Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

21. Bölüm Bölüm 21

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

İnsanlığın başlangıcından beri insanlar hep uzaya meraklı olmuştu. Mavi gökyüzünün ötesinde hudutsuz bir uzay vardı ve insanlar oraya kolaylıkla erişemedikleri için olacak ki, daha büyük bir özlem duyar olmuşlardı.

Çok az sayıda insan doğum yerinden ayrılabilirdi. Bir bakıma bu insanlar seçilmiş kişilerdi. Atmosferden, yerçekiminden kaçabilmişlerdi. Mavi Dünya’ya uzaydan bakabilmişlerdi.

Aslında Sungyoon’un bir parçası da bunu dört gözle bekliyordu. Sık sık yabancı ülkelere seyahat etmişliği vardı ancak uzay onun için ilkti.

Uzay aracının motoru ateşlenince vücudunun hafiflediğini hissetti. Bir an bedeni gerildi. Sonra dışarıdan çok yüksek bir ses geldi ve bedeninde bir ağırlık hissetti. Sanki doğrudan gökyüzüne fırlatılmış gibi hissetti. Düşerlerse ne olacağını düşünüp endişelendi.

Ancak korkuları sadece bir iki saat sürdü.

Artık sıkılıyordu.

‘Amerika’ya iş seyahati yaparken de böyle hissederdim.’

O zamanlar Amerika’ya varmak için saatlerce uçakta oturması gerekiyordu. Başlarda heyecan duyardı. Özgürlükler diyarına gidiyordu ve kalbi heyecanla atardı. Ancak bu güzel hisler uçakta oturmaya devam ettikçe azalıp giderdi.

Sungyoon başını çevirince Jimin’in gözlerinin kapalı olduğunu gördü. Uzay aracında olduklarından başlığını çıkarmıştı. Uzun kirpiklerini görebiliyordu. Ritmik nefeslerine bakılırsa uyuyordu. Şu anda uykuya dalabilmesi bir başarıydı.

Çevresini incelemeye koyuldu. Uzay aracının içinin daha özel görüneceğini düşünmüştü ama öyle değildi. Filmlerde gördüğü uçakların birinci sınıf kabinlerinden yalnızca biraz daha büyüktü. Bir de hostes olsaydı kendini uçakta sanabilirdi.

Araçta pek fazla kişi yoktu. Büyük değildi ama yine de boş koltuklar göze çarpıyordu.

Herkes sessizdi. Sungyoon gibi onlar da sıkılmışa benziyordu ve çoğunun gözleri kapalıydı.

‘Buradaki herkes benim gibi Bağlayıcı mı?’

İlk bakışta araçtakilerin çoğunun yaşının genç olduğunu gördü. Hayır, yalnızca genç görünüyorlardı. Orta yaşlılardı ancak genç görünümlerini yeniden kazanmışlardı. Bu araçtaki çoğu için geçerli bir durumdu.

Fakat yaşlı görünen birileri de vardı. Jimin gibi, Ay’da iş yapan kişiler olmalıydılar.

‘Ay şehri dediklerine göre orada birçok tüccar da olmalı.’

Çenesini eline koyup dinlendirirken başını Jimin’den diğer tarafa çevirdi.

Uzay aracının duvarına doğru baktığında pencereden dışarıyı görebildi. Sıkıcı saatlerini dışarıyı izleyerek öldürmeye karar verdi.

Pencerenin dışındaki yıldız denizini gördü. Metafor da değildi bu; gerçekten siyah kadife bir örtüye işlenmiş sayısız pırlanta vardı sanki. Eliyle uzansa dokunacak gibiydi. Dünyadaki kirlilik ve yapay ışıklar yüzünden yıldızları göremiyordu. Yıldızlar artık utangaç değillerdi ve görkemli ışıklarını gösteriyorlardı.

Hayatında ilk defa her şeyi unuttu. Hatta yaşını bile unuttu. Başını pencereye dayadı ve hiçbir şey düşünmeden pencereden dışarıyı izledi.

Ancak bu yalnızca bir iki saat sürdü. Az önceki hislerinin çoğu kaybolmuştu. Hemen gidecekleri yere varmak, biraz hareket etmek istiyordu.

“Sıkıldınız mı?”

Soğuk, güzel bir ses işitince başını çevirdi. Jimin gözlerini açmış ona bakıyordu.

“Ne zaman uyandınız?”

“Az önce.”

Kadın hafifçe gerindi. Normalde bu resmedilmeye değer bir görüntü olurdu ama koca bir uzay giysisi içinde olduğundan biraz komik durmuştu.

“Zaman var daha. Herhangi bir sorunuz var mı?”

Başkalarıyla sohbet konusu açacak türden biri değildi yine de ilk o konuştu. O da sıkılmış gibiydi.

“Uzay aracı oldukça sade. Filmlerdeki uzay araçlarından farklı.”

“Filmlerdekiler genelde ilk modeller. Temel olarak uzayı keşfetme amacıyla üretildiler. O zamanlar uzay aracını uzaya göndermek astronomik paralara mal oluyordu. Şimdi farklı. Dünya ve Ay arasındaki trafik arttı ve Ay’daki şehri sürdürmek için çok fazla tedarik gerekiyor. Bu nedenle kolaylık belli bir ölçüde öncelik haline geldi.”

“Maliyet biraz azaldı mı?”

“Evet. Yakıt olarak ay taşları kullanıyoruz. Aracın dış gövdesi, ‘Ay Çeliği’ isminde bir şeyle kaplı. Arındırıldığında ay taşlarının fazla enerjisini kullanıyor. İnsanlık yalnızca Dünya’daki mevcut kaynakları kullansaydı Ay Şehri’nin şu anki durumunu sürdürecek şeyleri sağlamak en az elli yıllık bir süreç gerektirirdi.”

Jimin parmaklarıyla dirsekliğe vurdu.

“Bu uzay aracı, malları Ay’a taşımak için kullanıldı. Bazen yolcular da bu seferlere eşlik ederdi.”

Bu uzay aracının neden beklediğinden daha geniş olduğunu merak etmişti. Daha yüksek teknolojili ekipmanlara uygun olması için olduğunu düşünmüştü. Aslında alanın çoğu kargo için kullanılmıştı.

“Şimdi çoğu ülkede bu tarz uzay araçları var. Tabii ülkemiz Ay’ı ve labirentlerini keşfetmeye başlamada geç kaldığından telafi ediyoruz. Hükümetler, labirentlere ve ay taşlarına ağızları sulanarak bakıyor. Eğer Ay Çeliği denen özel materyale sahip olmasaydık ülkemiz bir uzay aracıyla Ay’a seyahat edemezdi. Ay’a roket gönderecek aracımız bile olmazdı.”

Jimin’i duyunca aklına bir şey geldi.

‘Doğru hatırlıyorsam uzaya ulaşacak teknolojiye sahip değildik. Bu nedenle diğer birçok ülke tarafından soyulduk.’

Esasında Koreli Bağlayıcılar, Ay’a gidiş dönüş uçuş yapmak istiyorlarsa karşılığında ay taşlarının yüzde birinden vazgeçmeleri gerekiyordu. Bu da, Kore’nin ay taşlarının büyük bir kısmının başka ülkelere verilmesi demekti.

Tabii Kore kendilerine ait uzay aracıyla Ay’a gidebilecekleri teknolojiyi geliştirmekte ısrarcı oldu. Şimdi, Ay’a kendi başlarına gidemeyen yabancı ülkelere taşımacılık yaparak kâr sağlayan kendileri olmuştu.

Jimin’in anlattıklarıyla kendi bilgilerini pekiştirdikten sonra Jimin bir şey sordu:

“Buraya gelmeden önce kızınla etraflıca konuştun mu?”

Organize ettiği düşünceler şimdi alarm vermişti. Farkında olmadan ciddileşti.

“Üzgünüm. Sanırım sormamam gereken bir şey sordum.”

Jimin hızla özür diledi ancak Sungyoon ona cevap vermedi. Hatta Jimin’i duyamamıştı. Kapıdan çıkarken kızının ağladığını görmüştü. Jimin sayesinde tanıştıkları hizmetçi onu sakinleştirmeye çalışmıştı. Ancak yabancı biri, babasının ayrılığının acısını nasıl yatıştırabilirdi?

Hemen geri dönüp kızına sarılmak istemişti ancak çıkıp gitmek için kendini zorlamıştı. İş için ayrılan bir baba gibi değil, olay mahallinden kaçan bir suçlu gibi çıkmıştı.

Sungyoon yeniden pencereden dışarıya baktı. Yıldızları izleyerek kızının ağladığı o anı hafızasından silmeye çalıştı.

Ancak bu imkansızdı. Sayısız yıldızın her biri, Shinhae’nin göz yaşları gibi geliyordu ona. Sonunda gözlerini kapadı.

Jimin hiçbir şey demedi. Uzun bir sessizlik oldu.

Birkaç saatin ardından bir anons yapıldı.

“Galiba varmak üzereyiz.”

Jimin’i duyan Sungyoon gözlerini açtı. Daha önce hiç görmediği bir manzara karşısındaydı.

“Ay…”

Gri, ıssız gök cismini gördü. Atmosferi olmadığından meteorlar yüzeyinde göçükler yaratmıştı. Bu yüzden kraterlerle doluydu. Su da olmadığından kraterler asıl hallerini korumuşlardı.

Ne bir ot parçası ne de böcek vardı. Burası ölü topraklardı, yine de bir anormallik fark etti. Hemen bunun suni bir yapı olduğunu anladı. Şekli kubbeye benziyordu. Ancak boyutu normal bir stadyum kubbesi gibi değildi, tüm şehri kaplıyordu. Kubbenin duvarında yanıp sönen küçük ışıklar vardı. Uzay aracı alçaldıkça kubbe büyüyordu.

“Bu…”

“Evet, Ay Şehri.”

Sungyoon kendi kendine mırıldanmıştı ama Jimin ona karşılık verdi.

“Ay Şehri Armstrong. İnsanlığın Dünya’nın dışındaki tek yerleşim yeri. Ayrıca insanların ay taşlarını çıkarabileceği önemli bir kale. Elbette ismini Ay’a inen ilk insandan aldı.”

“Gerçekten kendi gözümle görmek şaşırtıcı oldu.”

Yukarıdan baktığından büyüklüğünü görebiliyordu.

Ay Şehri ile ilgili bilgiler kamuya belli ölçüde açıklanmıştı. Birkaç fotoğrafını görmüştü ama açıklananın ötesinde şeyler vardı.

Jimin yavaşça Armstrong şehrini açıklamaya koyuldu:

“Amerika, Sovyetler Birliği’yle uzay yarışındaydı. Ay’a ilk ulaşan Amerika oldu ve ilk labirenti de onlar buldu. Şaşırtıcı bir keşifti ve Sovyetler Birliği’nin ‘büyük keşiflerini’ çalmasını istemedikleri için Ay’a bir üs inşa etmeyi planladılar. Ancak o dönemki teknolojiyle bu imkansızdı. Yalnızca birkaç kişiyi Ay’a gönderebilirlerdi. Bu nedenle üs inşa etme planları ertelendi. Sovyetler Birliği, Amerika’yı bu yarışta yenmek istiyordu ancak Amerika, Soyvetler Birliği’nin Ay’a bir üs inşa edebileceğini düşünmedi. Fakat Sovyetler Birliği, Sputnik 1’le ilk yapay uyduyu kurmuştu. Yörüngeye ilk biyolojik uzay aracını onlar gönderdi. Yine ilk insanlı uzay aracı Vostok 1’di. Sovyetler Birliği Ay’a üs kurduğunda Amerika hazırlıksız yakalandı. Küçüktü ama yine de zoru başardılar.”

Bu, tüm dünyayı şoke etmişti. Amerika Ay’a birini göndermeyi başarmıştı, bu nedenle uzayda üstün olduklarını düşünüyorlardı. Ancak bu yargının yanlış olduğu ortaya çıkmıştı.

“O zamanlar Sovyetler Birliği sizin gibi Bağlayıcılar yaptılar, Bay Sungyoon. İşte o zaman Dünya’da Bağlayıcılar ortaya çıkmaya başladı.”

Jimin güzel gözleriyle Sungyoon’a baktı.

“O insanların nefes almaya ihtiyacı yoktu ve yalnızca minimum yemek porsiyonları tüketebilirlerdi. Üstelik Bağlayıcı’nın kalbinden çıkan enerji, Ay’a yaklaştıkça artıyordu. Enerji derilerinde bir örtü oluşturarak uzay radyasyonunu ve güneş rüzgarı partiküllerini engelliyordu. Bağlayıcılar uzayda için ideal çalışanlardı. Bu nedenle uzay giysisine ihtiyacınız yok.”

Sungyoon neden Ay’a yaklaştıkça daha güçlü hissettiğini düşünmüştü.

“Tabii Amerika bunu öylece kabul etmedi. Araştırıp buldukları Bağlayıcıları topladılar. Ay’da bir üs inşa etmek için kendi Bağlayıcılarını kullandılar. Üssün ismini Armstrong koydular; bu isimden gurur duyuyorlardı.”

Jimin bir yudum su içti.

“Bu Ay keşfi yarışını başlattı. Bu süreçte labirentler, ay taşları, Cihazlar ve Mücevherler buldular. Ay taşlarının bulunması Ay’ın keşif sürecini hızlandırdı. Tabii Amerika ve Sovyetler Birliği labirentleri araştırmaya yönelik yatırımlarını artırdılar. Sonra diğer ülkeler de labirent araştırma yarışına katıldı. Bu beklenen bir şeydi. Ay’ın keşfi yalnızca ulusal bir gurur kaynağı değil, çıkarla da alakalı. İşte o sıralarda ülkemiz de uzay programlarına girişti.”

Jimin dışarıya, görüş alanının çoğunu kaplayan Armstrong şehrine baktı.

“Ancak yarış beklenmedik bir tarzda sona erdi. Sovyetler Birliği yıkıldı, komünist blok çöktü. Amerika kazanmıştı. Müttefiklerinin yanı sıra Amerika, Armstrong üssünü genişletmeye başladı. Böylece ay taşlarını daha kolay çıkaracaklardı. Armstrong üssünün ismini geçmesi uzun sürmedi. Büyüyünce, Amerika da büyüdü. Artık buraya bir üs denemezdi. Ona insanlığın ilk Ay Şehri dediler.”

İşte Ay Şehri Armstrong böyle doğmuştu. Sungyoon onu ilgiyle dinledi. Etrafına bakınca bazı yolcuların da Jimin’in hikayesini dinlediğini fark etti.

“Merak ettiğiniz başka bir şey var mı?”

“Hayır, yok. Bu epey eğitici oldu.”

“İşinize yarayacaksa ne mutlu.”

Bu sözlerin ardından Jimin arkasına yaslandı. Sungyoon ise pencereden şehre baktı.

‘İsmi Armstrong.’

Jimin’in açıklaması yüzünden mi şimdi bu büyük gri kubbeli şehre farklı bir gözle bakmaya başlamıştı?