Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

29. Bölüm Ağabey

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

Sabah oldu.

Fun erkenden kalıp çayı yapmış, cesetler koku yapmasın diye onları uzaklaştırmış, zehirlenmemiş olanların etlerinden bir güzel kahvaltı hazırlamıştı.

Fun usulca tatlı bir şekilde uyuyan küçük çocuğun yanına yaklaştı. Yavaşça onu dürttü, çocuk gözlerini aralayıp açık mavi, bulutsuz gökyüzünü görünce geri çekildi.

"Bay Fun." Zend yarı uykulu bir şekilde onu uyandıran adama baktı.

"Günaydın çocuğum." Fun gülümseyerek Zend'e seslendi.

Zend usulca doğruldu, gece yatmak zorunda olduğu kütükten dolayı boynu ağrımıştı. Boynunu ve vücudunu yeni uyanmış bir kedi edasıyla esnettikten sonra ayağa kalktı ve etrafta hiçbir şey olmamasına şaşırdı.

"Dev cesetleri nerede?" kendi kendine söylendi.

"Ben hallettim onları, hadi gel Hollis'i de uyandırıp kahvaltıya başlayalım. Yemek hazır. Hadi, ustanı uyandır." Fun konuştu, Zend de kafasını sallayıp hala uyuyan ustasını uyandırmaya gitti.

Zend ustasını bir kez dürttü, Hollis tepki vermedi. Zend sıkılmış bir şekilde nefes verdi, ustasını uyandırma çalışmalarına devam etti.

"AAARĞH!" aniden büyük bir kükreme duyuldu, Fun kılıcını çektiği gibi Zend'i tutup arkasına aldı ve hazırda beklemeye başladı. "Arkama geç çocuğum. Gerçekten çok şanssızız. Bu sefer ne acaba? Bir Huca Gergedanı sesi gibiydi. Son derece hızlıdırlar ve güçlüdürler. Bir anda saldırabilir. Arkamda kal."

"Ama Bay Fun bu-" Zend konuşmaya çalıştı ama Fun izin vermedi. "Sakin ol çocuğum, seni koruyacağım, kendini konuşmak için zorlama. Dilin tutulmuş olabilir, bu normal. Nerede kaldın Hollis?! Tehlikedeyiz!"

"Bay Fun, bu ses ustamın zorla uyandırıldığında çıkardığı ses. Geçen yıl bende sizin gibi zor yoldan bunu anlamıştım." Zend sonunda konuşabildi, Fun onun kısa bir süreliğine konuşmasına izin vermişti.

"Nasıl yani?! Bu sesi Hollis mi çıkardı?!" Fun inanamadı.

"Evet, bu sesi bazen çok para kaybettiğinde ve canı yandığında çıkarabiliyor." Zend sakince konuşmaya devam etti.

Hollis yavaşça ayaklandı, kısaca "Ses için üzgünüm." dedi

"Hollis, o ses gerçekten senden mi çıktı?!" Fun o sesin en azından bir gergedandan çıkmış olacağını düşünmüştü.

"Ah, bazen küçük sesler çıkarabiliyorum. Kusura bakmayın." Hollis henüz hala uykuda gibiydi, sarhoş gibi yürüyordu.

Fun ikna olmuş gibi kılıcını yerine soktu, -sırtında kılıcın kını bulunuyordu, ama hiç belli olmuyordu- o sesin Hollis'ten çıktığına inanmış gibiydi. "Neyse, en azından yemek yerken rahatsız edilmeyeceğiz. Tüm hayvanlar o sesten dolayı kaçmış olmalı."

"Yemek mi?" Hollis gözünü, açıklığın ortasında bulunan ve hala dumanı tüten eti gördü. Etin altındaki ateş kül olmuştu ve et, hala küllerin sıcaklığıyla kavruluyordu.

"Eline sağlık Fun. Hadi, yemek yiyelim." Hollis bir çırpıda konuştu ve hemen etin yanına koşup etin yanında duran şişlerden birini kaptı, etin içine geçirdi ve onu yemeye koyuldu.

"Hollis, seni kınıyorum. Herkes oturmadan yemeğe başlamak çok kaba bir davranıştır." Fun dün gece pek göstermediği nezaketini tekrar kazanmış gibiydi.

Hollis, "Ne yedim ki? Bir şey yemedim." demek istedi ama ağzı dolu olduğu için kelimeler "Nğe yödim kği?" şeklinde çıkınca devamını getirmedi.

"Neyse, hadi karnımızı doyuralım. Büyük ihtimal bu gün Beyaz Taç'a varacağız." Fun konuştu ve yemeğe oturdu.

Hızlıca yemek yemeye başladılar. Zend ve Fun yemeğini bitirdi, Zend ise bir beyefendinin yapacağı şekilde Fun'a teşekkür etti. "Yemek için teşekkürler Bay Fun. Gerçekten güzeldi. Ellerinize sağlık."

"Afiyet olsun Zend, beğenmene sevindim. Bu arada, artık resmiyete gerek yok. Bana sadece Fun diyebilirsin, sonuçta yarından itibaren iki kardeş olacağız. Aslında yarından itibaren senin için canını bile verebilecek birçok kardeşin olacak."

Zend başını salladı, Beyaz Taç'ı düşünmek ona mutluluk veriyordu.

"Hadi artık usta, yemeğini bitir ve yola çıkalım." Zend hala büyük büyük etleri tek lokmada yutan Hollis'e baktı, Hollis ise ağzında büyük bir lokma olduğundan dolayı baş parmağını yukarı kaldırdı ve ağzındaki lokmayı yuttu. "Siz hazırlanın, ben şimdi geliyorum."
Fun onu başıyla onayladı ve devlerin parçaladığı çantasından bir iki tane kutu ve bir kıyafet aldı.

Zend zaten hazırdı. Devlerin üstüne bastığı çantasından geriye hiçbir şey kalmamıştı ve yola çıkmak için yanlarındaki nehirden bir şişeye su doldurdu, artık tam olarak hazırdı.

Hollis zaten hep hazırdı. Çanta taşımıyordu ve her bulduğunu cebine atıyordu. O da yemeğini bitirdi ve yola çıktılar.

***

Birkaç saatlik yürüyüşten sonra güneş tam tepeye çıktı, aynı zamanda da bir şehre vardılar. Zend, Fun'dan aldığı bilgilere göre, yürüyecekleri daha en azından beş saat daha olduğunu tahmin ediyordu. Diğer topluluklar birçok şehirde bina yapmışken, Beyaz Taç sadece bir şehirde bina yapmıştı. Bu şehir Tolan Şehri diye geçiyordu ve Beyaz Taç'ın tek binası olan yer, aynı zamanda merkez binasıydı. Zend ona neden merkez binası dendiğinini anlamamıştı. Zaten tek bina değil miydi?

"Güneş en sıcak olduğu vakitlere ulaştı. İsterseniz bir handa konaklayıp gece devam edelim." Fun güneşe bir baktı, sarı top gerçekten ışıklıydı ve yakıcıydı. Üstüne onu engelleyebilecek bir tane bile bulut yoktu.

"Olabilir. Ne dersin Zend?" Hollis Zend'e sordu. Sonuçta aralarında en küçük olan kişi oydu.

Zend, bir an önce Beyaz Taç'a varmak istese de, Fun'un haklı olduğunu düşündü ve, "Sanırım gece seyehat etmek daha mantıklı." dedi.

"Tamamdır, hadi gelin. İleride bir han olmalı." Fun yanlarında bulunan tabelaya bakarak konuştu. Yarım saat kadar önce Sarz Şehri'ne girmişlerdi ama hala merkezden uzaktalardı. Sarz Şehri, Beyaz Taç'ın olduğu Tolan Şehri'nin hemen yanındaydı.

Fun önden gitti, Zend ile Hollis ise onu takip ettiler.

"Bir oda lütfen." Fun han sahibine gülümseyerek bir selam verdi ve yüzüğünü bilerek adama gösterdi, adam hemen en geniş odalarını verdiğini söyleyerek bir anahtar verdi.

Fun kısaca teşekkür etti ve anahtarı alıp üçüncü kata çıktılar. "Güzel odaymış." odaya vardıklarında, odanın genişliğinin gerçekten takdire şayan olduğunu gördüler. Zend koşarak bir koltuğun üzerine atladı.

"Oh be, bu yumuşaktan yapılan şeylere ikinci oturuşum. Hanın koltukları çok güzelmiş." Zend koltuğun yumuşaklığını takdir etti.

"Yumuşaktan yapılan mı?" Fun da Zend'in yanına geldi, çocuğun başına elini attı ve oturduğunda koltuğun aslında gayet sert olduğunu hissetti, içinden ''Vay garibim, sokakta büyüdü tabii." dedi.

Gündemden konuşarak sohbet etmeye başladılar. Güneş biraz alçalınca tekrar yola çıkacaklardı.

"Acıktım." Zend sabah tıka basa yemişti, ama hep yürüdüğünden şu an acıkmıştı.

"Bir şeyler söyleyelim o zaman. Ne istersin?" Hollis yattığı yerden kalktı, kapıya doğru gitti ve kapı kolunu tutup konuşmaya başladı.

"Fark etmez usta, uygun gördüğünü alabilirsin." Zend için yemekler pek fark etmiyordu.

"Üç kişilik herhangi bir hayvanın etini istiyorum o zaman." Hollis kapıyı açmadan önce konuştu, Fun ve Zend onu başlarıyla onaylayınca kapıyı açıp aşağı indi.

Hollis hemen hemen iki dakika sonra geri geldi. "Birazdan getireceklermiş."

Yemek kısa süre sonra kapıdaydı. Hancı bizzat kendisi, tekerlekli bir masayla ve etlerle birlikte geri gelmişti.

Adam kısa boylu, biraz tombul ve yarı kel bir adamdı. "Elimdeki en iyi et olan hindi eti, buharda pişmiş bir şekilde önünüzde. Afiyet olsun." adamın ince bir sesi vardı ve tatlı biriydi.

"Tamam, onu buraya alalım. Teşekkürler." Hollis yemeği alıp odanın ortasına getirdi ve hancının eline cebinden çıkardığı üç altın sikkeyi bıraktı.

"Asıl ben teşekkür ederim efendim." adam ince sesiyle konuştu ve saygıyla kapıyı çekerek dışarı çıktı.

"Hadi oturun." Fun sandalyeleri çoktan çekmiş, diğerlerini bekliyordu.

Zend ve Hollis de hemen oturup yemeğe başladılar.

***

İki adam ve bir çocuk, siyah gökyüzünün altında yürüyor.

Hava karardığında tekrar yola çıktılar.

"Ne kadar kaldı acaba Fun?" Zend Tolan Şehri'nin ışıklarını şu an görüyordu, ama Beyaz Taç'ın şehrin neresinde olduğunu bilmiyordu.

"Yarım saate varırız." Fun cevap verdi.

Şehrin içine girdiler. Şehirde herkes Fun'u tanıyormuş gibi görünüyordu ve her yanlarından geçen ona selam veriyordu.

"Merhaba Fun kardeş. Görevini bitirmiş gibisin." Fun'a bir selam daha geldi, ama bu sefer adamın Fun'a seslenişi farklıydı. Adamın parmağından parlayan, üzerinde bir taç olan yüzük hemen kendini belli ediyordu.

"Kimleri görüyorum böyle, Kardeş Seamo. Evet, görevimden ultra başarılı bir şekilde döndüm. Bu yanımdaki de Zend. Biraz sonra oda kardeşlerimizden biri olacak." Fun adama sevecen bir şekilde cevap verdi, sonra Zend'e bir kere daha baktı ve konuştu. "Hem de büyük bir kardeş olacak, sadece sekiz yaşında ama şimdiden üçüncü seviye bir savaşçı ve kendi modunu bastırabiliyor."

Adam Zend'e doğru dönüp çocuğun önüne kadar yürüdü. "Sadece sekiz yaşında olmasına rağmen kendi modunu bastırabilen biri zor bulunur, hem de üstüne üçüncü seviye bir savaşçıysa." adam Zend'in önüne geldi ve çocuğun boyuyla kendi boyunu eşitlemek için biraz eğildi. "Eminim seninle mükemmel kardeşler olacağız, sahip olacağın diğer tüm kardeşlerin gibi." adam konuşurken gülümsüyordu, bu sayede Zend çok heyecanlanmamıştı. Aslında, Fun'dan başka bir Beyaz Taç üyesiyle ilk kez karşılaştığı için yüreği ağzındaydı.

Zend adamın görünüşüne biraz dikkat etti, adamın siyah saçları vardı, ama kafasının üstü hariç yanlarında saç yoktu, ama düzenli olarak o kısımları kestirdiğini belirten küçük saç kökleri vardı. Adam çok uzun olmasa da normal bir insana göre uzun boyluydu. Biriyle konuşurken, -özellikle Zend ile- o kişiye yukarıdan baktığı için baskıcı bir his uyandırıyordu, adam kendiyle konuşurken eğilip boylarını eşitlemesi Zend'i çok mutlu etti. Siyaha yakın gözleri vardı, böylece gözleri esmer teni ile uyumluydu.

"Teşekkürler efendim." Zend saygı dolu bir şekilde adama karşı ilk cümlesini kurdu. Fun'un ne kadar güçlü olduğunu görmüştü, o adamın da en azından Fun kadar güçlü olduğunu tahmin ediyordu.

"Ben Seamo Guran küçük arkadaş, henüz kardeş olmadığımız için öyle sesleneceğim. Yarından itibaren bu değişecek tabii. Memnun oldum." adam büyük elleri ile, Zend'in başını okşadı ve elini Zend'e doğru uzattı.

"Bende Zend. Memnun oldum efendim." Zend adamın uzattığı eli hala küçük olan kendi eli ile sıktı ve tokalaştılar.

"Zend mi? Peki hangi aileden geliyorsun arkadaşım?" Seamo sordu. Sesinde bir art niyet yoktu.

"Ben ailemi hiç tanımadım, sokaklarda büyüdüm Bay Seamo." Zend kendisi için bir soyad bulması gerektiğini düşündü. Her gelenin ona soyadını sorması onu üzüyordu.

"Ah, özür dilerim arkadaş, Beyaz Taç'a girdiğinde bir aile kazanacaksın. Senin durumunda olan birçok kardeşimiz var." Seamo çocuğun yarasını deştiğini hissetti, özür dileme ihtiyacı duydu.

"Önemi yok efendim, alıştım artık. Bende bir kardeş olmak için sabırsızlanıyorum zaten, ilk defa bir ailem olacak." Zend'in masumluğu görenlerin kalbini sızlatıyordu. Seamo da dahil.

Seamo çocuğun gözlerine baktı, onun için acıma duydu. "Eğer istersen, ben senin abin olabilirim. Bir öz abi kadar olamam ama, en azından gerçek bir abin olmuş olur, seni diğer kardeşler de öz kardeşleri gibi seveceklerdir, ama böylece bana onlara bile söyleyemediğin şeyleri söyleyebilirsin. Kız falan da ayarlarım sana. Haha." Seamo, son cümlesinde Zend'in kızardığını görünce gülme ihtiyacı duydu.

"Çok memnun olurum Bay Seamo. Yani Seamo Abi. Artık abi kardeş miyiz o zaman?"

"Aynen öyle, kardeşiz." Seamo elini yumruk yaptı ve yavaşça Zend'e uzattı. "Çak bir yumruk."

Zend Seamo ile yumruklarını tokuşturduktan sonra, Seamo'nun ustasına doğru döndüğünü gördü.

"Vay, sen yetmiş ikinci Hollis olmalısın. Sahi ya, senin soyadını bir türlü hatırlamıyorum. Soyadın neydi senin?" Seamo gülerek konuştu.

"O kadar uzun bir şey ki, ben bile hatırlamıyorum. Boşver, haha." Hollis de adama gülerek cevap verdi.

"İyi anlaşacağız gibi görülüyor Hollis." Seamo Hollis'in tavrından hoşlandı.

"Al benden de o kadar Seamo." Hollis cevap verdi.

"Yeter güldüğünüz, Zend'i Beyaz Taç'a götürmem gerek artık," Fun sinirli bir şekilde konuştu, ama bu küçük bir sinirdi. Zend'e döndü ve çocuğun elinden tuttu. "hadi biz gidelim Zend. Daha tanışacağın çok kişi var."

"Tamam Fun." Zend hemen Fun'u takip etmeye başladı ve Hollis ile Seamo'yu esprileriyle baş başa bıraktı.

"İşte orası, gördün mü? Kahverengi olan bina. Hani yanında bir sarı bir de beyaz bina var." Fun eliyle ileriyi işaret etti.

"Evet evet, gördüm. Vay canına, çok büyükmüş!" Zend heyecanla haykırdı.

"Tabii ki büyük, ne olmasını bekliyordun ki? Haha." Fun gülerek Zend'in heyecanının çoğalıp taşmasını izledi.

"Ama üç tane var, yanındaki binalar da ne oluyor?" Zend bir kahverengi binaya, bir beyaz binaya, bir de sarı binaya baktı.

"Sarı olan ziyaretçilerin kalma yeri, beyaz olansa Beyaz Taç üyelerinin kalma yeri. Çok güzeller değil mi?"

Biraz daha yürüyünce köşklerin etrafındaki duvarlar kendini belli etti. Duvarların üzerinde bir taç damgası vardı, iki duvarın ortasında da büyük bir kapı vardı. Kapının üzerinden demir bir levha geçiyordu, levhanın üzerinde ise büyük harflerle Beyaz Taç yazılmıştı. Zend, malikanenin büyüklüğünden dolayı bayılmak üzereydi.