Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

15. Bölüm Bölüm 15

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Ay, gökyüzündeydi. Gece göğünün üzerine karanlık bir örtü inmişti ve Ay sessizce yeryüzüne bakıyordu. Ay’ın tüm şeklini gösterebildiği bir gündü: Dolunay günüydü. Şehrin yarattığı ışık kirliliği yüzünden yıldızlar kendilerini gösteremeseler de Ay parlak ışığını yansıtıyordu. Hiçbir sorun onun varlığını silemezdi ve Ay, kendini cüretle gösteriyordu.

Sungyoon parktaki bir banka oturmuş gökyüzüne bakıyordu. Daha doğrusu Ay’a bakıyordu.

‘Eğer teklifini kabul edersem oraya gitmem gerekecek.’

Hiç Ay’a gitmesini gerektiren bir günün geleceğini düşünmezdi. Rahatsız hissetti.

Aytaşları, Ay’ın Labirenti’nden toplanıyordu ve enerji kaynağı olarak kullanılıyorlardı. Dünyanın mevcut enerjisinin yüzde otuzunu onlar sağlıyordu. Şimdi ay taşı toplayabilecek nitelikteydi. Sağlığını geri kazanabilir, kızıyla bir aile olarak yaşayabilirdi. Bu onun için güçlü bir fırsattı ancak işle birllikte gelen riskler onu endişelendiriyordu.

“İşte buradasınız.”

Sungyoon’un kafası karmakarışıktı. O sırada biri seslendi.

“Üzgünüm, çok beklettim. Art arda umulmadık sorunlar çıktı.”

Bu Insoo’ydu. Mendiliyle alnını sildikten sonra Sungyoon’dan özür diledi. Yüzünün aldığı hale bakılırsa gerçekten üzgündü.

“Sorun değil.”

Zaten burada yapacak bir işi yoktu. Sungyoon banktan kalkarken kısaca yanıt verdi.

Insoo cebini yoklayıp telefonunu çıkardı. Ekranın ışığı yandı, bir sürü bildirim geldi. Ancak Insoo yalnızca saate bakacaktı.

“Muhtemelen bunun için iyi bir vakit. İçki içer misiniz?”

“Aslında hayır ama size eşlik ederim.”

Kore’de içki kültürü, yavaş yavaş kontrol altına alınıyor izlenimi veriyordu ancak iş dünyasında içki içmek hala tartışılmaz bir şeydi. Bu özellikle de Sungyoon, kendi şirketinin başındayken böyleydi. Aslında Sungyoon, gerekirse, sünger gibi içerdi.

“Güzel. Gidelim.”

Yan yana yürümeye başladılar.

Sungyoon, Insoo’nun onu yakınlardaki bir bara ya da restorana götüreceğini düşündü ancak Insoo ana caddeye girmedi. Işıklarının çoğu yanan yüksek bir binaya yöneldi.

“… Burası?”

Sungyoon şu ana dek hiç hoşnutsuzluk belirtisi göstermemişti ancak bunu da sormadan edemedi.

“Ha ha! Buraya geldiğimizde çoğu insan şaşırır.”

Insoo, asansör düğmesine bastı.

“Sizi yakınlardaki herhangi bir bara götürebilirim ama çoğu Bağlayıcı burayı tercih ediyor. İsterseniz sonra güzel bir bara geçeriz.”

Asansöre bindiler, sonra Insoo en üstteki düğmeye başladı.

“Burası da mı hükümet binası?”

“Hayır, sivil birine ait ancak sahibinden izin istedim, ara sıra kullanabiliyorum.”

Insoo asansörden indikten sonra üst kata çıkmak için yangın merdivenine yöneldi. Sungyoon sıkıca kapatılmış bir çelik kapı gördü. Bu, çatıya açılan bir kapıydı ve oraya güvenlik önlemi olarak yerleştirilmişti. Insoo anahtarı çıkarıp kapıyı açtı.

Çatı katının manzarası Sungyoon’un hemen önünde belirdi.

Hafif sert rüzgar ensesini gıdıklıyordu. Ne zaman hazırlandığını bilmediği büyük bir masa ve iki sandalye yerleştirilmişti. Masanın üzerinde çeşitli yiyecekler ve alkollü içkiler vardı. Loş bir ışık arka planı aydınlatıyordu. Sanki bir düşten fırlamış gibi görünüyordu. Tüyleri diken diken oldu.

Insoo, çatının korkuluklarına doğru yürüdü ve aşağıdaki şehri işaret etti.

“Manzara güzel, değil mi? Düşüncelerim birbirine girdiğinde bazen buraya gelirim. Burası şehirdeki en yüksek bina; buradan tüm şehri görebilirsin.”

Sungyoon onun yanına geldi ve aşağıya baktı. Şehir parlak ışıklarla aydınlatılmıştı. Aşağıdayken, şehrin gece yıldızların ışığını maskeleyen anlamsız ışıklarla donatıldığını düşünürdü. Şimdi biraz uzaktan bakınca şehirdeki ışıkların Samanyolu gibi şehre yayıldığını görüyordu.

“Beni buraya bunu göstermek için mi getirdiniz?”

“Hayır. Hoş bir manzara ama sizi buraya getirme nedenim farklı Bay Sungyoon.”

Insoo, ışıldayan ayı gösterdi.

“Burası şehrin en yüksek binası, yani burada aya en yakın yer. Neyse ki bugün gökyüzü açık, böylece dolunayı görebiliyoruz.”

Sungyoon gökyüzüne bakınca ayın tüm ihtişamını gördü. Yerde ya da binanın tepesinde olması önemli değildi; uzaklık düşünüldüğünde, yüksek bir binanın tepesiyle yer arasındaki mesafe çok az geliyordu. Farkın önemsiz olduğunu söylemek abartılı olmazdı. Ancak – yanılsamadan ibaret de olabilirdi – ay, buradan daha büyük görünüyordu.

“Lütfen oturun.”

Sungyoon sandalyeye oturdu. Hava biraz serindi ve soğuk, ceketinden sızıyordu.

Insoo bir içki şişesi aldı, soju bardakları çoktan hazırlanmıştı. Sungyoon bardağı kaldırıp doldurdu.

“Konuşmaya başlamadan önce birer tek atalım.”

İki adam kısaca kadeh kaldırıp içkiyi tepelerine diktiler. Sojunun eşsiz aroması damaklarına yerleşti.

“Lütfen kendinizi tutmayın. Bunların tümü sizi karşılamak için hazırlandı.”

Sungyoon kendini tutmuyordu. Böyle bir ziyafet çekmeyeli uzun zaman olmuştu.  Hastane yemeği karnını doyurmaya yetiyordu fakat doğrusu tadı pek de iyi değildi. Masa, ısmarlama yemeklerle doluydu ancak Sungyoon’un epeydir yiyemediği şeylerdi bunlar. Onları alacak parası yoktu.

Sırayla içkileri tazelediler. Yemeyi, içmeyi kesmiyorlardı. Görünen o ki Insoo da çok açtı, her şeyi yiyordu.

Tabakları boşaltmaları uzun sürmedi. Üç şişe soju çoktan boşalmıştı ve dördüncüsünün de yarısına gelmişlerdi.

Insoo çok sarhoş oldu. Az önceye kıyasla sesi daha tizdi ve canlanmıştı. Sungyoon da biraz sarhoş olmuştu fakat çok içtiği zamanlara kıyasla o kadar sarhoş değildi. Eskiden olsa şimdiye sersemlemiş olurdu.

‘Bu ayın kalbi sayesinde olmalı.’

Bedeni değişmişti ve bunun yeni kabiliyetlerinden biri olduğunu varsaydı.

“Bağlayıcılar zar zor sarhoş olur ve alkolü çok hızlı sindirirler. Ertesi gün sıkıntısı çekmezler. Ancak çok içerlerse sarhoş olabilirler tabii.”

Insoo, Sungyoon’un şu anki durumunu doğru değerlendirmişti. Hemen Sungyoon’un bardağına soju koydu ve Sungyoon onu tepesine dikti.

“Aya gitme konusunda kararsız olduğunuzu söylemiştiniz, değil mi?”

Insoo bardağını doldururken soru sordu.

‘Sonunda bu konuda konuşacak.’

Sungyoon biraz sinirlenmişti. Bu konu onun için önemliydi ancak içki içerken böyle bir açıklama yapmanın doğru olduğunu düşünmüyordu.

Fakat Insoo uzmandı. Bu önemli tartışmayı sebepsiz açmıyordu.

“Muhtemelen neden içki içerken bu kadar önemli bir şeyden bahsettiğimi sorguluyorsunuz. Normalde yeni uyanan Bağlayıcılar bunu hissetmekte zorlanır. O yüzden size içki ikram ediyorum. Bu bilinci biraz köreltir. Bazı yöneticiler farklı yöntemler kullanır ama ben bunu kullanırım. Alternatif olarak ise, hissedebilene kadar bekleyebiliriz.”

“… Neyi hissetmem gerekiyordu?”

Insoo, onun hoşnutsuzluğunu doğru değerlendirdi. Sungyoon soruyu sorarken biraz afallamış duruyordu.

“Bağlayıcıların kaçı Ay’a gidiyor, biliyor musunuz?”

“Emin değilim.”

“Oran yüzde doksan dokuzun üzerinde.”

Sungyoon epey şaşkındı. Ay taşları toplayarak önemli boyutlarda para kazanılsa dahi bu tehlikeli bir işti. Risk kayda değer olduğu için bu kadar para kazanılıyordu. Bu gerçeğe rağmen Insoo, Bağlayıcıların çoğunun Ay’ın Labirenti’ne gittiğini söylüyordu. Bir tek daha atan Insoo devam etti.

“Yüzde doksan dokuzun üzerinde diyorum çünkü dünyadaki tüm Bağlayıcıları tanımıyorum. Bu nedenle yüzde bir düştüm. Ancak tanıdığım Bağlayıcılara gelirse, yüzde yüzü Ay’a seyahat ediyor.”

“Bazı faktörler olmalı…”

Birinci Nesil Bağlayıcıların uyanması tamamıyla rastgeleydi. Elbette Bağlayıcı olmadan önce zengin olanlar da olmalıydı. Birinci Nesil Bağlayıcıları örnek olarak sunmasına gerek yoktu. İkinci ve Üçüncü Nesil Bağlayıcılar da, ebeveynlerinden biri ya da ikisi Bağlayıcı olan kişilerdi ve para sıkıntısı çekmemişlerdi.

Hepsinin Ay’a gitmesinin bir sebebi olmalıydı.

“Evet, var. Aslında ay taşları ile çok para kazanılabilir. Ancak sıkıntılı bir iştir. Hayat boyu risk altında olursun ve Ay’da birileriyle arkadaş olmak imkansızdır. Burada da bitmiyor. Eğer Ay şehrinde piyasanın nasıl işlediğini bilmezsen büyük aksamalara sebep olabilirsin. Hatta bu, iyi kazanan Bağlayıcıları bile etkileyebilir. Bağlayıcıların, parayı zar zor kazandıktan sonra yemek yedikleri ve eğlendikleri yer burasıdır. Belli bir noktadan sonra oraya geri dönmenin faydası yok ancak Bağlayıcılar Ay’a dönmeye devam ediyorlar. Dışarıdan bakıldığında aptalca görünüyor fakat yüz milyonlarca dolar biriktirseler bile geri dönüyorlar.”

Zor, tehlikeli ve pis bir işti, yine de Ay’a dönüyorlardı.

“Şu anda nereye gitmek istersiniz, Bay Sungyoon?”

Bu soru gerçekten aniydi. Sungyoon üzerine düşündü ancak cevap bulması zor olmadı.

“Kızımın bulunduğu yere gitmek isterim.”

Hastaneden ayrıldıktan sonra kızını görmeye gitmek istemiş, ancak bunu yapmamıştı kendi kendine bir söz vermişti. Shinhae’yi her görmek istediğinde onun yanına giderse Sungyoon onu muhtemelen her gün ziyaret ederdi. Bu nedenle gidemezdi. Borçlarını ödemek için çalışmak zorundaydı. Kendi yaşamı, Shinhae’nin geleceği için çalışmalıydı. Bu nedenle onu ancak belirli günlerde ziyaret ediyordu. Bu yüzden sağlığına odaklanıyordu ve hastaneden çıkınca bile çalışmıştı.

Elbette kızını özlüyordu. Onu ölüme çok yaklaştıran bu deneyimden sonra kızını görme isteği daha da şiddetlenmişti.

“Anladım.”

Ancak Insoo bu cevaptan memnun olmamış gibiydi. Beklediği yanıt bu değildi sanki.

“Beklediğim gibi, çok zayıf olmalı. Sarhoşsunuz ve Ay’a en yakın noktadasınız.”

“Benden ne duymak istiyordunuz? Gerçekten kızımla olmak istiyorum.”

Sungyoon farkında olmadan kaşlarını çattı. Insoo onun kızına duyduğu sevgiyi önemsiz görüyor gibiydi.

Bardağını dolduran Insoo bir tek daha attı.

“Kızınıza duyduğunuz hisleri küçümsüyor değilim. Ama siz bir Bağlayıcı’sınız. Kökeninize gitme arzusuyla dolmalısınız.”

Insoo bardağını masayı çınlatacak kadar sert indirdi. Sungyoon’a vahşi bir bakış attı.

“Duygularınız ya da mantığınız umurumda değil. Anılarınızı ve arzularınızı bir kenara bırakmanızı istiyorum. Atmayan kalbinizin nereyi işaret ettiğini hissetmenizi istiyorum. Neresi orası?”

Insoo ikna edici bir tavırla konuşuyordu. Sungyoon ona dik dik baktı, ardından onun hareketini taklit etti. Elini kalbinin üzerine koydu.

Sungyoon bilinçsizce başını kaldırdı. Kara gözleri, gökyüzündeki dolunayı seyrediyordu.

Bir hayalet tarafından hipnotize edilmişti sanki. Ağır bir sesle, tek bir şey söyledi.

“… Ay.”

Kalbi hala atmayı reddediyordu.