyi geçirecek bir yer bulmalıydı. Normalde kanalizasyon borularında bile yaşayabilirdi ama, bu gece özeldi. Yarın okula girecekti, bu sebeple zaten heyecandan uyuyamayacaktı. Yaşlı Dilenci ölünce dilenmekten nefret ettiğini tekrar anladı. Dilenmek yerine çalışmaya, getir götür işi yapıp posta türünden bir şeyler yapmaya başlamıştı. Ona iş verecek birini bulmak kolay olmuyordu, ama Zend sonunda birkaç kişiyi bulabilmişti. Onlar da normalde verdikleri paranın yarısını veriyorlardı tabii, ama hiç yoktan iyiydi. Sonuçta Zend'e iş veriyorlardı. Kendi parasını emek vererek kazanmayı seviyordu, tüm gün oturup insanlardan para istemeyi değil. Hatta bazen geceleri olan horoz dövüşlerine giriyor, bir horoza bahis yatırıyor, o kalabalıkla beraber 'Haydi oğlum vur kafasına' gibi, ya da 'Zıplayarak tekme at' türünden şeyleri bağırıp, kaybetse de çok mutlu ve eğlenmiş oluyordu. Gerçi kazansa da oradaki adamlar parasının en az yarısını alıyor, kendisine bir pay kalmamış oluyordu. Ama bu onu hiç üzmemişti, kalan parayla yaşayabiliyordu. Almak istiyorlarsa alabilirlerdi, sonuçta Zend'e kendine yetecek kadar para kalıyordu. Bazen kendine kıyafet bile alabiliyordu. Üstelik o, paradan çok o gece yaşadığı zevke önem veriyordu.

Elini cebine attı, cebinde favori horozu olan Fıçı üzerinden kazandığı on beş bakırı, ve birkaç tane tüy yumağı duruyordu, paraları çıkardı ve tüy yumaklarını nazikçe tekrar cebine koydu. Onlarla daha sonra oynayabilir, onları sıkarak eğlenebilirdi. Gözlerini eline dikti, zevkle kazanmış olduğu on beş bakıra baktı. Hemen mağazalara doğru yürüdü, en azından bir şeyler satın alıp üstünü başını düzeltmeliydi, o kadar insanın arasına bu kıyafetleriyle çıkamazdı.

Türlü türlü kıyafetler, kazaklar, şapkalar, hatta zırhlar... Dışarıdaki pencereden marketin içini izlerken ve tüm bu güzelliklere hayran kalırken, bir anda farklı bir güzellik gördü; neredeyse parlayan, mavi, hatta incecik nakışlara bile sahip olan bir çift ayakkabı gözüne çarptı. Ayaklarındaki iki yırtık terliğe baktı, üzüntüyle içini çekti. Kendi ayağındakiler, o ayakkabılara kıyasla son derece kötüydü. Ne kadar istese de o ayakkabıları satın alamayacaktı. Aslında bu mağazalardan bir şey almaya parasının yetmeyeceğini kendisi de biliyordu, ama buradan içerideki güzel kıyafetleri izleyip kendisini onları giyerken düşünmek onu çok mutlu ediyordu.

Biraz izledikten sonra gerçeğe dönmesi gerektiğini fark etti ve az da olsa o kıyafetlerin hayalini kurarak ikinci el alım-satım yapan bir seyyar satıcının yanına gitti.

''Hey, satıcı amca," Zend istekli bir şekilde adama seslendi. "on beş bakırım var bir gömlek, bir pantolon ve bir de ayakkabı almak istiyorum. Ama sakın kötülerinden vermeye çalışma, hemen anlarım ben.'' Zend tamamen saf iyilikle dolu kalbiyle parasının hepsini yetmeyeceğini bile bile bu kadar şeyi istemişti. Hepsini de hızlı hızlı söylemişti çünkü, söyledikleri satıcıya fazla gibi gelmemeliydi.

Adam ona biraz acımayla baktı. Aslında istediği şeylerin toplam fiyatı en az otuz bakırdı, içinden onun istediklerini ona vermek hiç geçmiyordu, ama şu an ona gerçekten acımıştız. Bu çocuğa acıyıp indirim yapacaktı.

"Çocuk, hangi modellerden istiyorsun?" Satıcı ona acıdığını belli etmeden sordu.

Zend, "Hepsini çıkar, ben seçeceğim." diye cevapladı. Tabii ki alacağı modeli biliyordu, ama tüm kıyafetleri önüne çıkarttırıp onları yetmiş yaşında bir adamın yavaşlığıyla süzüp kontrol etmek, ona bir kedinin ipek yumaklarıyla oynaması kadar zevk veriyordu.

"Arkadaş, hem az para veriyor, hem de çok para vermiş gibi isteklerde bulunuyor. Yüzsüz piç." satıcı homurdandı.

"Hmm," Zend ellerini kıyafetlerin üzerinde gezdirdi. Satıcı yanındaki torbaları, önündeki masanın üstüne dökmüştü. "bu nasıl acaba, hmm hmm, bak bu güzel." Zend sürekli kıyafetleri kurcalıyor ve aralarından yeni olan kıyafetlere bakıyordu. Bir tane siyah gömlek, bir tane lacivert pantolon, iki tane de, pek güzel olmasalar da, şu an ayaklarında olanlardan daha iyi olan bir çift düzgün ayakkabı alabildi. Çorabı eksik olan tek şeydi. Bir tane de çorap isteyeceği sırada, tek bir şey daha isterse adamın üzerine atlayacağını anladı ve vazgeçti. Saçlarını, meyve satıcılarının deneme amaçlı tezgahlarının üzerine koyduğu limonlardan biri ile aldı, tabii ki almadan önce satan kişiye sormuştu.

Güneş doğarken, çocuk son derece heyecanlı ve kendine güvenliydi.

"Lütfen karanlık tipi büyü gücüm olsun tanrım, lütfen." Zend beklenti içinde söyledi. Savaşçı olmak öncelikli amacı olsa da, her yerde konuşulan ve son derece havalı olan karanlık büyüsüne sahip olmak istiyordu.

Kıyafetlerini giydikten sonra yavaşça kabul ve alım yerine doğru ilerledi, kalbinde fırtınalar kopuyordu. Beyni oraya koşarak gitmesi için yalvarıyordu, aama bir yere koşarak giden insanların hor görüldüğünü Yaşlı Dilenci'den biraz kötü bir deneyimin ardından öğrenmişti ve bundan dolayı kendini tutuyordu.

Binaya yaklaştığında, binanın güzelliğini gün ışığında gördü. Kapının önünde iki tane yapılı, gümüş zırhları olan şövalyeler vardı.

Zend onları görünce, inanılmaz derecede hayran kaldı. Sonunda gözlerini onlardan almayı başarınca sağ tarafında yuvarlak oluşturmuş olan bir insan topluluğu gördü, duyduğu kılıç çarpışma seslerinden ve tezahüratlardan yuvarlağın ortasında iki kişinin savaştığını anladı, anında oraya koştu ve kalabalığı küçücük boyuyla yararak ilerledi.

"Off, bu çok yakındı." Genç bir adam heyecanla bağırdı. "Yua yeniliyor mu yoksa?!" O bunu der demez, arkasındaki turuncu saçlı, topallayarak yürüyen garip bir adam, genç adamın kafasına vurup, "Olur mu öyle şey salak herif, o şövalye okulunda üçüncü sınıfa kadar bir kere bile yenilmedi. Ayrıca Tengo Ailesi'nin kızının öyle birine kaybetmesi sence bir ihtimal içerisinde mi? Beynini kullan." dedi ve onu azarladı.

"Yua mı?" Zend daha önce bu ismi duymuştu. Yua, geçen sene yapılan üçüncü sınıflar turnuvasında hiç yenilmeden birinci olan meşhur kızdı.

Zend heyecanla kıkırdadı. "Hemen izlemeliyim, bu fırsat kaçmaz." Zend ilk defa bir şövalye dövüşü izleyeceği için heyecanlıydı. Hem de bu dövüş Yua gibi meşhur birinin dövüşüydü.

Hızlıca kalabalığın içinden geçip en ön safa gelmeyi başardı. Yua, bir erkekle dövüşüyordu. Aşağı yukarı kolunun boyunda bir kılıç kullanıyordu. Kızıl saçları hızlı hareketlerinden dolayı son hızda hareket eden bir kartalın kanatları gibi dalgalanıyordu.

Zend kıza gerçekten hayran kaldı. Tabii ki, güzelliğine hayran olmamıştı. Henüz bunları anlayabilecek kadar büyümemişti. Hayran kaldığı şey, onun hızı ve şövalyelik yetenekleriydi. Zaten güzelliğine hayran olsa da bir şey değişmezdi, Yua kendisinden dört yaş büyüktü.

"Gerçekten güzel, değil mi?" Zend'in kıza nasıl baktığını gören Zend'in yaşlarındaki bir çocuk, yan taraftan Zend'e seslendi.

"Ha? Hmm, şey... Evet, sanırım güzel." Zend aslında kıza o anlamda bakmadığı için, böyle bir soru Zend'in fazlasıyla temiz kalbine garip geldi ve ilk başta ne diyeceğini bilemedi.

"Merhaba, benim ismim Tafu Sweng, kardeşim, senin adın ne? Arkadaş olmak ister misin?" Biraz önce ona seslenen çocuk, Zend'e seslendi.

Zend gerçekten şaşırmıştı ve ne diyeceğini hiç bilemiyordu. Sonuçta daha önce pek fazla ismini soran, üstüne arkadaşı olmak isteyen birisi hiç olmamıştı.

Zend biraz utanarak kızardı ve cevap verdi. "Şey... Ben de Zend." Zend memnun oldum demeyi de istemişti, ama bunu söylemesine heyecanı izin vermemişti. İçinden konuştu. Yaşlı Dilenci birisiyle ilk tanıştığında ismini, söylemesini, sonra da memnun oldum demesi gerektiğini söylemişti. Eğer söylemezse bunun kabalık olacağını söylemişti. "Tanrım, lütfen memnun oldum diyemediğim için bana kızmamış olsun... Lütfen." Zend içinden düşündü.

***
1308