Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

23. Bölüm Bölüm 23

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Şaşkınlığına rağmen Jimin devam etti.

“Mücevherlerin fonksiyonlarını şekillerine göre anlatacağım. Bir Mücevher’in şekli, tipine bağlıdır. Farklı şekiller farklı silahlar demektir. Haç şeklindeki bir Mücevher kalkandır. X şeklindeki bir zırhken altıgen şeklindeki Mücevher özel bir yetenek bahşeder.”

Bu defa Sungyoon haç şeklindeki bir Mücevher’i yuvaya yerleştirdi. Sol elinde küçük, yuvarlak bir kalkan oluştu.

“Labirentlerdeki canavarlara karşı işe yarayan tek silah Mücevherler. Bir Bağlayıcı’nın kendi gücüyle canavar öldürmesi mümkün ancak bu çok tehlikeli. Kesin olan tek şey normal silahların canavarlar karşısında işe yaramaması.”

Bu nedenle Bağlayıcılar antik ya da orta çağ zamanlarından silahlar kullanarak canavarlarla mücadele ediyordu.

Bu defa Sungyoon X şeklindeki bir Mücevher’i yerleştirdi. Üst vücudunda orta kalınlıkta deri bir zırh oluştu. Yeleğe benziyordu.

Tek bir Mücevher kalmıştı geriye. Ancak onu yerleştirmekte zorlandı; fiyatını saptamaya çalışır gibi elinde çevirdi.

Bu Mücevher diğerlerinden farklıydı. Altıgen şeklindeydi ancak mor değildi. Parlak altuni bir ışık yayıyordu.

“Bu Cevher derece bir Mücevher mi?”

Mücevherlerin yedi tipi gökkuşağının renklerindeydi, bu nedenle Gökkuşağı derecesi deniyordu. Gökkuşağı derecesinin üstünde geçişken Mücevherler vardı, onlara da Siyah ve Beyaz derece deniyordu. Daha yüksek dereceli Mücevherler de vardı ve bunlara Cevher deniyordu. Bu renk, Cevher derecesinin ilkini temsil ediyordu. Elindeki Mücevher, Cevher derecesindeydi.

Büyük Labirent’e girmenin gerekliliklerinden biri Cevher dereceli Mücevher’e sahip olmaktı. Altın Mücevher, Cevher dereceli olduğu için kıymetli ve pahalı bir şeydi.

Sungyoon afallayarak Jimin’e baktı.

“Bu Cihaz yalnızca mor Mücevherlere uygun. Ve altın Mücevher yerleştirebileceğim bir Cihaz’ım olsa bile onu kullanamam.”

Bir Bağlayıcı yeni uyandığında sadece mor Mücevherler kullanabilirdi. Zaman geçtikçe kalbin yaydığı enerji artacağından Bağlayıcı daha fazla Mücevher kullanabilirdi. Elbette daha üst dereceli Mücevherlerin ne kadar hızlı kullanılabileceği Bağlayıcı’ya bağlıydı.

Ancak bir şey kesindi: Sungyoon yeni uyanmıştı ve bu Altın Mücevher’i kullanamazdı.

“Ayrıca ileride Altın Mücevher kullanabilir miyim o bile belli değil.”

Bağlayıcıların rütbeleri, kullanabilecekleri Mücevherleri belirliyordu.

“Hiç kullanamayacak değilsiniz.”

“… Ciddi misiniz?”

Cihaz’ın niteliği düşük de olsa, onunla üst sınıf bir Mücevher kullanmak mümkündü. Fakat Mücevher’i zorla aktifleştirmek gerekiyordu ve bu da tepki yarattığından Cihaz’ın parçalanmasıyla sonuçlanıyordu. Bağlayıcı’nın rütbesi Mücevher’in rütbesinden düşükse, Mücevher de parçalanırdı.

Başka bir deyişle Mücevher tek kullanımlık olurdu.

Bu gerçeğe rağmen Jimin kararlıydı.

“En azından bir kereliğine hayatınızı kurtarabilir.”

Sungyoon doğrudan kadının gözlerine baktı. Sözlerinin gerçekliğini tespit etmek istedi ama Jimin’in bakışlarında duraksama yoktu.

“… nezaketiniz için teşekkürler, başkan.”

Sungyoon Altın Mücevher’i Cihaz’a yerleştirdi. Bu tıpkı üst sınıf bir restoranın yemekleri arasına abur cubur koymak gibiydi. Donuk gümüş bilezikteki parlak bir ışık yayan tek Mücevher altın Mücevher’di.

Sungyoon ona baktı.

‘Özel yetenekli bir Mücevher.’

Mücevher’in tür bir yeteneği olduğunu bilmiyordu. Aktifleştirdiğinde Mücevher’i nasıl kullanacağı zihninde belirecekti. Bunu bir seferliğine kullanabileceği için şu anda aktifleştirmek aptallık olurdu.

Bu labirente girmek için hayatını riske atacaktı. Nasıl kullanacağını bilmese dahi Altın dereceli Mücevher ona güven veriyordu.

“Canavarlarla ilgili genel bilgileri ezberlediniz mi?”

“Evet, olabildiğince şey öğrendim.”

“Bu yeterli.”

Elbette yeterli değildi. Ancak bu labirente girebilmek için minimum gereksinime sahipti. Geriye yalnızca deneyim kazanmak kalıyordu ve bu da yapabileceği tek şeydi.

“Labirenti anlamanızı istiyorum. Nasıl bir yer olduğunu görmelisiniz.”

Bir noktada tehlikenin üstesinden gelmesi gerekecekti. Hayatını tehlikeye atması gerekecekti. Birinci Nesil Bağlayıcı’ydı ve Büyük Labirent’i hedefliyordu. Diğer Bağlayıcılardan daha fazla risk almalıydı. Ölümün en yakın dostu olacağı bir noktaya sürüklenecekti. Jimin ona rahat olmasını söyleyemezdi, yavaş olmasını da isteyemezdi. Yine de ilk kez bir labirente girecekti, bu yüzden güvenle geçmesini diliyordu.

“Döneceğim.”

Sungyoon mızrağını sıkıca tutarak arkasını döndü. Labirente yürümeye başladı. Efsanelerde geçen savaşçılar gibi görünüyordu. İnsanlara zarar veren, şeytani bir canavarı avlamak için bir mağaraya giden kahramanlara benziyordu. Aynı zamanda canavarın öfkesini bastırmak için seçilen şanssız bir kurbanı andırıyordu.

“… Kendinize iyi bakın lütfen.”

Jimin labirentin gölgelerinin Sungyoon’u yavaşça yuttuğunu gördü. Karşısında söyleyemeyeceği bu sözleri kendi kendine mırıldandı.

* * *

Sungyoon kalabalıkla birlikte labirente yürüdü. Jimin labirente pek kişinin girmediğini söylese de bir sürü insan vardı.

Girişe yaklaştıkça vücudu gerildi. Bağlayıcı olması sayesinde kalbi hızlanmamıştı ancak endişeliydi. Canını riske atması gerekiyordu.

“Hoo-ooh!”

Derin bir nefes aldı. Bağlayıcı olduğundan bu da gereksiz bir davranıştı ancak yine de gerginliğini azaltması yeterliydi.

Biraz gerginliği azalmıştı. Bir adım geri çekilip etrafına bakabildi. Sungyoon onun gibi labirente giren “müttefiklerine” baktı.

Burasının Başlangıç Labirenti olduğu belliydi. Herkesin teçhizatı onunkilere benziyordu ve yalnızca birkaç kişi ondan daha iyi ekipmanlara sahipti.

Bu durum onu biraz rahatlattı, en azından daha az donanımlı değildi.

Kapkaranlık girişten girerken kendine biraz daha güveniyordu.

Ssssk!

Sungyoon irkildi. Sanki bir şey derisini sıyırıp geçmişti. Şaşkına uğradı çünkü bu his hiç yoktan ortaya çıkmıştı. Pek iyi hissettirmemişti ve kıyaslayacak olursa sıcak dağ rüzgarlarına benziyordu ama aynı zamanda dere suyu kadar serindi. İlginç ve yeni bir duyguydu.

‘Büyülü enerji.’

Bunu içgüdüsel olarak fark etti. Kalbi saf, taze ve güçlü bir enerji sağlıyordu. Sungyoon ilk defa okyanusa bakan bir çocuk gibi hissetti. Elini okyanus suyuna batırır gibi havada salladı. Mevcut büyülü enerji parmak uçlarında girdap oluşturuyordu.

Bunu yaptığı sırada ışıkların olmadığı Zindan kısmına ulaştı. Girişten sızan Armstrong şehri ışığı buraya ulaşamıyordu.  

Fakat karanlık onu alıkoymadı.

Görebiliyordu.

Etraftaki nesnelerin şekillerini ayırt edebileceği bir ışık kaynağı yoktu. Buna rağmen her şeyi görebiliyordu. Sanki gözleri ışıktan farklı bir şey aracılığıyla nesneleri algılıyordu.

Bu garip bir hissiyattı. Göremiyordu ama bir yandan da görebiliyordu; hatta bu görmenin ötesindeydi. Sungyoon’un gözleri nesnelerin renklerini ve hatlarını ayırt edebiliyordu.

‘Tüm bunlar büyülü enerji sayesinde.’

Daha doğrusu bu fenomeni açıklayan başlıca hipotez buydu. Sungyoon bu hipotezin mantıklı olduğunu düşündü. Labirent büyülü enerjiyle doluydu ve büyülü enerji, bilgiyi doğrudan onun duyularına iletiyordu. Bunu Dünya’da hiç deneyimlememişti. Hem, yalnızca görüntüden ibaret de değildi. Diğer duyuları da keskinleşti. Yakınında bir böcek olsa onun süründüğünü bile duyabileceğini düşündü.

Labirentte ilerlemeye devam etti.

Labirent büyüktü. Mağaraya ya da maden kuyusuna benzemiyordu. Durduğu yere yüksek binalar sığabilirdi ve ilerledikçe labirent daha da genişliyordu. Burada mızrağını kullanmakta sorun yaşamazdı.

İhtiyatlı bir şekilde labirentin duvarına yürüdü ve elini duvara yerleştirdi. Sert, soğuk bir duvardı ve yüzeyi pürüzlüydü. Sanki biri ya da bir şey burayı yapmak için duvarları kesmiş, burmuş, çizmiş ve kesmişti. İnsan yapımı değildi ve doğal şekilde oluştuğunu da sanmıyordu.

Elini duvardan ayırmadan yavaşça yürüdü. Çok geçmeden bir çatala geldi. Bu durum ona buraya neden labirent dendiğini hatırlattı. Ancak tereddüt etmedi. Sol yolu seçti. Acemiler için bir labirent olduğundan yönler için yerleştirilmiş tabelalar vardı; burada kaybolmasına imkan olmadığı için adımlarını tedirgin atmıyordu.

Birkaç çatalı daha geçtikten sonra etrafında hiç kimse kalmadı. Sungyoon’la birlikte labirente girenlerin çoğu farklı yollar seçmişlerdi. Bazen ona doğru gelen birileriyle karşılaşmıştı. Onlar, labirentten çıkmaya çalışan Bağlayıcılardı.

Ama henüz tek bir canavar görmemişti.

Tam gerginliğini üstünden atacağı sırada…

“Hoo-aht!”

Bir bağırış duydu. Ses duvarlardan ve tavandan yankılandı. Sungyoon’un gözleri fal taşı gibi açıldı, sesin kaynağını taradı. Bir adam yolun aşağısında baltasını indiriyordu.

Çat!

Bir kırılma sesi duydu. Beyaz bir şey yere düştü.

Sungyoon önünde gerçekleşenlere bakakaldı. Küçük bir hayvan, adamın hemen önünde yatıyordu. Canavar tombuldu ve tuhaf bir kuyruğu vardı. Genel olarak bir fareye benziyordu.

‘Büyük Fare.’

İsmi ona tam uyuyordu.

‘Başlangıç seviyesindeki Bağlayıcıların kolay yakalayabileceği canavarlardan biri.’

Çok ganimet düşürmedi ama öldürmek nispeten kolaydı. Bu yüzden acemi Bağlayıcılar arasında popüler bir canavardı.

Büyük Fare’den yayılan ışığı görünce kafasındaki bilgileri titizlikle araştırmaya başladı.

Hahk!

Başlarda ışık küçüktü ancak büyüdü ve sonunda Büyük Fare’nin tüm vücudunu kapladı. Ancak bu ışık pek dayanmadı.

Hoo-oohk!

Işık dağılırken sanki cesedi de beraberinde yuttu. Cesedin yattığı yerde şimdi pürüzsüz, ışıltılı bir taş vardı.

‘Ay taşı!’

Ülkelerin peşinden koştuğu taş…

Adam ay taşını belinde asılı olan keseye yerleştirdi. Sungyoon’un ona baktığını fark edince pek de memnun olmamıştı. Sungyoon’a dik dik baktıktan sonra kendi yoluna gitti.

Adam görüş açısından kaybolduğunda Sungyoon yürümeye başladı. Başka birinin bir canavarla mücadelesini izlemek ona faydalı olmuştu. Ancak böylesi mücadeleleri yüzlerce kez islese bile hiç ay taşı kazanamazdı. Borcu hafiflemezdi. Buraya izlemeye değil, dövüşebileceği canavarlar bulmaya gelmişti.

Avlarının ortasındaki birkaç Bağlayıcı’nın yanından geçti. Labirentin derinliklerine ilerledi.

Bir süre sonra durdu. Artık etrafında kimseyi hissedemiyordu. Ancak bu yalnız olduğu anlamına gelmiyordu. Yakınında insan yoktu belki ancak hemen önünde bir şey vardı.

Kızıl gözleri ona bakıyordu. Sungyoon karanlıkta hiçbir şey göremeseydi bile bu karanlıkta süzülen iki kızıl bilyeyi görürdü.

Sssk!                                  

Sungyoon dövüş pozisyonunda eğildi. Ayağını yere sağlamca bastı ve mızrağını ileri itti.

Bir hırıltı duydu. Yutkundu.

Bu canavarın pek de dost canlısı olmadığı açıktı. Sungyoon’a göz kırpan dişlerini gösterdi.