Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

25. Bölüm Bölüm 25

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Jimin arkadaşıyla buluşmak için Birinci Bölge’nin uzak bir yerine gitmişti. Burası kubbenin dış duvarlarına yakın bir yerdi.

‘Burası bir araştırma tesisi.’

Sungyoon ilk görüşte anlamıştı.

Sanki mimar buranın tipik bir araştırma tesisi gibi görünmesini istemişti. Bina beyazdı ve içeridekiler de beyaz laboratuvar önlükleri giymişlerdi. Hastaneyle karıştırılabilirdi fakat binada hiç hasta görünmüyordu.

Her şeyden önce binanın dışında “Uluslararası Ay Araştırmaları Enstitüsü” yazmaktaydı.

‘Arkadaşı araştırmacıymış.’

Öyleyse, Jimin’in neden Ay’da bir arkadaşı olduğu anlaşılabilirdi.

Araştırma tesisinin ön kapısı kapalıydı ve iki tarafında da güvenlik görevlileri duruyordu. Kolay kolay yaklaşılabilecek bir yer değildi.

“Lütfen biraz bekleyin.”

Bunu söyleyen Jimin, onu geride bırakarak kapıya ilerledi. Sungyoon da onun söylediğine uyarak beklemeye koyuldu. İki görevli, iki yabancının tesise yaklaştığını görünce gerilmişlerdi ancak Jimin’i fark edince yüzleri fark edilir şekilde yumuşadı. Bir adamın en büyük zayıf noktasının güzel bir kadın olduğunu söylemek mümkündü.

Jimin görevlilere bir şey açıklıyor gibi görünüyordu. Görevlilerden biri başıyla onayladı ve güvenlik kulübesine gitti.

“Yakında burada olur.”

Jimin işini halledince Sungyoon’un yanına döndü. Sungyoon, Jimin’i izleyen güvenlik görevlilerinin dudaklarını yaladıklarını gördü.

İkili ayakta bekliyordu. Hiç konuşmadılar. Onları görenler şans eseri buluşmalarına aynı vakitte gelen iki yabancı zannedebilirlerdi. Muhafızlar da onları tuhaf buluyor gibiydi.

Yaklaşık beş dakika geçmişti.

“Hey, Jimin!”

Biri Jimin’e seslenerek onlara doğru koştu. Sungyoon bu kişinin Jimin’in arkadaşı olduğunu düşündü.

Gerildi.

“Ne kadar uzun zaman oldu, Chelsea?”

Chelsea isimli kadın Jimin’e sarıldı. Jimin’in vücudu çarpmanın etkisiyle sarsıldı.

Sungyoon bu kişiyi yanda dururken inceledi.

Chelsea Koreli değildi. İngilizce konuşuyordu ve farklı bir etnik kökendendi. İsminden yabancı olduğu belliydi. Açık kızıl saçları vardı ve cildi düzgündü. Kafkas olduğu belliydi. Gözlüğünün ardındaki mavi gözleri görebiliyordu.

O kadar da iyi giyinmemişti. Beline gelen saçlarını salmıştı. Gözlükleri yüzünün yarısını kaplıyordu ve çerçevesi de epey eski modaydı. Beyaz önlüğünde lekeler vardı. Postürü berbattı ve omuzları çökmüştü.

Tüm bunlara rağmen güzeldi. Batının klasik güzelliğine sahipti ve göz alıcı bir vücudu vardı. İyi giyinse Jimin ya da Jiyoon kadar güzel olurdu.

Chelsea Jimin’e sarılmayı bıraktı ve ellerini tuttu.

“Şaşırdım. Birden iletişime geçtin, şimdi de Ay’dasın. Neler oluyor? Burası çok pahalı. Gezi için geldiysen iflas edersin.”

İlk bakışta Chelsea’nin dışa dönük biri olduğu belliydi. Her daim soğuk ve sakin olan Jimin’in tam tersiydi. Buna rağmen ikilinin arkadaş olması şaşırtıcıydı.

“Sebeplerim var.”

Jimin, Sungyoon’a baktı. Chelsea sonunda Sungyoon’u fark etti.

“Ha? Seninle mi?”

“Evet.”

“Anladım. Konuşmuyorsunuz bile, birbirinizi tanımıyorsunuz sandım.”

Chelsea, Sungyoon’un önünde durdu.

“Memnun oldum. İsmim Chelsea Strobe.”

Elini uzattı. Sungyoon kaşlarını çatarak bir adım geri çekildi.

“Ha? Ah. Sanırım İngilizce bilmiyorsunuz?”

Dil bariyeri yüzünden böyle davrandığını düşündü.

“… Hayır, biliyorum.”

Sungyoon akıcı İngilizce konuşuyordu. Eskiden iş dünyasında seçkin biriydi. Başka diller biliyordu.

“İsmim Woo Sungyoon.”

Chelsea’nin elini sıkarken ismini söyledi. Ancak kısa bir tokalaşma oldu. Kabalık etmemek adına tuttuğu eli hemen bıraktı. Böceğe dokunur gibi hissedip tiksindiğinden değildi ama yine de güzel bir kadınla arkadaş olmak istemiyordu.

Neyse ki Chelsea, onun kaçındığını fark etmedi. Dirseğiyle Jimin’in omzunu dürttü.

“Ne? O kim? Büyük Hahn Jimin buraya bir erkek getirdi. Yoksa?”

Serçe parmağını sallayarak muzip bir kahkaha patlattı. Anlaşılan dışa dönük olmanın da ötesinde, rahat biriydi.

“Öyle bir şey değil. Kendisi şirketimden bir Bağlayıcı. Buraya onunla geldim çünkü Armstrong şehrini ve labirentleri öğretmek istedim.”

Chelsea göz devirdi.

“Şirket mi? Onu hala yapıyor musun?”

“Evet.”

Chelsea’nin yüzü daha da kötüleşti. Şimdi Sungyoon’a farklı bakıyordu ve temkinli bir hali vardı.

Sungyoon, ona neden böyle bir tepki gösterdiğini anlamamıştı. Her nedense kadın ona karşı tetikteydi. Başka bir erkek olsaydı durum farklı olurdu.

Ancak Sungyoon için öyle değildi.

‘Neyse ki artık bana yaklaşmaya çalışmaz.’

Kadının tavrının sebebini anlayamasa da onunla dostane bir ilişki kuramayacak gibiydi. Komikti ancak Sungyoon bu gelişme karşısında memnun olmuştu.

‘Elbette çok güzel bir kadın.’

Hafif kalkık gözleri bile çekiciydi.

‘Güzel bir kadının güzel bir arkadaşı. Sıçayım.’

“Chelsea bu enstitüde araştırmacı olarak çalışıyor. Onu üniversiteden tanırım, en yakın arkadaşımdır.”

Jimin, Chelsea’yi tanıttı. Sözlerine bakılırsa ona güveniyordu. Chelsea utanmış gibi karışık saçlarını kaşıdı.

Gelecekte onunla nasıl bir ilişkileri olacağı önemli değildi. Bu ikili en yakın arkadaşlar olarak kalacaklardı, buna emindi.

“Biraz zamanın var değil mi Chelsea?”

“Ah? Evet, zaman ayırabilirim. Akşam yemeği vakti yaklaştı.

Chelsea saatine baktı. Sungyoon da gizlice saati kontrol etti. Armstrong’a gelir gelmez saatini Ay saatine göre ayarlamıştı. Saat akşam 7’ydi.

“Gidip bir şeyler yiyelim. Ben ısmarlıyorum.”

“Gerçekten mi?”

Jimin’in koluna giren Chelsea’nın gözleri parladı. Az önce Sungyoon’a gösterdiği temkinden eser yoktu.

“Neree? Nereye gidelim? Bu fakir araştırmacıya ne alacaksın? Et mi yoksa? Sulu bir biftek yiyebileceğim bir restoran mı? Şef, taze pişmiş bir yemek mi sunacak? Burada donuk pizza ve haşlanmış patates yemekten bıktım usandım!”

Son cümleyi söylerken ağlayacak gibiydi. Prestijli bir araştırma tesisinde çalışıyordu ancak yediği şeyler tatsızdı.

Chelsea, Jimin’in yüzüne yüzünü öyle bir yanaştırdı ki birkaç santim daha yaklaşsa öpüşeceklerdi sanki. Ancak bu romantik bir görüntüden çok uzaktı.

Jimin de buna alışıkmış gibi onun yüzünü ittirdi.

“Evet, bugün biftek yiyebileceksin.”

“Harika!”

Chelsea ellerini kaldırıp koştu. Tarihi bir keşif yapmış bir bilim insanı gibi davranıyordu.

“Biftek yemek size uyar mı, Bay Sungyoon?”

“Evet.”

Jimin ısmarladığı için şikayet etmeyecekti. Üstelik önünde biftek yiyeceği için çok heyecanlanan biri vardı. Farklı bir yemek önermek istemedi. Az önceki ihtiyatlı tavırları kaybolan Chelsea ise şu anda Jimin’in arkasında durmuş, Sungyoon’a köpek yavrusu gibi bakıyordu.

“Tamamdır! Ben rehberlik ederim! İş arkadaşım çok güzel bir restorandan bahsetmişti!”

Biftek yiyecekleri kararlaştırıldıktan sonra Chelsea’nin bakışları değişti. Normal, enerjik tavrına büründü.

“Haydi, gidelim!”

Öz güvenle yürüyordu. Bir şeyler önünü kesiyormuş da onları eziyormuş gibi bir hali vardı.

“… Normalde böyle değildir.”

“Anladım…”

Jimin bir eliyle yüzünü kapatıp iç geçirdi. Sungyoon’un ise yapabileceği bir şey yoktu.

* * *

Chelsea onları lüks bir restorana götürdü. Loş ışıklı, pahalı eşyalarla donatılı bir yerdi burası. Rengarenk bir dekorasyonu vardı ve arka planda sakinleştirici bir müzik çalıyordu. Dünyadaki lüks restoranlardaki atmosfere sahipti.

“İşte burası!”

Chelsea kapıyı açtı, ilk giren oydu. Dağınık saçlarıyla ve kirli laboratuvar önlüğüyle buraya pek uymasa da öz güvenle yürüdü. Jimin de peşinden gitti. Üzerinde siyah bir takım elbise vardı ve görenlere cenazeye gidiyormuş gibi bir intiba bırakabilirdi. Son giren ise günlük giysileriyle Sungyoon oldu.

“Üç kişi mi olacaksınız?”

“Evet!”

Garsonun sorusunu Chelsea yanıtladı.

Garson onları bir masaya yönlendirdi. Üçü de oturunca menüyü ellerine aldılar.

Menüyü açarken pek bir düşüncesi yoktu. Ancak içeriğini görünce gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu.

“Bu da ne be?..”

İstemsizce homurdandı. Menü, İngilizce olarak süslü hat sanatıyla yazılmıştı ancak sorun bu değildi. Menüde yazan fiyatlara şaşırmıştı.

“Bu fiyatlar dolar bazında mı?”

“Evet.”

Jimin onu doğruladı. Ama Sungyoon hiç mutlu olmamıştı, aksini söylemesini dilerdi.

‘Bunlar ne biçim fiyatlar? Beş haneliler!’

Won olsaydı fiyatlar anlaşılabilir düzeyde olurdu ancak dolar bazında gerçekten inanılmaz sayılardı.

“Bu şehir hep böyleydi.”

Chelsea heyecanla başını menüye gömdü. Ardından başını menüden kaldırıp söze girdi:

“Burada yaşamanın maliyeti çılgınca. Bir ekmek yüz dolar. Bu yüzden Jimin yemeği ısmarlayacağını söyleyince çok heyecanlandım. Araştırmacı maaşıyla bu şehirde bir şeyler satın almak neredeyse imkansız. Bu yüzden tesiste sürekli patates ve yer elması yiyorum. Yediğim çoğu yiyecek ya donuk ya da korunmuş gıda. En son ne zaman düzgün bir yemek yedim hatırlamıyorum.”

Chelsea yeniden menüye baktı ancak açıklamaya devam etti.

“Bir kişinin bir şey sağlaması gerekiyorsa fiyatlar astronomik oluyor. Kaçınılmaz bir şey bu. Herkesin şehirde kaldığı her gün için ödeme yapması gerek. Uyumak, yemek yemek, bir şey içmek için ödeme yapılmalı. Tüm bu ücretler müşterilere yansıtılır. Tabii paylarını artırabilene kadar fiyatı şişiriyorlar.”

Sungyoon sonunda Ay şehrindeki ekonomiyi anlıyordu.

Yine de bu bilgi gözünde pek bir şeyi değiştirmedi. On milyon won’dan pahalı yemek sipariş etmek onun için zordu.

“Bundan emin misiniz?”

Umursamaz davranırlarsa bir yemek onlara yüz milyon won’a patlayacaktı. Sungyoon, Jimin’e endişeyle bu soruyu sordu. Ancak Jimin kayıtsız davrandı.

“Sorun yok. Çok para harcadım ama size yemek ısmarlayacak kadar param var. Üstelik Bay Sungyoon, Chelsea ile benzer durumlar yaşayacaksınız. Hayır, hatta para kazanana kadar daha kötü bir durumda kalabilirsiniz. Bu, yaşayacağınız şeylerin bir telafisi gibi olsun. Hoşunuza gitmediyse bunu son akşam yemeği gibi düşünebilirsiniz.”

Jimin böyle söyleyince Sungyoon diyecek bir şey bulamadı. Nihayetinde menüden yemek seçmeye başladı. Chelsea başlangıç yemeğini çoktan seçmiş gibiydi ve hala yemek seçmeye çalışan Jimin’le konuşuyordu. Sungyoon menüden yiyecek seçerken pek stres yapmadı. Yemeğin yanında yazılı fiyata bakmamak için elinden geleni yaptı.