Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

16. Bölüm Bölüm 16

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Sungyoon cam bir kapının önünde durdu. Kapı, bir koridorun sonundaydı ve buzlu camın ardındaki gölgeleri görebiliyordu. Fakat içeride ne olduğunu tam olarak seçemiyordu.

‘Burası.’

Sungyoon, kapı kulpunu tutarken tedirgindi.

Kapının yanında iki kelime yazıyordu. Şirketin isim levhasında “Jungbum” yazılıydı.

‘Buranın benim için mükemmel bir şirket olacağını söyledi.’

Insoo ona bir şey satmaya çalışan sokak satıcısı gibi baş parmağını kaldırmıştı. Bunu görmek onu biraz kuşkulandırdı ancak buraya gelerek bir şey kaybedecek değildi. Şirketten hoşlanmazsa başka bir şirketle görüşmek istediğini söyleyebilirdi.

‘Şirket konusunda seçici olma lüksüm yok.’

Borçları şu anda faizle artıyordu.

Sungyoon kapıyı açtı.

İçerisi gayet iyi görünüyordu. Büyük değildi ancak temiz bir tasarıma sahipti ve ortam ışığıyla aydınlanıyordu. Bu onu etkilemişti. Resepsiyon girişe bakıyordu ve yan odaya açılan bir kapı vardı.

Ancak kimsecikler yoktu.

‘Çalışan mola mı verdi?’

Belki de henüz şirket açılmamıştı. Ama yapacak başka işleri olsaydı kapıyı kilitlerlerdi.

“Pardon!”

Sungyoon bağırdı. Hemen sonra resepsiyonun yanındaki kapının ardında biri olduğunu hissetti. Neyse ki gerçekten biri vardı.

“Lütfen bir dakika bekleyin.”

Genç bir kadın seslendi. Sungyoon onun sert bir ev hanımı gibi konuştuğunu düşündü, sesi o kadar aceleci gelmişti.

Ama kadın kapıyı açınca Sungyoon kafasında oluşan resmi gözden geçirmek zorunda kaldı.

Havada salınan, sırtına uzanan düz siyah saçları vardı. Cildi solgundu ve öyle beyazdı ki dokunsan kirlenecekti sanki. Ancak yüzünde hiçbir leke yoktu. Gözleri iriydi ve orta yüksek bir burnu vardı. Dudakları çekiciydi. Bir sanat eseri gibi görünüyordu.

Takım elbise giymişti. Üzerindeki takım, bir şirket çalışanı için tipikti ancak her nedense Sungyoon onun cenaze giyilen türden bir takım elbise olduğu izlenimine kapıldı.

Kısa topuklu ayakkabıları üzerinde Sungyoon’un önüne geldi, durdu.

Hoş bir kokusu vardı; şampuanı mıydı? Yoksa parfüm müydü? Doğal kokusu bile olabilirdi.

Yaklaştıkça güzelliği daha belirginleşti. Ancak Sungyoon, bakımlı kaşlarının altındaki kederli gözlerini görebiliyordu. Gözlerine çok derin bakanın ruhu emilecekti sanki.

Tek olumsuzluk, yüzünün nadiren değişmesiydi; soğuk bir ifadesi vardı.

Ancak bu, onun güzelliğine gölge düşürmüyordu. Bu zamana kadar gördüğü en güzel kadın, Shinhae’yi yurttan ona getiren kadındı. Önündeki bu kadın ise onunla aynı kulvardaydı. Miyun, bu kadın kadar güzel değildi. Sanki kaderinde bu yaşında güzel kadınlarla tanışmak vardı.

Ancak Sungyoon hiç mutlu değildi. Hissettiği ilk şey ne ilgi ne de sevgiydi. Temkinliydi. Bilinçsizce bir adım geri çekildi. Kadınlara Miyun yüzünden şüpheyle yaklaşıyordu ve hemen gardını alıyordu.

“Bay Woo Sungyoon siz misiniz?”

Konuşurken küçük ağzı nazikçe hareketlendi. Ancak ses tonunun buz gibi olduğunu söylemek abartılı olmazdı. Beklendiği gibi, az önceki sesin sahibi de kendisiydi.

“Evet, doğru.”

Kadın elini uzattı.

“Tanıştığıma memnun oldum. Ben, Jungbum’un başkanıyım. İsmim Hahn Jimin.”

Sungyoon şaşırmıştı. İlk bakışta bu kadın yirmili yaşlarının ortasında görünüyordu ancak şirketin başkanıydı. Onu ilk gördüğünde şirket çalışanı zannetmişti.

Gözlerini kıstı. Sungyoon kadının elini havada bıraktığını fark etti.

“… Lütfen kabalığımı mazur görün. Başkanın bu kadar genç olmasını beklemiyordum. İsmim Woo Sungyoon.”

Kısaca özür diledikten sonra kadının elini sıktı. Eli pürüzsüzdü, vücut ısısını hissedebiliyordu.

“Yok, sorun değil. Genelde çoğu insan şaşırır.”

Jimin bunu o kadar çok yaşamıştı ki artık umursamıyordu.

“Gidip konuşalım öyleyse.”

Jimin onu bir odaya yönlendirdi.

Oda basitti; bir çalışma masası, bir dolap ve sandalyeler vardı. ofisten ziyade kişisel bir odaya benziyordu.

“Oturun lütfen.”

Jimin, çalışma masasının karşısındaki yedek sandalyeyi çekti. Sungyoon oturunca o da masanın arkasındaki sandalyesine oturdu.

Birkaç dosya çıkarıp masaya yerleştirdi.

“Bay Woo Sungyoon, Birinci Nesil Bağlayıcı’sınız ve uyanalı iki hafta olmuş.”

Sungyoon’un temel bilgilerini içeren bir kağıt tutuyordu ve onunla ilgili bilgileri aktarmaya devam etti.

“Ailenizde yalnızca bir kızınız var ve ciddi miktarda borca sahipmişsiniz.”

Anlaşılan epey bir şey biliyordu.

Kadın borcundan bahsedince Sungyoon biraz utandı. Çoğu şirket, dağ gibi borcu olan bir çalışanı işe almak istemezdi. Özellikle de astronomik meblağlarda borcu olan birini.

“… Tüm şirketler Bağlayıcılar’la ilgili bu kadar çok bilgiye sahip mi?”

“Hayır. Elbette değil.”

Elbette değil? Sungyoon’un kaşları kalktı. Bir sorun vardı ancak Jimin bu konuda çok kayıtsızdı.

“Bay Woo Sungyoon, şirketimiz sizinle bir kontrat imzalamak istiyor. Mümkünse sözleşmeyi hemen hazırlamak istiyorum.”

Sungyoon’un kuşkuları artıyordu. Daha doğru dürüst tanışmamışlardı fakat kadın ondan sözleşme imzalamasını istiyordu. Mahalle bakkalları bile geçici çalışanlarını bu şekilde işe almazlardı.

“Beni tanımıyorsunuz bile ama yine de hemen işe almaya mı karar verdiniz?”

“Kim olduğunuz hakkında fikirlerim var elbette. Geçmişinizi araştırdım.”

“Araştırmak mı?”

Sungyoon’un gözlerindeki kuşku belirginleşti.

“… ne işler çeviriyorsunuz?”

Güzel bir kadın olduğundan zaten gardını hiç indirmemişti. Üstelik tuhaf davranışları ve ettiği laflar hepsine tuz biber ekmişti.

“İş çevirmek… Sanırım doğru laf bu. Bir şeyin peşinde olduğumu inkar etmiyorum.”

Bunu duyan Sungyoon hemen ayağa kalktı.

“Öyleyse bu toplantı bitmiştir.”

Zaten sırtından öyle bıçaklanmıştı ki sırtı kana bulanmış haldeydi. Böyle şüphe çeken bir şirkette çalışmak istemiyordu. Her şeyden önemlisi, başkan açık açık bir şeyler planladığını söylüyordu. Fazla bile kalmıştı.

Sungyoon kapıya doğru bir adım attığında, Jimin’i duydu:

“7.2 milyon dolar borcunuz var. Bu kolay kolay altından kalkılabilecek bir şey değil.”

Sungyoon duraksadı.

“… Ne demek istiyorsunuz?”

Sungyoon arkasına bile dönmeden soru sordu. İki zayıf noktası vardı: Biri Shinhae’ydi, diğeri dağ gibi biriken borçlarıydı. Hemen bu şirketten ayrılmak istemişti ancak kadının yorumu yüzünden olduğu yerde kaldı.

Jimin, Sungyoon’u başarıyla durdurunca masasının altından bir şey çıkarıp onu açtı.

“Lütfen şuna bakın.”

Böyle zamanlarda, sürekli çarpıklaşan hayatına sövmek isterdi. Arkasına baktı.

Düşündüğü kadarıyla borcuyla bir ilgisi vardı, bunu duymazdan gelemezdi.

Masanın üzerindeki kağıtlara baktığında fotokopiye benzer şeyler olduklarını gördü.

“Bu!..”

Belgeleri gören Sungyoon şaşırdı. Bunlar, hayatını ipotek ettiren belgelerdi. Onu tir tir titreten prangalardı.

“Bu sizde ne arıyor?”

Senetleri önündeydi. Onlara bakarak homurdandı.

“Satın aldım. Tüm borcunuzu satın aldım.”

Sungyoon’un gözleri fal taşı gibi açıldı.

“Şimdi benimle konuşmak istiyor musunuz?”

“…”

Bir an odaya sessizlik hakim oldu. Sungyoon, Jimin’e bakıyordu. Jimin de hiçbir şey söylemeden ona baktı. Nihayetinde Sungyoon derin bir iç çekerek sandalyeye yığıldı.

“Ne istiyorsunuz bilmiyorum ama şantaj yapabileceğiniz fazla bir şeyim yok. Yasa dışı hiçbir şey yapmayacağım. Bunu açıklığa kavuşturalım.”

“Bu konuda endişe etmeyin. İstediğim şey, gücünüzde. Yasa dışı bir şey değil. Üstelik şantaj yapmayı da planlamıyorum.”

“Senetlerimi karşımda salladınız. Onları sözleşme imzalamam için kullanıyorsunuz. Bu şantajdır.”

Sungyoon kadının saçmalıklarını duyunca elini yüzüne koydu.

“Merak etmeyin, sözleşmeyi reddederseniz bir şey yapmayacağım. Onları sizi tehdit etmek için satın almadım. Bu bir kırbaç değil. Yalnızca sizi motive edecek bir teşvik.”

“Teşvik mi?”

“Evet, Bay Woo Sungyoon. Şirketimizle sözleşme imzalarsanız borcunuza herhangi bir faiz eklenmeyecek.”

Sungyoon elini yüzünden çekti. Şaşkınlıktan gözleri seğiriyordu.

“Ayrıca sonraki ödemenizin tarihini süresiz olarak erteleteceğim. Ne zaman para kazanırsanız o zaman ödeyebilirsiniz. Ne zaman ya da ne kadarını ödemek istediğinizi tartışmayacağım. Bence bu sizin için çok kazançlı bir anlaşma.”

Gerçekten kazançlıydı. Neredeyse tüm memnuniyetsizliğini silip atacaktı.

“Ayrıca hayatınızı düzene sokana kadar Woo Shinhae’nin eğitimini ve yaşamını üstlenmeye hazırım. Ay’a giderken kızınızı arkanızda bırakacaksınız, yani bu sizin için mükemmel bir anlaşma. Başınıza talihsiz bir şey gelse dahi kızınızı üniversiteden mezun olana kadar destekleyeceğime söz veriyorum.”

Sungyoon gözünü ondan ayırmıyordu. Cevap beklediği güzel yüzünden belliydi. Sözlerini, güzelliği ölçütünde değerlendirecek olsa, bu kadın onu kurtarmaya gelen bir melek gibi olurdu. Tüm sorunlarını çözecek bir koruyucu melekti.

Ancak Sungyoon bu gerçeğin farkındaydı. İnsanlara el uzatanlar yalnızca melekler değildi. İblisler de bunu yapardı.

Bu anlaşmanın bu kadar tek taraflı fayda gütmesine olanak yoktu.

“Karşılığında talepleriniz olduğunu tahmin ediyorum.”

Sungyoon yalnızca Birinci Nesil Bağlayıcı’ydı. Eğer üst sınıf bir Bağlayıcı olsa böyle bir muamele bekleyebilirdi. Ancak bu şirketin ona bu kadar güzel bir anlaşma sunması için hiçbir gerekçe yoktu. Bununla ilgili bazı bedeller olmalıydı.

“Tabii ki. Hayır işi yapmıyorum.”

Teklif edilen anlaşmayı hemen kabul etmek istedi. Mantıksız şeyler istese bile kabul edebilirdi. Ancak dikkatli olmalıydı. Başına bir şey gelirse, büyük ihtimalle Shinhae’nin başına da bir şey gelecekti. Ölse bile Shinhae’nin geleceğine yatırım yapmak zorundaydı.  

Sungyoon gerilmişti. “Ne peki? Nasıl şartlar istiyorsunuz?”

“Bay Sungyoon, Büyük Labirent’i hedeflemenizi istiyorum.”