Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

18. Bölüm Bölüm 18

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Sözleşmeyi imzaladıktan sonra, Sungyoon şirketten ayrıldı.

“Oh!”

Jimin derin bir iç çekti ve sandalyesine yaslandı.

‘Bununla bir adım daha ilerledim.’

Uzun zaman almıştı. Babası kaybolduktan sonra, onu bulmak için bu şirketi kurmuştu. Sonunda planı için son ve en önemli parçayı elde etmişti. Küçük bir başarı hissine kapıldı. Sanki çok önemli bir işi çözmüş gibiydi.

Ancak bu hissiyat uzun sürmedi. Her şeyi çözmüş değildi. Hayır, yalnızca ilk adımı atmıştı ve bu gerçek onu canlandırdı.

‘Sözleşmeyi resmi kanallardan bildirmeliyim ve ona biraz Mücevher vermeliyim. Ardından temel antrenmanı almasını sağlamalıyım…’

Bu şirketin tek çalışanı o olduğu için tüm işi yapması gerekiyordu. Üzerine çok düşünmedi ancak önünde biriken işleri düşündükçe yorulmuştu.

‘Tuhaf bir adam.’

Kendini övüyor değildi ancak güzel olduğunun farkındaydı. Üstelik, güzelliğinin başkaları üzerindeki etkisini de biliyordu. Bu özellikle de erkekler için böyleydi. Ne zaman fikirlerini dile getirse erkekler onu nadiren reddederdi. Bu ona büyük avantaj sağlıyordu.

Ama Sungyoon ondan hiç de etkilenmişe benzemiyordu. Tekliflerini reddedenler bile hemen sonra oyalanırdı. Bahane uydurmaya çalışır, kadının onları sevmemesini engellemeye çalışırlardı.

‘Rapor, kadınlara güvenmediğini söylemiyor mu?’

Woo Sungyoon için yaptığı araştırmayı düşündü.

‘Karısıyla kötü şartlarda ayrılmışlar.’

Eski kocası borca battığından her gün inşaatta çalışmaya başlamıştı. Kızı, yetiştirme yurdunda kalıyordu ancak eski karısı son derece lüks bir hayat sürüyordu. Hala üst standartlarda yaşıyordu.

‘Çöp.’

Jimin’in bakışları buz gibi oldu.

Adamın karmaşık geçmişini iyi biliyordu. Woo Sungyoon’un eski arkadaşı ve eski karısı tarafından ihanete uğramış olması mümkündü. Anlaşılan Sungyoon’un düşüşünde eski eşi rol oynuyordu.

Ama bunun için net bir kanıt yoktu. Muhtemelen bu nedenle Sungyoon onları mahkemede süründürmemişti. Bu devasa borcu yüklenmek zorunda kalmıştı.

‘O kadına benziyor.’

Adamın eski eşi ona birini hatırlattı. Yüzeysel bir kadındı ve çocuklarını para kazanmak için kullanırdı.

Ancak bu düşünceleri aklından sildi. Onu düşündükçe strese giriyordu. Bu onun işine yaramazdı.

Onun yerine, çekmeceden bir fotoğraf çıkardı.

Bu küçük bir kızla bir adamın fotoğrafıydı. Adam yirmili yaşlarda görünüyordu, sade biriydi. Kızın üzerinde bir üniforma vardı ve yüzünde güller açıyordu. Fotoğraftaki adam onun babası, Jungbum’du.

Jimin fotoğrafı okşadı.

“Baba.”

O sırada yüzündeki soğuk ifadeden eser yoktu. Sevgiyle bakıyordu.

Ama her nedense hala yüzünde kasvet vardı. Sonunda umuda giden yolda ilk adımını atmıştı ama kasvet onu terk etmemişti.

Narin parmaklarıyla babasının fotoğrafını okşamaya devam etti. Gülümsüyordu ancak ifadesi gitgide kötüleşti.

“Artık düzelecek miyim?”

Bir rahibe itirafta bulunuyor gibi konuşuyordu. İtiraflarını sıralarken, sözler boğazından zorla çıkıyordu.

“Senden vazgeçmemde bir sakınca var mı? Üstünde durmazsın, değil mi? Senden artık vazgeçebilir miyim, baba?”

Bunlar şoke edici laflardı. Bu şirketi babasının yerini bulma amacıyla kurmuştu. Bu sözleri sarf etmemeliydi.

“Çok yoruldum.”

Jungbum, sekiz sene önce kaybolmuştu. O zamanlar liseye gidiyordu. Babasını hep sevmişti, onu hep güvendiği bir kaya olarak görürdü. Kaybolduğu zaman dünyası başına yıkılmıştı.

Çevresindeki tüm yetişkinler babasının ölmüş olabileceğini söylemişti. Ailesi, yas tutmuştu.

Zaman geçtikçe babasının öldüğü sonucuna varıldı. Onun için cenaze töreni düzenlediler. Tüm bunlara rağmen Jimin, babasının öldüğünü kabul edememişti. Beklenmedik şekilde aile üyeleri onun ölümünü çok kolay kabullenmişti. O, labirent hücumu yapan bir Bağlayıcı’ydı. Üstelik en tehlikeli labirent olan Büyük Labirent’e girmişti. Böylesi biri için ölüm, onun yanından ayrılmayan sıkı bir dost gibiydi. İçinde bir yerde kendilerini bu sonuca hazırlıyor bile olabilirlerdi.

Ancak Jimin bunu yapamadı. Yetişkinliğe adım atar atmaz bir şirket kurdu. Kardeşleri onun bu girişimine karşı çıktı. Ama annesi daha anlayışlıydı ve mirasını erken almasına bile izin vermişti. Jungbum, Büyük Labirent’te çalışan bir Bağlayıcı olduğu için büyük bir miras bırakmıştı ki bu sayede Jimin girişimi için yeterli parayı bulabildi.

Başlarda enerjik ve tutku dolu çalışıyordu. En azından babasının cesedini bulmak istiyordu. Küçük bir yadigar bulmak istiyordu. O zamanlar babasından geriye kalan izleri bulabileceğine emindi.

Ama gerçek dünya o kadar kolay değildi. Çeşitli konularda çalıştı. Şirketini kurdu, buraya birilerini toplamaya çalıştı. Ama Bağlayıcılar yalnızca labirentlere girmek ve ay taşları toplamakla ilgileniyorlardı. Dünyayı döndüren ay taşlarıydı. O yalnızca biraz parası olan bir kadındı. Sırf bu yüzden onları zorla işe alamazdı. Zeki biriydi ama bu yeterli değildi.

Her geçen gün tükeniyordu. Şirketi kurduktan sonra gerçek bir mola bile verememişti. Zihni de, bedeni de sınıra ulaşmıştı.

Her şeyden önce, onu en çok inciten Bağlayıcıları toplama çabasıydı. Birçok Bağlayıcı, Büyük Labirent’e baskın yapmaya karşı çıktı. Korkularını dile getirip teklifini geri çevirdiler. Yine de onun şirketiyle sözleşme imzalamak isteyen birkaç Bağlayıcı bulmuştu. Sungyoon ilk değildi.

Ama onların amacı Büyük Labirent’e ulaşmak değildi. Yalnızca onu kullanmaya çalışıyorlardı. Jimin’in hazırladığı kaynakları kullandılar. Bunların, onları Büyük Labirent’e taşımak için kullanılması gerekiyordu. Diğer şirketlerin aksine Birinci Nesil Bağlayıcılar’a çok yatırım yapmıştı. Ancak sözleşmeli Bağlayıcılar bunu kendi lehlerine kullandılar.

Kariyer eğrileri belli bir noktaya çıktığında sözleşmeden caydılar. Başka şirketlere geçtiler. Bir Bağlayıcı belli bir yönde ilerlemeye başladıktan sonra sözleşmeden cayma cezası daha az kısıtlayıcı oluyordu. Kolayca ücreti ödeyebildiler. Jimin şanslı mı yoksa şanssız mı olduğunu bilmiyordu ama onunla sözleşme yapan tüm Birinci Nesil Bağlayıcılar yetenek açısından düzgünlerdi. Sonunda başka şirketlere faydaları dokunacak kadar iyi oldular.

‘Bu adam da öyle olabilir…’

Yedi milyon yirmi bin dolar çok fazlaydı. Bir Birinci Nesil Bağlayıcı için çok etkileyici bir sayıydı ama Birinci Nesil Bağlayıcı’nın ödeyemeyeceği kadar da yüksek değildi. Bir şekilde Büyük Labirent’e girecek kadar yetenekli olsaydı bu borcu kolayca ödeyebilirdi.

‘Öyle olursa, bu sözleşmeye uyması için bir gerekçesi olmaz.’

Masadaki sözleşmeye baktı. Sungyoon’un imzasını görebiliyordu. Mürekkep kurumuştu , yani sözleşmenin artık yasal bir yaptırımı vardı. Ama bu sözleşmenin çiğnenemeyeceği anlamına gelmiyordu. Gereken tazminatı öderse kanun önünde sorun yaşamazdı. Ceza ücreti yüksek bile olsa, üstesinden gelebiliyorsa sözleşmeyi ihlal etmesi daha avantajlı olurdu. Para ödemek, Büyük Labirent’te can vermekten iyiydi.

Bu ironikti. Bağlayıcı’nın yeteneği arttıkça, sözleşmeye sadık kalma olasılığı azalıyordu.

Muazzam serveti kurumaya başlıyordu. Bu beklenen bir şeydi. Bu girişime para kazanma beklentisi olmadan para saçmıştı.

Sungyoon, ruhsal ve fiziksel sağlığı için onun son umuduydu. Sungyoon da şirketi terk ederse…

‘Babamı bulmam mümkün olmayacak.’

O noktada Jimin tek umudundan da vazgeçerdi.

‘Üzgünüm baba. Çok yoruldum.’

Babasını aramaktan vazgeçseydi babası hayal kırıklığına uğramazdı. Hatta bu noktaya kadar çabaladığı için onun için endişe ederdi. Böyle beyhude bir çabada olduğu için ona kızabilirdi bile.

Tüm bunları biliyordu. Fakat her şeye rağmen araştırmada ilerlemeye devam etti. Başka seçeneği yoktu. Babasına çok kıymet veriyordu.

Ama bu son girişimi olacaktı.

Jimin fotoğrafa sarıldı. Yanaklarından yaşlar süzüldü.

Bu yaşlarda ne gibi hisler olduğunu merak ediyordu. Öfke mi, rıza mı, hüsran mı, çaresizlik mi vardı? Jimin duygularını çözemiyordu ancak göz yaşlarının akmasına izin verdi.

* * *

Jiyoon o gün kulüp üyeleriyle gönüllülük faliyeti için çıkmıştı. Jiyoon’a asılıp hiç karşılık alamayan bazı üyeler kulüpten ayrılmıştı. Yine de onun peşinden koşmaya devam edenler hala vardı. Erkeklerin ona aşırı korumacı davranmasından bıkmıştı ama yine de kulüp aktivitelerine katılmaya devam etti. Özellikle de bugünkü gönüllülük fırsatını kaçıramazdı.

‘Shinhae’nin nasıl olduğunu merak ediyorum.’

Son günlerde daha da yakınlaştığı tatlı çocuğu merak ediyordu. Shinhae onun yanında enerjik davranıyordu ve bu görüntü hayatındaki tüm stresi alıp götürüyordu. İleride bir kızı olacaksa Shinhae gibi olsun istiyordu. Son günlerde kendini böyle şeyler düşünürken buluyordu.

“Mm? Bir soun mu var?”

Yurdun önüne geldiklerinde kulüp başkanı kendi kendine mırıldandı. Jiyoon yurda baktı. İçerisi epey meşgul görünüyordu.

“Ah. Geldiniz mi?”

Öğretmenlerden biri Jiyoon’u selamladı. Jiyoon da karşılık verdi ama onu gördüğüne şaşırmıştı; normalde yurdun yöneticisi onları karşılamaya gelirdi.

“Yönetici nerede?”

Anlaşılan başkan da aynı şeyi sorgulamıştı, etrafına bakınıyordu.

“Bir ziyaretçisi var, o nedenle ben geldim.”

Öğretmenin suratında garip bir ifade vardı; kötü bir şey yok gibi görünüyordu. Ancak telaşlıydı. Sanki enteresan bir şey yaşanmıştı.

Jiyoon merak etti ama üzerinde durmamayı seçti. Shinhae’yi görmek için etrafına baktı. Normalde Jiyoon geldiğinde Shinhae koşarak gelirdi. Ancak ortalıkta yoktu.

“Shinhae nerede?”

Öğretmene soru sordu. Öğretmen, Jiyoon ile Shinhae’nin arasının iyi olduğunu biliyordu. Başka bir gün olsaydı Shinhae’yi ona kendisi getirirdi.

Ancak bunu yapması şu anda mümkün değildi.

“Ziyaretçiyle birlikte yöneticinin yanında. Ziyaretçi, Shinhae’nin babası.”

“Ah, babası onu görmeye mi geldi?”

Onu daha önce görmüştü. Bakımsız bir adamdı ama kızını çok seviyordu.

“Yurda gelmesinde bir sakınca yok muydu?”

Diğer çocuklar kıskandığından Shinhae ve babası yurdun dışında görüşüyorlardı. Jiyoon da daha önce Shinhae’yi babasına götürmüştü.

Öğretmen onun neden bahsettiğini anladı.

“Sorun yok. Kızını geri almaya geldi.”

“Gerçekten mi?”

Bu gerçekten sevindirici bir haberdi. Jiyoon küçüğün babasını ne kadar sevdiğini biliyordu.

‘Ah. Sanırım artık Shinhae’yi göremeyeceğim.’

Çocuğa düşkün olduğu için biraz yüreği sızladı. Ancak küçük dostunun mutlu olması onu da mutlu ederdi.

Kulüp üyeleri faaliyet için geldiklerinden hepsi sonunda çalışmak için dağıldı. Jiyoon da tam kreş öğretmeninden bir görev alacaktı ki…

“Abla!”

Jiyoon tanıdık bir ses işitti, birinin zarif adımlarla ona doğru geldiğini duyabiliyordu. Jiyoon gülümsedi ve sesin sahibine döndü.  

“Shinhae!”

“Abla!”

Küçük kollarını Jiyoon’un boynuna sardı. Jiyoon ılımlı, içine kapanık tavrını bir kenara bırakarak ona sarıldı. Kulüp üyeleri ilk kez onun bu yönünü görüyorlardı, o yüzden şaşırdılar. Ancak Jiyoon hiç kimseye aldırmadı.

“Nasılsın?”

“İyi!”

Neyse ki Shinhae iyiydi. Jiyoon küçük kızın saçlarını karıştırıp ona yeniden sarıldı. Kollarındaki küçük yaşam demetinin enerjisini hissedebiliyordu.

‘Evet. Shinhae bu.’

“Babanın seni almaya geldiğini duydum. Senin adına çok sevindim Shinhae.”

Biraz üzgündü ama bu duyguları bir kenara bırakıp gülümsedi. Jiyoon da benzer şekilde Shinhae’nin ona gülümseyeceğini düşündü.

Ancak Shinhae’nin tepkisi farklıydı.

Mutlu göründüğü doğruydu ama biraz sıkıntılı duruyordu.

“Ne oldu?”

Jiyoon, Shinhae’yi iyi tanıyordu. Bu nedenle onun güneşten daha parlak bir kahkaha atmasını beklemişti. Aydan daha güzel bir tebessüm beklemişti. Shinhae’nin bu kadar rahatsız görünmesine imkan yoktu.

“İsminiz… Bayan Jung Jiyoon muydu?”

O anda tanıdık bir erkek sesi duydu.

‘Shinhae’nin babası.’

Başını kaldırdı. Aklında o, yıpranmış giysiler içinde, bakımsız bir adam olarak kalmıştı ama karşısındaki bu adam yirmilerinin ortasında görünen yakışıklı, normal giysiler giyen biriydi.