Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

17. Bölüm Bölüm 17

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Sungyoon, Jimin’den gözünü ayırmıyordu. Yüzü çok güzeldi fakat Sungyoon’un onun güzelliğini takdir edecek hali yoktu. Onun niyetini anlamaya çalışıyordu.

“… Büyük Labirent mi dediniz?”

“Evet. Büyük Labirent’i duymuş muydunuz?”

Sungyoon hiçbir şey demeden başıyla onayladı.

İnsanların ısrarla Ay’daki labirentleri keşfetmeye başladığı zamandı. O zamanlar büyük bir merak vardı.

Labirentlerin sahibi kimdi?

Ay’da birden çok labirent vardı ve her biri Ay’ın yüzeyine dağılmıştı. Labirentler o zamanlar bir gizemden ibaretti ancak bir labirentin hakkına sahip olunarak çok para kazanılabileceği aşikardı. Büyük bir gelir kaynağı ve bir enerji hazinesiydi. O nedenle tüm ülkelerin labirentlere ilgisi artmıştı. Bu nedenle ülkeler en azından bir labirent elde etmek için çeşitli metotlara başvurdular.

Devasa bir söz savaşları başladı. Müzakereler, iknalar, tehditler… Nitekim bazı ülkeler birbirleriyle kavga etmek üzereydi. Soğuk savaş çıkmıştı.

Sonunda insanlar zar zor bir çözüme vardılar.

Bir ülkenin kaç labirente sahip olacağı önemsizdi. Eğer Bağlayıcılar, labirentlerden Ay Taşları toplamazlarsa, labirentler işe yaramazdı. Bu nedenle bir ülkenin kaç labirente sahip olacağını, sahip olduğu Bağlayıcı sayısı belirliyordu. Hesaba katılabilmeleri için “belli bir seviyenin üstünde” olmaları gerekiyordu. Eğer bir labirentin haklarına sahip bir Bağlayıcı ölürse, yeni bir Bağlayıcı’nın o labirente atanması gerekiyordu.

“Ay şehri, ‘Acemi Labirenti’ni yönetiyor. Gözlem ve araştırma için kullanılıyor. Ayrıca yeni Bağlayıcıların dövüş antrenmanları yaptıkları yer de orası. Gerçek mücadelelere katılıyorlar. Bir Bağlayıcı belli bir seviyeye ulaşınca ‘Şahsi Labirent’e atanıyor. O labirentler dışında, en büyük ve en tehlikeli olan bir labirent var. Niteliksiz olanlar giremiyor. Bazıları, ‘Büyük Labirent’in içinde tüm labirentlerin gizemini çözecek bir anahtar olduğunu düşünüyor. O Büyük Labirent’ten mi söz ediyorsunuz?”

“Doğru.”

“Sizi hiç anlamadım.”

Sungyoon, Jimin’in amacını anlayamıyordu.

“Büyük Labirent sırf istendiği için gidilebilen bir yer değildir.”

Aklındaki en büyük soru buydu. Her labirent tehlikeliydi ama Büyük Labirent’in hepsinden daha zordu. Bu nedenle niteliksizler oraya giremezdi. Bir Birinci Nesil Bağlayıcı olarak bu, baş etmesi çok zor olan bir engeldi.

“Ben yalnızca Birinci Nesil Bağlayıcı’yım. Büyük Labirent’e girebilmem neredeyse imkansız.”

“Tamamen imkansız değil. Büyük Labirent’e girme hakkı kazanan Birinci Nesil Bağlayıcılar oldu.”

“Evet, onları duymuştum. Ancak söylediğiniz gibi. Birinci Nesil Bağlayıcılardan yalnızca iki tanesi girme hakkı kazandı. Üstelik yalnızca girme hakkı elde ettiler, yeteneksiz ve güçsüz olmaları baskınlara katılmalarına engel oldu.”

Kadını dinledikçe kuşkuları ve şaşkınlığı artıyordu. Borcu üzerine söz sahibi olmasaydı şimdiye çoktan gitmişti.  

“Birinci Nesil Bağlayıcıların çoğu Büyük Labirent’e ulaşamıyor. Şahsi Labirentler bile erişilmez yerler. Birçoğunun ‘Acemi Labirenti’nde sıkıştığını duymuştum. İstisnalar her zaman vardır ama bu demek değil ki ben de o istisnalardan biri olacağım.”

Ülkelerin Birinci Nesil Bağlayıcılara pek dikkat etmemesinin bir nedeni vardı. Birçoğu ‘Acemi Labirenti’nde uğraşıp didindiği için daha fazla labirenti sağlama almada yardımcı olamazlardı.

Jimin hiçbir şey demedi. Tavrına bakılırsa bu bilgileri zaten biliyordu.

“Öyleyse neden beni Büyük Labirent’e göndermeye çalışıyorsunuz?”

Bu kadar konuşmadan sonra kadının Büyük Labirent’e neden bu kadar kafayı taktığını merak etti. Jimin seve seve konuştu. Gerekçelerini ondan gizlemeye çalışmıyor gibiydi.

“Hahn Jungbum diye birini tanıyor musunuz?”

“Bir şey çağrıştırmıyor.”

Jimin’in yüzüne bakınca bu adamla yakın olduklarını anlamıştı. Onun ismini anınca soğuk yüzüne biraz sıcaklık geldi.

“O, kısa bir süre önce bu ülkenin en iyi Bağlayıcılarından biriydi. televizyonda görmüş olabilirsiniz.”

“… Şimdi öyle diyince isim tanıdık geldi.”

Sungyoon anılarının derinlerine gömülmüş bir anıyı zar zor yüzeye çıkardı. O ismi birkaç kez haberlerde gördüğünü hatırladı.

“O benim babam.”

Sungyoon biraz şaşırdı ancak bunu anlayabiliyordu. Kadın çok gençti ancak şirketin başkanıydı. Ülkenin en iyi Bağlayıcısının kızıysa, bu mevki anlaşılabilirdi. Çok zengin bir babası vardı.

“Ayrıca sekiz sene önce Büyük Labirent’te kayboldu.”

Buz gibi sesi hafifçe titredi. Duygularını bastırmaya çalışıyor gibiydi.

Sungyoon onun amacını sonunda anlamaya başlıyordu.

“Beni Büyük Labirent’e göndermek isteme nedeniniz…”

“Babamın izlerini bulmaya çalışıyorum.”

O anda Jimin gerçekten çaresiz görünüyordu. Buzdan yapılma bir maske gibi duran yüzü çatlamış, coşkun duygularla doluydu. Bir ebeveyni kaybetmenin hüznü ortaya çıkmıştı.

“Şimdi neden Büyük Labirent’e bu kadar takıntılı olduğunuzu anlıyorum. Ama neden ben? Başka biri bu iş için daha nitelikli olabilir.”

Kadın onu bağlamak için senetlerini satın almıştı ve ona tam destek vereceğini vadediyordu. Sungyoon, bu kadarına değmeyeceğinin farkındaydı.

“Basit. Buraya hiçbiri gelmeyecek.”

Hafifçe iç çekti.

“Bu şirketi babamın nerede olduğuna dair izler bulmak için kurdum. Bu nedenle babamın ismini verdim. Aceleye geldiği için pek büyük değil. Ayrıca buranın tek çalışanı da benim.”

‘Çalışanın bir şey için çıktığını düşünmüştüm ama aslında hiç kimse çalışmıyormuş.’

Sonunda resepsiyonda neden kimsenin olmadığını anlıyordu.

“İkinci ya da Üçüncü Nesil Bağlayıcıları bu küçük şirkete çekemem. Elbette işe alabileceğim Birinci Nesil Bağlayıcılar da sınırlı. Büyük Labirent’e gitmeleri için onları işe almaya çalıştım ama beni geri çevirdiler. Bunu anlayabiliyorum. Normal Bağlayıcılar, Şahsi Labirentlerde çalışıyorlar. Ve girmeye hakları olsa bile Büyük Labirent’te son derece az kişi çalışıyor.”

Ölüm riski Büyük Labirent’te ikiye katlanıyordu. Elbette Bağlayıcılar orada daha fazla para kazanabilirlerdi ve Bağlayıcı’nın ülkesi onu tam anlamıyla desteklerdi. Fakat Şahsi Labirent’te de zaten yeterince para kazanılabiliyordu. Büyük Labirent’e girerek hayatlarını tehlikeye atmaya değmezdi.

Nihayetinde Büyük Labirent’i hedefleyen kişi sayısı sınırlıydı. Yalnızca en güçlüler ya da en meraklılar oraya giderdi.

“Bu nedenle babamın yakın bir arkadaşı ve Ay’ın Labirenti Yönetim ve İşletme Ofisi’nde Destek Bölümü’nün başkanı olan kişiden bir iyilik istedim.”

‘O adam.’

Destek Bölümü başkanının onunla neden ilgilendiğini merak etmişti. Şimdi anlıyordu.

“Ne istediniz?”

“Ona bunun ardındaki nedenleri umursamadığımı, ‘zayıf noktası’ olan biriyle tanışmak istediğimi söyledim. Teklifimi reddedemeyecek birine ihtiyacım olduğunu belirttim.”

Zayıf noktalarının ne olduğunu sorması gerekmiyordu.

‘Borçlarım.’

Bu, kurtulamayacağı bir ağırlıktı. Gerçekten bıkmıştı.

“… Teklifinizi kabul etsem bile Büyük Labirent’e girme şansım çok düşük. Bunu biliyorsunuz değil mi?”

“Biliyorum. Büyük Labirent’e girme niteliği kazanamazsınız anlaşmanın bana düşen kısmından çekilmeyeceğim. Sözleşmenin şartları aynı kalacak.”

Artık onun neden Büyük Labirent’i bu kadar istediğini biliyordu. Koşulları son derece adildi. Hayır, onun lehineydi. Nitelikli olduğu takdirde Büyük Labirent’in tehlikeleriyle yüzleşmesi gerekecekti ama oraya girmek için gereken nitelikleri kazanma şansı çok düşüktü.

Bu tıpkı birine, piyangoyu kazanırsa kazancın yüzde doksan dokuzunu ona vereceğine söz vermek gibiydi. Boş laflardı. Nitekim piyangoyu kazanma şansı, Büyük Labirent’e girme şansından daha yüksekti.

Daha fazla bir şey demedi. Bu fırsattan faydalanmalıydı.

Ancak anlaşmayı kabul etmedi; başka bir şey söyledi.

“Büyük Labirent’e girebilsem bile, elim boş çıkabilirim, biliyorsunuz değil mi?”

Kendine içinden aptal dedi. Yalnızca ona sunulanları almalıydı, onu kendine düşman etmeye çalışmamalıydı. Bu yalnızca kadının anlaşmayı reddetme olasılığını artıracaktı. Kendine içinden bağırdı durdu ancak teklifi öylece kabul edemezdi. Kadın yalnızca babasını düşünüyordu ve bu da aklına bir bakıma Shinhae’yi getirdi.

“Babanız ölmüş olabilir. Bir iz bıraktıysa bile, sekiz yıl geçmiş. Bıraktığı izler zamanla silinmiş olabilir. Amacınıza ulaşma olasılığınız çok düşük. Tüm bunları bilmenize rağmen beni Büyük Labirent’e göndermek için bu kadar para harcamaya değer mi?”

“Bunu yapmak için başka bir sebebe ihtiyacım yok.”

Ne öfkeli ne tedirgin ne de üzgündü. Jimin, çok sakin bir tavırla cevap verdi.

“Dediğiniz gibi. Babam ölmüş olabilir. Ondan bir iz bulma şansım da düşük. Bana, bıkkınlık verinceye kadar, bu yaptığımın aptalca olduğu söylendi. Ben de aynı fikirdeyim. Ancak insanlar hayatlarını mantıklı ve makul olan için yaşamazlar.”

Nitekim birçok insan duygularına göre yaşardı.

“Yüzde bir şans varsa bile, bunu deneyecek servete sahibim. Yetmez mi?”

Birçok ebeveyn çocuğunu kaybettiğinde tüm ülkeyi karış karış gezebilirdi. Hayatını, onu aramaya adayabilirdi. Hatta birinin, ölen çocuğunun odasını on sene boyunca olduğu gibi sakladığını duymuştu. Kendilerine yapılan haksızlıkları çözmeye çalışan ebeveynler de vardı.

Aile böyle bir şeydi. Bir umut kırıntısı bile vazgeçmelerini engellerdi. İnsan özlemekten vazgeçmeyebilirdi.

“Bu soruyu bir de ben size sorayım. Sevgili kızınız babamla benzer bir durumda olsaydı? Bendeki servete sahip olsaydınız, ne yapardınız?”

“… Sizin gibi davranırdım.”

Shinhae’yi bulmak için her şeyini feda ederdi.

Sungyoon, kadının yüzüne baktı. Güzeldi. Çoğu erkek yalnızca yüzüne bakardı, ancak o, onda farklı bir ışık görüyordu.

Babasını kaybetmişti ve yeniden onu görmek istiyordu. O yalnızca babasıyla ilgili bir bilgi kırıntısı bekleyen bir kız çocuğuydu.

Jimin babasını özlüyor, onu bulmaya çalışıyordu. Kendisi de bir baba olarak, Jimin’in babasını kıskandığını hissetti.

‘Ben Shinhae için nasıl bir babayım, merak ediyorum.’

Elinde değildi. Kendini istemsizce Jimin’in babasıyla kıyasladı.

“Söylemem gereken her şeyi söyledim. Geriye, bana bir yanıt vermeniz kaldı.”

Jimin masanın altından bir sözleşme çıkarıp Sungoon’a uzattı.

“Ne yapacaksınız?”

Sözleşmenin içeriği, Jimin’in söyledikleriyle uyuşuyordu. Ayrıca Jimin’in, Shinhae’ye destek olmasına ilişkin planı detaylı bir şekilde yazılmıştı.

Bir sözleşmeye, bir Jimin’e baktı. Üzerine çok düşünmedi. Sözleşmenin tüm maddeleri lehineydi ve kadının bu sözleşmeyi sunmasındaki motivasyona inanıyordu.

Bir kalem aldı, zarif bir el yazısıyla imzaladı. Sözleşmeyi Jimin’e doğru itip elini uzattı.

“Sizinle çalışmayı dört gözle bekliyorum, başkan.”

“Evet. Ben de sizinle çalışmayı sabırsızlıkla bekliyorum Bay Woo Sungyoon.”

El sıkıştılar. Sungyoon ilk kez kadının gülümsediğini gördü. Dudak kenarları hafifçe yukarı kalktı. Küçük bir tebessümdü ancak karlar eridiğinde açan bir çiçek kadar güzeldi.