Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

26. Bölüm Dev eti eşliğinde konuşma

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

"Güm." "Güm." "Güm.

Ayak sesleri ilerlemeye, dev ise Zend ve Fun'a yaklaşmaya devam etti. Ama bir sorun vardı. Dev kafası arkaya dönük şekilde, yani kafasının arkası Zend'e bakacak şekilde geri geri yürüyordu.

"Bir dakika Zend. Kıpırdama." Fun ciddi bir yüzle dağ devini süzmeye devam etti, sonra biraz önce havaya kalkmış ellerini serbest bırakarak vücudunun iki yanına indirdi. "Sıkıntı yok, bu Hollis olmalı."

"Hollis mi?" Zend bir an dehşete kapıldı. "Ustam beş metrelik bir deve mi dönüştü diyorsun yani?!" Zend ustasının o şey olduğunu düşünerek Fun'a seslendi, Fun sadece gülmekle yetindi.

"Sakin ol çocuğum, benim bildiğim kadarıyla insanlar bir dağ devine dönüşemez." dedi, sağ elinin işaret parmağını devin kafasına doğru kaldırdı ve konuştu. "Hem de bak, dağ devleri kafaları arkaya bakacak şekilde yürüyemezler. Onlar oldukça düşük zekalı canlılardır, fiziksel güç haricinde pek bir olayları yoktur. Onların biriyle karşılaşıp güçsüz olsan bile yeterince hızlı koşabiliyorsan zarar görmeden oradan kurtulabilirsin. On kış önce Beyaz Taç'a gerçekten sorun çıkarmışlardı. Her ne kadar salak olsalar da, birleştikleri zaman tehlike yaratabilirler. Muazzam kalınlıkta ve sertlikteki derileri, çoğu büyüden kurtulmalarını sağlar. Kılıcı sokabilmek de çok zordur, sokmak istesen girmez, kesmek istesen kesmez. Söylediğim gibi bize on yıl önce düşmanımızın adına tuzak kurmuşlardı, lanet yaratıklar. İki kardeşimizi kaybedince başkanımız çok sinirlendi, gidip yuvalarını yok edip başkentteki soylarını kuruttuk. Ama iki yıl önce tekrar başkente geldiler, göç edip duruyorlar."

Zend hayranlıkla dinledi. Büyülü canavarlara son derece ilgi duyuyordu ve sırf düşünmek bile onu heyecanlandırıyordu. Bazen insanların yere attığı haber içeren şeyleri alıp inceler, Yaşlı Dilenci'nin ona öğrettiği birkaç parça harf ile yazılanları tahmin etmeye çalışırdı. Yeni şeyler öğrenmekten haz alırdı. Eğer yapabilirse, var olan tüm canlıları tanıyıp öğrenmek istiyordu. Bu konu onun en çok ilgisini çeken konulardan biriydi.

"Vay canına! Bu gerçekten süper!" Zend heyecanla haykırdı. Olayı da hemen anlamıştı tabi.

Bu sırada dev, önünde duran -açıkçası arkasında duran- ağacın üzerinden havaya uçtu ve muazzam bir gümbürtü ve küçük bir deprem eşliğinde kamp yaptıkları yerin ilerisine düştü.

"Ne yapıyorsunuz Bay Hollis? Bu gümbürtü eminim etrafta yaşayan canlıları rahatsız etmiştir. Sizler doğaya uyum sağlarsınız diye biliyordum, avcılar doğaya karşı gelmez, onunla birlikte yaşar. Haksız mıyım? Böyle depremler ortaya çıkarmanızın sebebi nedir?!" Fun sinirli bir şekilde Hollis'e çıkıştı. Belli ki biraz önceki hareketinden dolayı çok sinirlenmişti.

"Sakin ol Fun, dediklerin harfi harfine doğru. Ancak biliyor olmalısın ki, bir avcı etrafındaki canlıların varlığını sezebilir. Yakınlarda hiç canlı yok, bir şey onları kaçırmış olabilir. Başka bir canlı bulabilseydim, bu sert etli şeyi mi avlardım sence?" Hollis yarı konuşarak, yarı bağırarak cevap verdi.

Fun bir anlığına sessiz kaldı, sonra konuşmaya başladı. "Hmm, sanırım haklısın. Ayrıca, bunun derisini neyle kesip yiyeceğiz ha? Bir dağ devinin yendiğini hiç duymamıştım."

"Yaparız bir şeyler, ben keserim. Sen onu dert etme."

"Usta, bu resmen canilik. Zeki olmayan bir canlı olabilir ama belki onun da çocukları vardı, onu evinde bekleyen aşık olduğu bir eşi vardı. Onu yememeliyiz, ben bunu kabul edemem!" Zend resmen önünde, biraz sonra kendilerinden sadece biraz büyük olması sebebiyle avlanan ve yenilmeye mahkum olan bir insanı görüyordu.

"Atar yapma bebe, dağ devleri sadece salak değildirler, ayrıca onlar cani ve acımasızdır. Sen karşısında tek başına olsaydın, sence hoşgörü gösterip seni bırakacak mıydı? Sana yardım mı edecekti? Ben sana ne yapacağını söyleyebilirim, seni anında yakalayıp yerdi ve bunu iki dakika sonra unuturdu. Hem de bu doğanın kanunudur. Aç kaldıysan, karşına çıkanı yiyeceksin. İyi ya da kötü." Hollis durumu açıkladı ve elindeki parlak bir bıçakla önündeki devasa vücudun karın bölgesine bir delik açtı. Sanırım devin iç organlarını yemek istiyordu.

"Aynen katılıyorum. Bu doğanın kanunudur çocuğum." Fun Hollis'in tarafında olduğunu belli etti.

"H-Haklısınız, kusura bakmayın." Zend ustasını duyduğu anda yenilgiyi kabullendi. Çünkü ustasının dedikleri son derece mantıklıydı ve dediği gibi dev onu tek başına yakalarsa eğer, canlı canlı yutardı.

Devin iç organlarını boşalttıktan ve yanlarındaki nehirde yıkadıktan sonra, onları bir güzel pişirdiler ve bir ziyafet çektiler. Et son derece sertti, ancak açlık engel tanımamıştı. Etler anında midelere indiler. Kötü yanı ise, Zend çok aç olduğundan dolayı sert etleri hızlı hızlı yedi ve bunun karşılığını şiddetli bir çene ağrısıyla aldı.

Yemekler yenince, herkes ateşin etrafına dizildi, Hollis ve Fun eski komik hikayelerini anlattılar.

"Usta, bana bir şey anlatacaktınız. Unutturma demiştiniz, şimdi anlatacak mısınız?" Zend dolu bir mideden dolayı rahatlamıştı, keyifle konuştu. Bir gün boyunca yürümelerine değmişti doğrusu.

"Ah, doğru." Hollis ateşe bakarak.

Fun Hollis'in durakladığını görünce ayaklandı, "Sanırım özel." dedikten sonra arkasını dönüyordu ki Hollis ona seslendi. "Yok yok, kalabilirsin."

Fun usulca geri yerine oturdu ve Hollis'e bir kafa salladı.

"Evlat, kahraman olmak ister misin?" Hollis konuştu. Bu akşam Zend'e bir ders verecekti.

"Tabii ki isterim usta, kahramanları herkes sever." Zend, herkes gibi kahramanları severdi ve bir kahraman olmak kulağa hiç kötü gelmiyordu.

"Herkes sever değil mi?" Hollis konuştu, bekledi ve konuşmaya devam etti. "Bence de, herkes kahramanları sever. İzin ver sana bir kahramanın yolunu anlatayım. Daha doğrusu, bunu başaramamış birinin yolunu."

Zend yutkundu. Sanki kötü bir hikaye dinleyecekmiş gibi bir hisse kapıldı.

"Uzun zaman önce bir çocuk, senin gibi kahraman olmak istiyordu. Bu onun tek hayaliydi, hiç tanımadığı babasını bir kahraman olarak tanımlamıştı ve babasına benzemek onun yegâne amacıydı. Kraliyetin savaşçı okuluna başvurdu, en önde kazandı ve Teanj Okulu'na girmeyi başardı. -Teanj Okulu o dönemin en iyi okuluydu bu arada- Okulda geçirdiği on sene boyu, her zaman sınıf birincisi oldu. Herkes onu dahi olarak çağırıyordu, onunla yarışabilen sadece bir kişi vardı. Tesadüfe bak, o kişi de zaten onun en yakın arkadaşıydı. Aynı odada kalırlar, aynı kaplıcaya girerler, aynı yemeği yer aynı suyu içerlerdi. Tahmin etmişsindir, birbirlerini çok severlerdi." Hollis uzunca konuştu, elinde tuttuğu bardağın içinde bulunan içkisinden bir yudum aldı ve konuşmaya devam etti.

"Birde, bu iki dehadan nefret eden üçüncü öğrenci vardı. Bu üçüncü öğrenci zengin ve soylu bir aileden geliyordu, ancak hiçbir zaman ilk ikiye yetişememişti ve bu hep içine oturmuştu. Bu iki arkadaş, yani çok iyi arkadaşlar olan iki eleman, okuldaki onuncu ve son yıllarını da birlikte geçirdiler. Ama birbirlerini kardeşten yakın gördükleri için mezun olunca da aynı yerde savaşmak ve aynı yerde iş yapmak istiyorlardı, kahraman olmak istiyorlardı, bunun için birbirlerine söz verdiler. Belki biliyorsundur, onuncu sınıfın sonunda asıl bir sınava girersin ve bu sınav aslında sadece bire bir dövüşten fazlası değildir. Sınıf birincisi sınava girmez, onun özelliği zaten direk mezun olmasıdır. Onun dışındakiler kendilerinden bir sonraki ile savaşırlar. Yani ikinci üçüncü ile, sonra üçüncü dördüncü ile, sonra dördüncü beşinci ile. Bu çocuk birinci olduğu için koltuklara geçti ve arenadaki can dostunun savaşını izlemeye başladı. Arkadaşının kazanacağından emindi. Ama tam üçünü olan çocuk maçı kaybediyorken, iki adam araya girdi ve ikinci olan çocuğu, yani bizim çocuğun en yakın arkadaşını ve kan kardeşinin gövdesini büyük kılıçlarla iki kez deldiler. Üçüncü olan çocuk, zengin ve soylu olduğu için ikinciye göre daha önemli görülmüştü ve iki kişinin daha içeri girmesine izin verilmişti. Öldürmek yasak olmasına rağmen, ikinci çocuğun karnını deşerek onu öldürüyorlardı. Bizim çocuğun nefesi kesildi, yardım istedi, sesi kısılana kadar etraftakilerden yardım istedi. Asıl kötü olan ise, olayı görmemiş gibi yapıyorlardı ve bunun nedeni de üçüncü çocuğun ailesinin gücünden korkmalarıydı. Birinci çocuğun gücü yeterli değildi, bu yüzden arkadaşını kurtaramadı. Arkadaşı gözü önünde öldürülürken sinir krizi geçirdi, ağladı ve arkadaşından duyduğu son sözden sonra kahraman olmaktan vazgeçti. 'Hayallerimizi yap Hollis.' işte bu, bir kahramanın sonudur."

Zend yutkunmak istedi, ama boğazı ona izin vermedi. Fun çoktan başını öne eğmişti. Zend ağlamaklı hissetti, ustasının bu kadar şeyi yaşadığını pek tahmin etmemişti. "A-A-A." konuşmaya çalıştı, ama boğazında hiç su kalmadığından dolayı bunu yapamadı. Önündeki sudan korkakça bir yudum alarak ağzını ıslattı ve konuşmaya başladı. "B-Ben özür dilerim usta."

"Özür mü? Neden özür diliyorsun? Seninle alakalı bir şey yok." Hollis'in morali bozuktu, ama Urqaun'un yokluğuna zaten alışmıştı.

"Ama usta, arkadaşın hayallerini gerçekleştirmeni istemiş. Neden vazgeçtin?" Zend kalbine oturmuş boğayı biraz kaldırmaya çalıştı ve sessizce konuştu. Sesi titriyordu.

"Urqaun dünyanın aslını daha görmemişti. Görseydi, kahraman diye bir şeyin olmadığını anlardı." Hollis arkadaşını düşünerek iç çekti, konuştu.

"Hollis, bu soylu aile kim? Eminim Beyaz Taç bir kardeşimizin ustası ve ben, yani bir kardeş isterse o aileyi süründürür. Sadece ana malikanelerinin yerini ve ailenin ismini ver."

"İsmini ve yerini mi? Gerek yok, ben zaten o aşağılık geri zekalıyı yerin bin kat altına canlı canlı hapsederek öcümü aldım. Ama yine de istersen, ailenin ismi Fungyuo." Hollis konuşmasını bitirip Fungyuo dediği anda Fun ağzındaki çayı püskürttü.