Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

26. Bölüm Bölüm 26

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Yemeği sipariş ettikten sonra, üçü yemekler gelinceye kadar sohbet ettiler. Gerçi buna sohbet demek pek doğru olmazdı: Chelsea Jimin’le konuşuyor, Jimin de ona cevap veriyordu.

Birçok yönden Sungyoon fazlalığa dönüşmüştü ancak bunu tercih ederdi. Ayrıca Chelsea çok eğlenceliydi. Ay’daki araştırmasından bahsediyor, çoğunlukla Ay’da yaşamanın rahatsız edici yanlarını anlatıyordu. Bunlar Sungyoon Ay’da yaşayacağı için kullanışlı bilgilerdi.

Yine de Sungyoon sohbetin tamamen dışında değildi. Jimin’le Chelsea ara sıra ona sorular yöneltiyorlardı.

Herkesin onlara baktığını hissedebiliyordu. İki güzel kadınla oturan bir adamdı. Herkes onlara bakış atıyordu, ancak iki kadın da istifini bozmadı. Jimin de Chelsea de buna alışkınlardı.

Sungyoon’a da bakıyorlardı ama ona daha farklı, kıskanç bakışlar atıyorlardı. Birçok erkeğin aksine Sungyoon bundan hiç hoşlanmadı.

Bir süre sonra yemekler geldi. Düzgün giyimli garsonlar yemeklerini sundular.

“Vay be, güzel kokuyor.”

Chelsea önündeki bifteğe heyecanla baktı. Eğilip kokladı. Neredeyse salyası akacaktı sanki.

“Lütfen terbiyeli davran.”

“Hahaha! Terbiye mi? Terbiye o kadar umurumda olsaydı buraya bu giysilerle gelmezdim.”

Chelsea Jimin’in yorumuna aldırmadı. İçten bir kahkahayla kirli önlüğünü salladı. Ardından çatal bıçak alıp bifteğini kesmeye koyuldu.

Sungyoon da bifteğini kesip bir dilim ağzına attı.

‘Vay!’

Bifteğin suyu ağzına doldu. Bifteğin fiyatı tadını da etkiliyor muydu? On milyon won’luk bir yiyecek lezzetli olmasa çok kötü olurdu. Gerçi sebebi ne olursa olsun önemli değildi; lezzetli bir yemekti.

“Oo! Tam da bu restorandan beklediğim gibi, Armstron’un en iyi şeflerine sahipler!”

Chelsea çatalıyla masaya vurdu. Jimin ona yeniden sessiz olmasını söyledi ama Chelsae gülümsüyordu.

‘Bunu birinci sınıf bir şef yapmış.’

Neyse ki beyni damak zevkini etkilememişti. Ağzına biraz daha biftek götürdü. Başarılı günlerinin çoğunda dahi böyle bir yemek yediği nadirdi.

“Yemek nasıl? İyi mi?”

“Evet, lezzetli.”

Jimin’e cevap verirken bifteğini yine dilimledi.

“Ay’da böyle gurme bir yemek yiyeceğimizi beklemiyordum. Daha ucuz bir restorana gitsek de sorun olmazdı.”

Bir parça biftek yemek, yüzlerce doları mideye indirmek gibi hissettiriyordu. Bu düşünce yüzünden irkildi.

“Burada ucuz restoran yok. Şehirdeki çoğu yer bu düzeyde.”

Chelsea ona inanılmaz bir şey söylemişti.

“… bu düzeydeler mi?”

“Evet, malzemelerin taşınma maliyeti ve şefin Ay’da yaşamasının bedeli bu fiyatlara neden oluyor. Malzemelerin asıl fiyatları, satış marjının ve işletme giderlerinin küçük bir yüzdesini oluşturuyor. Tabii çok para ama burada yaşamanın ve taşımacılığın bedeli çok yüksek. Bu nedenle üst kalite malzemeler kullanıp en iyi şeflerle çalışsalar bile kar marjı pek değişmiyor. 1.001 milyon won, 1.050 milyon won ya da 1.100 won olsa ne değişir? Bunca şeyin arasında bu farkın bir önemi kalmıyor. Böyle yemekler lezzetsiz olsaydı ne olurdu?”

Chelsea çatalını sallayarak durumu özetlemeye devam etti. Jimin ona bir kez daha dik dik baktı, sonra çatalını gizlice indirdi.

“… Anladım. Her şey çok pahalı, o nedenle güzel bir hizmet gerekiyor.”

“Doğru.”

“Ayrıca buraya gelecek insanları ülkeler seçti. Bu da demek oluyor ki ancak yeteneklerini kanıtlayan kişiler buraya gelebiliyor.”

Jimin bir ekleme yaptı:

“Siyaset de büyük rol oynuyor.”

“Siyaset?”

Chelsea ağzına bir dilim biftek atıp çiğnerken soru sordu. Sungyoon ona cevap verdi.

“Evet, siyaset. Paranın tek bir yerde toplanmasının ekonomi için iyi olmadığını biliyor musunuz? Bağlayıcılar meselesine gelirsek, çok para kazanıyorlar. Bu özellikle de üst düzey Bağlayıcılar için böyle. Banka hesaplarında yüklü miktarlarda para var. Birinci Nesil Bağlayıcıların getirdiği para ise… Saçma.”

Kadın elini salladı.

“Her hükümet o parayı mümkün olan her yolla almak ister. Onları vergilendirebilirler ama bunun bir sınırı vardır. Gelirlerinin yüzde yetmişini, seksenini vergilendiremezler. Bu yüzden hükümetler Bağlayıcıların para harcamasını sağlamaya çalışıyor. Eğlence yerleri Bağlayıcıların uzun süre kaldıkları yerlere kurulur. Bağlayıcılar labirent baskınları için hayatlarını tehlikeye atıyorlar, bu yüzden de çoğu kompülsif harcamalar yapıyor. Ölüm kalım durumlarını sıkça yaşadıklarından birçoğu parasını salıvermiş durumda. Elbette eğlence endüstrisi burada çok gelişmiş halde. Üstelik hizmeti pahalıya sattıklarından mağazalar yüksek kar marjına sahip. Dünya’da buna soygun denirdi ancak burada kimse şikayet etmiyor. Burası kazanç elde etme yeridir.”

Sungyoon oturduğu yere göz attı. Yarısı yenmiş bifteğinden hala buhar yükseliyordu. Onun gözünde bu buhar, para gibi havada kayboluyordu.

Anlaşılan Armstrong’da yaşamak için kafa yapısını değiştirmek zorundaydı. Bunu yapmaya karar verdi.

* * *

“Ah! Yemek mükemmeldi!”

Chelsea restorandan çıkınca kollarını esneterek bağırdı.

“Dünya’ya geri dönünceye kadar iyi bir yemek yeme düşüncesini bırakmıştım. Zengin bir arkadaş işte bu yüzden güzel bir şey!”

Chelsea Jimin’e sarıldı; ondan biraz daha uzun olduğu için Jimin kadının kolları arasında kayboldu. Nefes alamadığını söyleyip Chelsea’yi itmek zorunda kaldı ama Chelsea kene gibi yapışmıştı.

Sungyoon iki arkadaşı kendi hallerine bırakıp kubbenin tavanına baktı.

Şehirdeki ışık yoğunluğu zayıflıyordu. Anlaşılan geceyle gündüzü böyle ayırıyorlardı. Işığı tamamen kapatmıyorlardı ancak perdeleri çekince uyunacak kadar karanlık bir ortam oluşturulabiliyordu.

Sokaklar kalabalıklaşmıştı. Herhangi bir şehir gibiydi. barlar, dükkanlar ışıklarını açmış, müşterilerini karşılıyorlardı. Sokaklardaki insanlar çoktan sarhoş olmuştu. Kıpkırmızı yüzleriyle kahkaha atıyorlardı.

“İnsanlar labirentlerden dönmüş olmalı.”

Chelsea, konuşurken Jimin’i bıraktı. Jimin dağılan saçlarını düzeltti. Kaşlarını çatarak Chelsea’nin omzunu çimdikledi. Chelsea sanki çok canı yanmış gibi abartılı bir çığlık attı.

“Gitme zamanım geldi. Biraz daha kalırsam arkadaşımın beni öldüreceğinden korkuyorum.”

Çimdiklenen kolunu tuttu. Bıçaklanmış ya da silahla vurulmuş gibi davranıyordu.

“Evet. Git. Bir dahakine sana hiçbir şey ısmarlamayacağım, pislik.”

“Oooh. Bir dahaki buluşmamızda da lütfen iyi vakit geçirelim!”

Chelsea, Jimin’e bir daha sarıldı. Bu kez vedalaşıyorlardı.

“Gelecek gayretlerimizde başarılı olalım, Bay Sungyoon.”

Jimin’i bıraktıktan sonra Sungyoon’a elini uzattı.

“Kendinize iyi bakın.”

Sungyoon onunla el sıkıştı.

Chelsea, ona parlak bir tebessümle baktı ama Sungyoon bu gülümsemenin ardındaki belli belirsiz soğukluğu hissetmişti. Soğuk bakışları onu ürpertmişti. Bunu parlak, enerjik karakterinin arkasında gizliyordu. Oysaki bir bilim insanıydı ve onu tarafsızca değerlendiriyordu. Sungyoon bir yabancıydı ve onun önünde gardını indirmeye hazır değildi.

‘Bu güzel.’

Sungyoon bundan memnundu.

Chelsea giderken onlara el salladı. Jimin de kısaca el salladı; Chelsea gözden kaybolunca elini indirdi.

“Fırtına gibi biri, değil mi?”

Jimin acı acı güldü. Tıpkı havuzda oynayan küçük kız kardeşini denetleyen bir abla gibiydi. Ancak ses tonundaki sevecenlik gerçekti. İyi arkadaşlardı.

“Biraz öyle. Sizi gerçekten sevdiğini de anlayabiliyorum.”

“Gerçekten sevecen biridir. Onunla tanıştığım için şanslıyım. İleride bir şey olursa ona başvurabilirsiniz. Araştırmacı olduğu için bir süreliğine burada. Şehri de iyi bilir.”

“Anladım.”

“Gidelim mi? Kaldığımız yere gitmeden önce bir şey göstermek istiyorum.”

Yeniden şehrin sokaklarında yürümeye başladılar.

Etraflarındaki insanlar Dünya’dakilerle aynı davranıyordu. İşlerini sağ salim bitirmişlerdi ve heyecanlılardı. Biraz stres atmak istedikleri için gecenin tadını çıkarıyorlardı. Nitekim buradaki insanlar Dünya’dakilere kıyasla daha heyecanlı görünüyorlardı.

Chelsea’nin az önce söylediklerini düşündü. Bağlayıcılar labirentlerde hayatlarını riske atıyorlardı ve birçoğu sonrasında zevk peşinde koşuyordu. Bugün hayatlarını kaybetmedikleri için mutluydular. Sungyoon bunu kutlamak istediklerini tahmin edebiliyordu.

İleride bir tartışma yaşanıyor gibiydi.  Sungyoon bağırışları, küfürleri duyabiliyordu. Bir adamla kollarında iki kadın vardı. Kadınlar dekolteli giyinmişti. Adam, Sungyoon’un yanından geçerken yüksek sesle güldü. Kumarhanede ne kadar kazanıp kaybettiğini anlatıyordu.

Burası esasında temel insan arzularının merkezi gibiydi.

Ancak şehrin merkezinden ayrıldıklarında etraf sessizleşti.

“Tüm Bağlayıcılar böyle hayatlar yaşamıyor. Absürt miktarlar kazanamayanların normal yaşamları var. Hayır, sanırım biraz hüzünlü bir yaşam diyebilirim. Normal Bağlayıcıların büyük kısmı küçük yerlerde yaşıyorlar. Vitamin takviyeleriyle destekledikleri öğünlerde yediklerini de minimal tutuyorlar. Tabii Armstrong’taki tüm tesisler Dünya’dakilere kıyasla ortalama üstü. Normal Bağlayıcılar Dünya’da yüksek yaşam standartlarına sahip olabilirler ama Armstrong’ta normal hayatları var. Bu şehir yalnızca paranın etrafında dönüyor. Varlıklı olanlarla olmayanlar arasındaki en büyük eşitsizlik burada.”

Şehre dair ne kadar çok şey öğrenirse, şehrin o kadar korkunç olduğunu düşünüyordu. Başını iki yana salladı. Burada nasıl yaşayacağını merak ediyordu.

* * *

Jimin’in gelmek istediği yer, kubbenin dış duvarındaydı. Sungyoon duvardan geçen devasa bir tünelden girip çıkan araçları ve insanları görebiliyordu. İlk bakışta buranın neresi olduğunu anladı. Armstrong’un dışarıyla bağlayan girişti. Bu tünelden çıkarlarsa Ay’ın yüzeyinde yürüyebilirlerdi.

“Hazır mısınız?”

İkili girişe ilerledi. Devasa duvar açılırken Sungyoon yutkundu. Duvar açıldığında Jimin’le Sungyoon kalabalıkla ve arabalarla ilerlemeye başladılar. Kapı yeniden kapanınca dışarıdan duvara tırmanmaya başladılar.

Hoo-oong!

Rüzgar esmeye başladı; hava karanlık uzaya aktıkça rüzgar çığlık atıyordu. Çok geçmeden hiç ses duyamamaya başladı. Duvardaki boşluk genişlerken dışarıyı görebildi.

Issız, gri Ay karşısındaydı.

İnsanlar ve araçlar bir bütün halinde hareket ettiler. Jimin ve Sungyoon yavaşça dışarı çıktılar.

İlk fark ettiği şey yer çekimiydi. Ay’da yer çekimi, Dünya’dakinin altıda biriydi. Bedeni daha hafifti artık. Sonra, Ay’ın yüzeyine adım attı. Yerde meteorların bıraktığı izler vardı ve rüzgar esmediğinden her yerde derin ayak izleri bulunuyordu.  

Sungyoon etrafına baktı. Göz alabildiğine geniş, ıssız bir alandı burası. Arkasındaki devasa Armstrong şehri görüşünü kapatıyordu. Yıldızların ışıklarını görebiliyordu.

Jimin, omzuna hafifçe vurdu. Ona bakınca kadının gökyüzünü işaret ettiğini gördü.

Sungyoon’a göstermek istediği son şey buydu.

Dünya, üzerlerinde süzülüyordu.