Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

10. Bölüm Yeni Ay'ın Karanlık Günü IX

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

İflas talebinin kabul edilme olasılığı zayıftı. Sungyoon, Jaeho’nun ve şirketinin nüfuzunu kullanarak çok miktarda borç almıştı. Çoğu alacaklı ona şirketine güvendikleri için borç vermiş değildi; aslında bunu yaptıklarında gözlerini Jaeho’nun şirketine dikmişlerdi. Ancak Jaeho onu sırtından bıçakladığında, Sungyoon’un sözleri güvenilirliğini yitirmişti. Jaeho onunla tüm bağlarını koparmıştı. Birden şarlatan olmuştu ve Kore hukuku bir dolandırıcının borcunu affedecek kadar yumuşak değildi.

Henüz iflas talebinin sonucu belli değildi ancak iflas teklifinden yarı yarıya vazgeçmişti.

Üstelik, uğraşması gereken daha ciddi bir şey vardı.

Kalbindeki ağrı devam ediyordu. Yalnızca birkaç saniye sürse de akla hayale sığmaz bir acıydı. Kalbinde bir sorun olduğu açıktı.

Kendisine çaresizce bir sorun olmadığını söyleyip duruyordu. Fakat umudunun aksine, ağrının sıklığı artıyordu.

Sungyoon zaten ağrı yüzünden bir şantiyeden kovulmuştu.

Nihayetinde bedeninin hasta olduğunu kabullenmek zorunda kaldı. En önemli organı şu anda hastaydı.

Böyle giderse Shinhae’yle yaşayamayacaktı. Shinhae’nin büyüdüğünü göremeyecek olması ihtimali artıyordu. Bu bedenle, Shinhae ile huzurlu bir yaşam süremezdi.

Sungyoon, kızının sıcaklığını uzun uzun hissettikten sonra onu bıraktı.

“Artık dönme vakti.”

Sungyoon ağlamaklı bir şekilde başıyla onayladı. Sungyoon, kızını emanet edeceği için Jiyoon’a baktı.

Karşısında güzel bir yüz gördü. Miyun’la tanışmadan önce güzel kadınlarla flörtleştiği olmuştu ama güzellik bakımından Jiyoon’la kıyaslanabilecek biriyle hiç tanışmamıştı.

Başka biri olsa onunla daha çok konuşmaya çalışırdı. Jiyoon’a kötü niyetle bakmazdı ama onunla sohbet etmeye çalışırdı.

Fakat Sungyoon, Miyun tarafından ihanete uğramıştı. Bu yüzden karşısındaki tanrıçanın vücut bulmuş hali olan kadınla ilgilenmiyordu. Onun önündeyken gardını indirmiyordu. Miyun da çok güzel bir kadındı ve bu nedenle bir kadın ne kadar güzelse, onun karşısında o kadar ihtiyatlıydı.

Shinhae ortak noktaları olmasa Sungyoon ona dostane davranmazdı. Konuşmaya bile kalkışmazdı.

“Lütfen Shinhae’ye göz kulak olun.”

Sözlerinde kötü niyetten eser yoktu. Yalnızca kızının iyiliğini istiyordu. Sungyoon, Jiyoon’un önünde eğildi.

Jiyoon biraz tuhaf bir durumdaydı. O, küçüğün kreş öğretmeni değildi; sıradan bir üniversite öğrencisiydi. Ama baba, kızının iyiliği için bir talepte bulunduğundan ona hayır diyemedi.

“Evet, tabii.”

Jiyoon yanıt verirken tuhaf bir şekilde güldü.

“Tamam, Shinhae… haydi, ablanla git bakalım.”

Sungyoon, Shinhae’nin elini tuttu ve onu Jiyoon’un yanına neredeyse sürükledi. Küçük çocuk yürürken hiç de mutlu görünmüyordu ama babasının söylediklerine uydu, karşı çıkmadı. Ardından babasının kaba saba elini bıraktı ve Jiyoon’un narin, yumuşak elini tuttu.

Sungyoon ceplerini yoklayıp cüzdanını çıkardı. Cüzdanın üzerinde pahalı bir markanın logosu vardı. Eski zengin yaşamından kalan birkaç şeyden biriydi bu. Cüzdan pahalıydı ama içindekiler ona nispeten önemsizdi. İçinde birkaç buruşuk on dolar bulunuyordu; Sungyoon hepsini çıkardı.

“Bununla abur cubur almanı istiyorum. Arkadaşlarınla yiyebilirsin.”

Shinhae küçük elleriyle parayı aldı. Harçlık aldığı için sevinmeliydi ama hiç tepki vermedi. Elindeki paralar, babasıyla kalma isteğini bastıramıyordu.

“Görüşürüz, Shinhae.”

“Tamam baba, bir sonraki sefer hızlı gel!”

“Elbette!”

Ardından Sungyoon arkasını döndü. Shinhae bir eliyle pamuk şekerini tutuyor, diğer eliyle babasına el sallıyordu. Hatta öyle sert sallıyordu ki kendisi bile sağa sola savruluyordu.

Sungyoon da arkasına bakarak el sallıyordu. Bu sahne sıcacık olduğu kadar hüzünlüydü. Sungyoon otobüse binip oradan ayrılana kadar da böyle devam etti.

Shinhae hıçkırmaya başladı, gözlerinden yaşlar akıyordu. Jiyoon bunun olacağını hissettiğinden pek afallamadı. Shinhae’nin yanına çöktü ve beyaz, nazik eliyle küçüğün gözyaşlarını sildi.

“Dur! Ağlama. Ağlarsan baban endişelenir. Babanı merakta bırakmak istemezsin, değil mi?”

Shinhae ağzını açıp kapadı. Boğulur gibiydi. Bir şey demek istiyordu ama sözcükler boğazından çıkmıyordu. Konuşmaktansa başını yukarı aşağı salladı. Koluyla yaşlarını sildi ve katı bir ifade takınarak ağlamamaya çalıştı.

Öyle tatlı görünüyordu ki Jiyoon neredeyse gülecekti. Ama Shinhae bundan hoşlanmayacağından Jiyoon çaresizce kendini tuttu.

“Hadi gidelim.”

Gülmekten çekindiğinden hemen ayağa kalktı. Shinhae’nin elini tuttu, yurda yürümeye koyuldular. Küçük kız ablasının elini sımsıkı tutarak onun peşinden gidiyordu. Shinhae ağlamayı kesmiş olsa da sık sık arkasına dönüp bakıyordu. Bakışları, geldiği otobüs durağındaydı.

* * *

Sungyoon bugün kendini iyi hissediyordu. Borçlarına, dehşet verici geçmişine rağmen bugün onları umursamıyordu. Bugün çok sevdiği kızıyla vakit geçirmişti. Hüzünlü gününü, ışıltılarla doldurmuştu. Çetin yaşamına yarın devam edebilirdi, bugün mutlu olacaktı. Kendini cezalandırmayacaktı.

Otobüsten indikten sonra hemen eve gitmedi. Cüzdanından bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafın bir kısmı kesilmişti. Shinhae ile çekilmiş bir fotoğraftı. Sungyoon, Shinhae’nin elinden tutmuş, gülüyordu. Normalde Shinhae bu fotoğrafta ortadaydı ve diğer tarafında da biri vardı ama fotoğrafın o kısmını kesmişti.

Elbette kesilen parçada Miyuun vardı. Bu fotoğrafı aldığında acı dolu anılarını uzaklaştırmak için onu kesmişti.

Sungyoon fotoğrafa bakarken mutluydu. Shinhae’nin yüzüne sevgiyle dokunuyordu. Ancak eli asla fotoğrafın kesik kısmına gitmedi.

Ucuz odasına ilerleyen Sungyoon’un adımları hafifledi. Gökyüzü, Shinhae’yle vakit geçirdikleri günlerde genelde berrak olurdu ama gitgide kararıyordu. Odasına ulaşmak için şehir merkezini geçmesi gerekiyordu. Bu nedenle gecenin tadını çıkarmak için dışarı çıkan insan kalabalığından kaçındı.

Sungyoon afalladı. Kalp atışlarını duyabiliyordu.

Boom! Boom!

Sanki biri hoparlörü son ses açmıştı ve kalp atışı sesi kulağının yanında çınlıyordu. Anlamsız ve aptalca bir şey olurdu bu.

Etrafına bakarak sesin kaynağını bulmaya çalıştı ama böyle bir ses çıkarabilecek herhangi bir cihaz göremedi. Diğer insanlar sesi duymamış gibi yollarına devam ettiler. Nitekim Sungyoon birden durup etrafına bakmaya başlayınca insanlar ona tuhaf bakışlar atmıştı.

Boom! Boom! Boom!

Kalp atış sesleri hızlanıyordu. Sonunda Sungyoon bir şey fark etti. Ses dışarıdan gelmiyordu, bu kendi kalp atışıydı.

“Kuhk!”

Birden acı duydu. Bu, son günlerde ona işkence eden iğrenç sancıydı. Ancak bir şeyi biliyordu: Bu ağrı, öncekilerden farklıydı.

Göğsünü tuttu. Elinde kalp atışlarını hissedebiliyordu. Sanki kalbi ondan yardım istiyor, ölmeden önce bir yardım çığlığı atıyordu.

Bam!

Dizlerinin üstüne çöktü, artık ayakta duramıyordu.

“Huh-uh! Huh-uh! Huh-uh!”

Hızlı hızlı nefes aldı. Ağzından salya akıyordu ama bu haldeyken ona dikkat edemedi.

İnsanlar onun etrafından geçerken konuşuyorlardı. Bir sorun olduğunu fark ettiler.

“Hey, iyi misin?”

Yanında bir çocukla geçen bir kadın onun omzunu tuttu. Sungyoon başını kaldırıp kadına baktı.

Doğru düzgün göremiyordu, tüm dünyası bembeyaz olmuştu.

“Huh-uhk! Huh-uhk! Huh-uhk! Ooh-ehk!”

Sonunda kustu. Lezzetli yemekler yemeyeli uzun zaman olmuştu ama tüm gününü Shinhae ile geçirdiğinden bugün yemişti. Şimdi ise tüm yediklerini çıkarıyordu.

Etrafındakilerin çığlıklarını duyabiliyordu. İnsanlar çılgına dönmüş gibi ondan uzaklaşıyorlardı.

‘Bu çok tuhaf.’

Bilincini yitiriyordu fakat bir sorun olduğunu anlayacak kadar da kendindeydi.

‘Ne kadar zaman geçti?’

Acının şimdiye kesilmiş olması gerekirdi. Normalde yalnızca birkaç saniye sürerdi ama şu anda devam ediyordu.

O sırada bir şey fark etti.

‘Sonunda pes etti.’

Kalbi yalnızca acı içinde haykırmıyordu. Bu bir yardım çığlığıydı. Bu, kalbin ölüm sancılarıydı. Hayatının sona erdiğini bildiren uğursuz bir çandı.

“Kahretsin!”

Bam!

Umutsuz bir halde lanet okudu. İnsanların haykırışlarını yeniden duydu.

“Hey! Hey! Uyan!”

Biri onu sarsıyordu ancak sarsılanın bedeni olup olmadığını anlamakta zorlandı. Kendinde değildi.

“Biri ambulansı arasın! Ambulans!”

Etrafında hummalı bir enerji vardı. İnsanlar şu anda ciddi bir şey yaşandığını fark etmiş gibi paniğe kapılmışlardı. Birkaç tanesi telefonunu çıkarıp ambulansın numarasını tuşladı.

‘Hayır!’

Sungyoon kalbine bastırıyordu.

‘Çalış! Çalışmaya devam et! Çalışmaya devam et diyorum!’

Bu kadar erken ölemezdi. En azından borcunu ödemeliydi. Şimdi ölürse, dağ gibi borcu Shinhae’ye “miras” kalacaktı. Shinhae mirastan feragat etme prosedürlerini bilmiyordu, borç doğrudan yakasına yapışacaktı.

‘Buna müsaade edemem!’

Yurdun yöneticisine bundan bahsetmeliydi.

‘Zamanım yok! Borcun Shinhae’ye geçmemesini sağlamam gerek!’

Öleceğini hissediyordu ancak hala yalnızca kızının geleceğini düşünüyordu.

Kulağında çınlayan kalp atışları kayboldu. Çılgınca atmıştı ancak şimdi yavaşlıyordu. Sungyoon bunu biliyordu. Kalbi, normal haline dönmeyecekti. Hayatının son demleriydi, her şey duracaktı.

‘Ah!’

İçine bir his doğru. Kalbi, bir daha atmayacaktı.

‘Söz verdim… onu erkenden ziyaret edecektim…’

Nefes alış verişi durma noktasına geldi.

‘Yine de… onu son bir kez görebildim.’

En azından bu düşünce onu rahatlattı. Kızının sıcaklığını düşündü. Sesinin, ifadesinin anılarına çaresizce tutundu. O, bu dünyada kalan son meleğiydi.

“Shin…hae.”

Özlemini çektiği ismi söyledi ve kendini salıverdi.

“Hey! Hey!”

Adamın biri onu sarstı. Ancak o kütük gibi, bilinçsiz yatıyordu. Rüzgarla savrulan incecik bir bambuydu sanki, tüm gücünü yitirmişti.

Bom!

Sungyoon’un kalbi son gücünü harcarcasına bir kez daha vurdu, ardından durdu. Sessiz ve sabitti.

O günden sonra Sungyoon’un kalbi bir daha atmadı.