Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

20. Bölüm Bölüm 20

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Eğitmen gizlice Sungyoon’un tepkisini kontrol etti. Neyse ki Sungyoon öfkelenmemişti. İçten içe rahatlayıp devam etti:

“Ay taşı toplamak için canavarları yenmeniz gerek. Ay taşları, onların vücudunda. Bu nedenle burada dövüş eğitimi alıyorsunuz ancak bu dövüşlerde hangi silahlar kullanılır biliyor musunuz?”

Sungyoon başını yukarı aşağı salladı.

“Cihazlar ve Mücevherler kullanıyoruz.”

Bağlayıcıların canavar avlayabilmesinin ana sebebi buydu. Bağlayıcılar, büyüyü açığa çıkarmak için kalplerinin sağladığı enerjiyi kullanabilirlerdi. Onlara canavarlarla yüzleşme gücü veren güçlü silahları çağırabilirlerdi.

“Doğru. Ancak Cihazlar da Mücevherler de yalnızca Ay’ın Labirenti’nden çıkartılabilir. Bu nedenle uzun geçmişleri olan büyük şirketler bu önemli araçların çoğuna sahipler. Genelde bu şirketlerden olan Bağlayıcılar birbirleriyle bu malzemelerin alım satımını ve takasını yaparlar. Şirketler esasında bu sürece aracılık eder.”

Büyük ve uzun soluklu şirketlerden bahsediyordu.
Sungyoon’un şirketi iki özelliği de karşılamıyordu.

“Bağlayıcılar silah olarak Cihaz ve Mücevher kullanırlar. Savaşma kapasiteleri Mücevherlere göre değişir. Büyük şirketler çok sayıda Mücevher’e sahip oldukları için o şirketlere bağlı Bağlayıcıların silah seçme konusunda seçenekleri vardır. Ancak bu sizin için geçerli değil Bay Sungyoon.”

Sungyoon eğitmenin açıklamasını ses çıkarmadan dinledi.

“Bir labirentte derinlere inildikçe daha güçlü canavarlar ortaya çıkılır. Öyle bir vakit gelir ki aldığınız ilk silahla o canavarları yenemezsiniz. Büyük şirketler Bağlayıcıları için gerektiğinde üst kaliteli silahlar sağlayabilir. Sizin için öyle bir şey olmayacak Bay Sungyoon. Siz, kendi silahlarınızı edinmelisiniz. Farklı bir silah türü olsa bile daha kaliteliyse kullanmalısınız. Size bir örnek vereyim: Diyelim ki siz bir kılıç üstadısınız. Ahşap bir kılıçla, azgın bir domuzla karşı karşıya kaldınız. Hemen yanınızda, yerde bir çelik balta olsa? Uzman bir kılıç üstadı olarak ahşap kılıcı kullanmakta ısrarcı mı olurdunuz?”

“Başka bir deyişle, hangi silahı kullanacağımı bilmiyorum, bu yüzden kısa süre içinde olabildiğince silahı kullanmada rahat olmalıyım.”

“Aynen öyle.”

Eğitmen mutlu görünüyordu. Parçaları birleştirebilen akıllı bir öğrenciye bakar gibiydi.

“Ama endişelenmeniz mantıklı. Bu nedenle son haftayı şirketinizin sağladığı silah üzerine çalışarak geçireceğiz. Eminim mızrak olur.”

Eğitmen çift elli kılıcı yerine koyduktan sonra uzun bir mızrak aldı.

“Güzel bir silah. Acemiler için de iyi bir seçim. Uzun oluşu size mükemmel bir avantaj sağlar.”

Hoohng!

Eğitmen kılıcı hafifçe savurdu. Uzun sapı ve bıçağı havayı yardı. Eğitmen mızrağı birkaç kez daha savururken süslü tekniklerle gösteriş yaptı. Ardından mızrağı duvara geri astı ve çift elli kılıcı indirdi.

“Eğitime geri dönelim mi?”

Sungyoon sessizce duruş aldı.

* * *

Sungyoon Ay’a gitmeye hazırlanıyordu. Sürecin tamamı kötü değildi ama sürece güveni azdı. Ancak yavaşça hazır oluyordu.

Sonunda, Ay’a gitmesine iki gün kaldı.

“Lezzetli mi?”

Sungyoon sevecen bir tebessümle sordu. Karşısında gardını indireceği tek bir kişi vardı.

“Evet!”

Shinhae, elinde kızarmış tavuk budu tutuyordu. Ağzında soslarla, başını capcanlı bir edayla yukarı aşağı salladı.

Kısa bir süre önce Shinhae onun yanındayken garipti. Sungyoon’un yeni görünümüne alışamamıştı. Ancak şimdi alışmıştı.

Tavuk budunu yeniden ağzına götürünce yüzü daha da sosa bulandı. Pis bir görüntüydü ama Sungyoon’un gözünde pis görünmesine imkan yoktu.

“Daha çok yemelisin.”

Sungyoon kalan tavuk budunu da ona uzattı. Onu izlemek bile karnını doyurmuştu.

Sungyoon, Jimin’in satın aldığı küçük bir dairede yaşıyordu. Oturma odası, mutfağı, iki yatak odası ve bir banyosu bulunan bir evdi. Eski evine kıyasla oldukça küçüktü ancak Sungyoon’a çok konforlu geliyordu. Shinhae ile yaşayabilirse yoluna çıkan her şeye dayanabilirdi.

“Doydum.”

Shinhae yarısını yediği budu bırakıp geğirdi.

“Biraz daha ye.”

Çocuk doymuştu ama bir baba olarak onun gözünde yeterince yememişti. Bu, her neslin ortak alışkanlığıydı. Sungyoon ebeveynlerinin, büyükanne ve büyükbabasının onun için kullandığı sözleri kullanıyordu. Tabağı Shinhae’ye ittirdi. Ancak Shinhae başını sağa sola salladı. Henüz beş yaşındaydı, yemeye çalışsa bile ancak bu kadarını yiyebilirdi.

Shinhae hafifçe sandalyeden atladı.

“Ellerini yıka!”

“Tamam!”

Shinhae lavaboya koştu. Işığı açmak için elini kaldırıp içeri girdi.

Onun yaşındaki çocuklar ellerinin yıkanmasının söylenmesinden nefret ederdi. Ancak Shinhae, akranlarının aksine, babasının sözlerini dinleyen bir çocuktu. Belki de yurtta, ondan uzakta zaman geçirmek çocuğu olgunlaştırmıştı. Durum öyleyse, kızının asi bir çocuk olmasını tercih ederdi. Çocuğunun çok hızlı büyüdüğünü düşünmek kalbini parçalıyordu.

Yurda gitmeden önce Sungyoon ya da Miyun, Shinhae’nin dişlerini fırçalardı. Ama Shinhae yurtta tek başına yaşamayı deneyimlemişti. Şimdi birçok şeyi tek başına yapıyordu.

Sungyoon Shinhae’nin tabağını önüne aldı. Normal bir ailede ebeveynler tıpkı sırtlan gibi çocuklarının artıklarını bitirirdi. Aynısı Sungyoon için de geçerliydi. Shinhae butları ve kanatları doğru düzgün yememişti; kemiklerde hala et doluydu. Sungyoon budu hemen ağzına götürdü. Tabii başkasından arta kalanı yemek pis bir şeydi ama söz konusu kızı olduğundan hiç de pis gelmiyordu.

Tavuğunu yerken düşüncelere daldı.

Ay’daki bir labirente gidecekti. En çok endişelendiği konu, tek başına yaşamak zorunda kalacağından, kızıydı. Jimin bir temizlikçi işe alacaktı ve o da belli aralıklarla Shinhae’yi kontrol edecekti. Yine de beş yaşındaki bir çocuğu tek başına bırakıyordu. Yabancı bir ülkeye de değil, uzaya gidiyordu. Gidiş tarihi yaklaştıkça endişeleri daha da artıyordu.

O sırada tavuğu parçalamakla meşgul olan Sungyoon bir telefon sesi duydu. Tam telefonuna bakacaktı ki zil sesinin ona ait olmadığını fark etti.

“Bir dakika!”

Shinhae’nin tuvaletten koşarak çıktığını gördü. Çalan Shinhae’nin cep telefonuydu. Sungyoon kızı için hep endişe ettiğinden finansal durumu biraz ferahlayınca kızına istediği zaman ulaşabilmek için bir cep telefonu almıştı.

“Ablam!”

Shinhae bağırarak telefonu açtı. Çok geçmeden Sungyoon, heyecanlı bir kahkaha duydu.

‘Arayan Bayan Jung Jiyoon olmalı.’

Hahn Jimin ve yurttaki yöneticinin yanı sıra Jiyoon’a da borçlu hissediyordu. Shinhae yetiştirme yurdundan ayrıldığından beri Jiyoon onu devamlı aramıştı.

Açıkçası Sungyoon bundan hoşlanmıyordu. Kadın kötü bir şey yapıyor değildi ama Sungyoon’un doğasının bir parçasıydı bu. Kadınlara, özellikle de güzel kadınlara güvenmiyordu. Yine de Jiyoon’un Shinhae’yle konuşmasına engel olmadı.

Shinhae, yatakta yuvarlanarak Jiyoon’la konuşuyordu. Uzun bir süre sonra Shinhae telefonu kapattı.

Ne konuşmuşlardı? Genel olarak gündelik şeylerden söz ediyorlardı, bu yüzden sürekli konuşacak bir konu bulmaları gerçekten hayret vericiydi.  

Sonra, Shinhae bir resimli kitabı alıp yatağına uzandı. Bacaklarını sallayarak kitap okumaya başladı. Henüz okuma yazma bilmediğinden sadece resimlere bakıp sayfaları çeviriyordu. Yine de epey güzel vakit geçiriyor gibiydi.

‘Ona birinin bakmasını sağlamalıyım.’

Ancak güvenebileceği hiç kadın yoktu. Ebeveynleri uzun zaman önce ölmüşlerdi ve yakın akrabası da yoktu. Zaten Miyun’dan söz etmeye bile gerek yoktu. Shinhae’nin annesi olmasına rağmen kızını o kaltağa bırakmaktansa yetiştirme yurduna bırakırdı.

 “Ha-ah!”

Sonunda derin bir iç çekti. Bu soruna çözümü yoktu.

‘Yalnızca başkanın ona iyi davranacağına güvenmek zorundayım.’

Başka çaresi yoktu. Yalnızca gidene kadar Shinhae’yi sevgiye boğabilirdi.

Tadı kaçmıştı, tavuk budunu geri bıraktı. Az buçuk yemesine rağmen aç değildi; artık acıkmak zorunda değildi.

“Shinhae! Banyo yapmalısın! Uyku vakti!”

Mutfak masasından kalkıp kızına seslendi. Shinhae başını çevirip ona baktı; yatağından atladı ve babasına doğru koştu. Önüne gelince kitabını uzattı.

“Sonra bana bu kitabı oku.”

Shinhae uzun ince kitabı babasına verdi. Kapakta çeşitli hayvan resimleri vardı ve ismi uzun, kalın harflerle yazılmıştı.

“Tamam.”

Sungyoon kitabı yemek masasına bıraktı. Sonra kızının elini tutup onu banyoya götürdü.

Yıkandıktan sonra yatak odasına gelip yatağa uzandılar. Kızına sarılarak resim kitabını okumaya koyuldu. Kitap bir tilkinin maceralarını içeriyordu. Başta çocuğun gözleri parıl parıldı, tek bir resmi bile kaçırmak istemediğinden konsantre olmuştu. Ancak çok geçmeden gözleri kapanmaya başladı ve hemen sonra tamamen kapandı.

Sungyoon kitabı kapatıp kızının saçlarını yana atınca Shinhae uykusunda hafifçe kıpırdandı. Babasına daha da sokuldu.

Sungyoon kızına sıkı sıkı sarıldı.

Ayrılacakları günü düşünürken gözleri ağırlaşmaya başladı.

* * *

Yeni bir yere gitmek için evi terk ederken insanın kalbi hep hızlanırdı. Yeni yerde temiz bir dere, görkemli bir dağ, mavi bir okyanus ya da parlak bir şehir olması önemli değildi. Yeni yerler, hep insanı çeken bir cazibeye sahipti. Seyahatin sebebi de önemli değildi. Basit bir yolculuk ya da iş gezisi olmasının hiç önemi yoktu. Tanımadığı bir yere ayak basacak herkes heyecana kapılırdı.

Ancak bu gidilecek yer Dünya’daysa geçerliydi.

“Hazır mısınız?”

Soruyu soran Jimin’in üzerinde beyaz bir uzay giysisi vardı. Sungyoon’un bakışları onu geçerek uzakta bir yere odaklandı.

Yakında fırlatılacak uzay aracına bakıyordu.

‘Gerçekten Ay’a gidiyorum.’

Kendisini süreçten çıkarılmış bir gözlemci gibi, seyirci gibi hissetti. Gerçek gelmiyordu.

Ama önündeki uzay aracının hazırlıkları tamamlanmıştı. Ay’a gidecekti.

Eskiden olsa kalbi deli gibi atar, nabzı yükselirdi. Ancak şu anda hiçbirini hissetmiyordu. Kalbi sessizdi.

“Hazırım!”

Yukarı bakarken kararını verdi.

“Gidelim.”

Jimin onun önünden yürümeye başladı. Onun üzerinde de rahatsız bir uzay giysisi vardı, bu nedenle tuhaf adımlar attı. Sungyoon kadının düşeceğinden endişe edip onun yakınından yürümeye başladı. Başka biri olsa umursamazdı. Ancak o, çalıştığı şirketin başkanıydı.

Uzay aracına iyice yaklaştılar. Gökyüzüne uzanan ucunu görmek için kafalarını geriye doğru attılar. Güçlü bir manzaraydı.

 “Hoo-ooh~!”

Hafifçe iç çekerek kendini cesaretlendirmeye çalıştı. Kızına daha iyi bir gelecek sunabilmek için gidiyordu oraya.

‘Elimden gelenin en iyisini yapmalıyım.’

Kararlıydı.

O gün Dünya’dan ayrılan bir uzay aracı, Ay’a doğru yola çıktı.