Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

27. Bölüm Bölüm 27

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Evrenin mavi mücevheri, İnsanlığın Beşiği… Dünya’nın birden çok takma adı vardı. Karanlık okyanusunda sessizce süzülen bir yaşam cennetiydi. Sungyoon çok sayıda fotoğraf görmüştü ve teknoloji Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan Dünya’nın canlı videosunun izlenebileceği kadar ilerlemişti.

Ancak şimdi Ay’daydı ve buradan Dünya’ya bakmak bambaşka bir deneyimdi. Çok etkilendi.

‘Shinhae orada…’

En büyük hazinesi oradaydı. Bu gerçek bile tek başına Dünya’yı evrenin en güzel gezegeni yapıyordu.

Dünya’ya bakarken zamanın nasıl geçtiğini anlamadı. Jimin arkadan omzuna dokunmasaydı tüm gün orada kalabilirdi.  

“Güzel bir deneyim, değil mi?”

Labirentten döndüğünde de böyle sormuştu. Anlaşılan bu onun için de fantastik bir deneyimdi, yanakları kızarmıştı. Normalde soğuk ve sakin konuşurken şimdi sesindeki heyecan seçilebiliyordu.

“Evet, öyle.”

Sungyoon biraz afallamıştı. Gözlerini kapasa karanlık örtünün üzerinde mavi bir nokta görebilecekmiş gibi hissediyordu.

“Ay’a ne zaman gelsem, Dünya’ya böyle bakmadan dönmem. Buraya gelmenin çilesine değiyor.”

İç çekerek başını indirdi.

“Keşke uzay giysisinin maskesi orada olmasaydı. Dünya’yı hiçbir şey önüme çıkmadan izlemek isterdim ama bu imkansız.”

İstediğini yapamazdı çünkü bir vakumdalardı. Uzay giysisinin koruması olmasa ölüm kaçınılmaz olurdu. İstediği şeyleri yalnızca Bağlayıcılar yapabilirdi.

“Kıskandınız mı?”

“Hem de nasıl.”

Suratını astı. Tanışalı uzun zaman olmamıştı ama şimdiden ona dair genel bir kanıya sahipti. Duygularını bu şekilde ifade edecek biri değildi. Ancak o sırada tıpkı genç, canlı bir kadın gibi yaşına özgü davranıyordu. Sanki Dünya’nın onun üzerinde gizemli bir büyüsü vardı.

‘Bayan Strobe bunu görse çok sevinirdi.’

Bugün tanıştıkları sarışın, güzel kadını düşündü. Onun karakterini anımsadı. Jimin’in bu halini görse Jimin’e koşar, tatlı olduğunu söylerdi.

Ancak büyü uzun sürmedi. Çok geçmeden eski haline geri döndü. Sanki ne yaptığının bilincine varmış, aşırı heyecanlandığını fark etmişti. Kulakları hafifçe kızardı, utanmış gibiydi.

Sungyoon hiçbir şey söylemedi, bir şey görmemiş gibi davrandı. Zaten nadiren onunla sohbet başlatırdı. Hiçbir şey demezse kadın sakinleşecekti.

“Kaldığımız yere geri dönelim hadi.”

Kaygısızca konuşmaya çalışır gibi öksürdü. Ama rol yapmada biraz beceriksiz ve garipti. Sesi biraz tizleşmişti.

“Gidelim.”

Sungyoon ona sataşmamak için kendini zor tuttu. Hiçbir şey demeden peşinden gitti.

İkili yine hiç konuşmadan yürüdüler.

Sungyoon hızla ilerleyen Jimin’e ayak uydurdu. Ay’a geldikten sonra sağduyuyu aşan birçok şey deneyimlemişti. Kaldığı yerde de beklenmedik bir şey yaşamaktan çekiniyordu. Ondan daha genç olmasına rağmen bu kadına yakın durarak kendini sakinleştirmeye çalıştı.

O esnada Sungyoon duraksadı. İrkildi, beti benzi attı.

“Bunu hissedebiliyor musunuz?”

Jimin dönüp baktı. Ama Sungyoon ona yanıt veremedi. Ağzını açıp kapadı ama hiç ses çıkarmıyordu.

“Aslında sizi buraya getirsem mi diye düşündüm durdum Bay Sungyoon. Fakat burayı hedeflediğiniz için, şimdi deneyimlemeniz en iyisi olur diye düşündüm.”

Jimin kolunu kaldırıp parmağıyla bir yeri işaret etti.

“Bu size göstermek istediğim iki şeyden sonuncusu. İlkini zaten gördünüz: Dünya’nın güzel, fantastik manzarası. Diğeri ise buydu.”

Sungyoon kadının parmağının gösterdiği yere çevirdi başını.

Bir mağaranın girişiydi burası. Dev bir ağız gibiydi. İlk bakışta Başlangıç Labirenti’ne benziyordu.

Ama oranın girişi değildi.

O labirent çok yoğundu. Buraya ise pek kimse girmiyordu. Üstelik bu labirente girenler, Başlangıç Labirenti’ne giren Bağlayıcılardan farklı görünüyorlardı. Tavırları farklıydı ve vücutlarındaki ekipmanlar katbekat daha iyiydi. Kıyas götürmezdi.

Her şeyden önce bir hisse kapıldı. Cildi elektriklendi ve atmayan kalbi çığlık çığlığa ağlayacak gibiydi sanki. Geri çekilmek istedi ama ayakları hareket etmiyordu. Korku ruhuna sızıyor gibiydi.

“Burası Büyük Labirent.”

Sesi uzaktan geliyordu sanki. Dünya’yı izlerken hissettiği tüm o güzel duygular birer birer kayboldu.

“Bağlayıcıların Büyük Labirent’i ilk gördüklerinde korkuya kapıldıklarını duymuştum.”

“… Gerçekten korkunç.”

Dilini zar zor hareket ettirdi. Zamanla vücudu üzerinde daha çok kontrol kazanıyordu. Şokta gibiydi ama yeniden hareket edebildi.

“… Tüm söyleyeceğiniz bu mu?”

“Başka ne demeliyim?”

Bu his gerçekten korkunçtu. Kendini duygularına kaptırsaydı başını çevirirdi ama şu anda bunu yapması mümkün değildi. Büyük Labirent’e doğrudan baktı. Amacı karşısındaydı. Kararlıydı.

“Cesursunuz. Bağlayıcıların çoğu Büyük Labirent’ten gelen baskıyı hisseder hissetmez titremeye başlar. Ona doğrudan bakamazlar bile.”

Kaçıncı nesil olduklarının bir önemi yoktu. Burası hepsini aynı şekilde etkiliyordu. Bazı Üçüncü Nesil Bağlayıcılar bile buraya gelirken tereddüt ederdi.

“Öyleyse beni neden getirdiniz? Cesaretimi kırsaydınız ne olurdu?”

“O zaman elden bir şey gelmezdi. Bay Sungyoon’un Büyük Labirent’e baskın yapamayacağı sonucuna varırdık.”

Bir Bağlayıcı’nın gücünün az olması önemli değildi. Bağlayıcı Büyük Labirent’i gördükten sonra cesaretini kaybederse, o kişinin ileride Büyük Labirent’e baskın yapma ihtimali yoktu.

Aslında Jimin epey endişelenmişti. Sungyoon onun son umuduydu. Son umudunun ilk anda parçalanma ihtimali çok yüksekti. Neyse ki hissettiği korkuya yenik düşme belirtileri göstermiyordu.

‘En azından şimdi pes etmedi.’

Bu ona yeterdi. Pes etmediyse, umut edebilirdi. Umudu pamuk ipliğine bağlı olsa bile…

Jimin gibi Sungyoon da pek çok hisle doluydu.

Korkusunun üstünden tam anlamıyla gelememişti. Esasında buradan gitmek istiyordu; buradan olabildiğince uzaklaşmak istiyordu. Ancak inatçıydı ve gözünü Büyük Labirent’ten ayırmadı. Çünkü kaçıp giderse Büyük Labirent’e hiç giremezdi. Korktuğu için kaçamazdı.

Sözleşmesini yerine getiremezdi.

Bu düşünceyle gözünü ondan ayırmadı; oradan uzaklaşmadı. Bu, onu Büyük Labirent’i geride bırakmaktan alıkoydu.

* * *

Büyük Labirent gezisinden sonra ikili kaldıkları yere gittiler. Sungyoon hala şokta gibiydi. Kaldıkları yere geldiklerinde bile aklı başka yerdeydi. Kendi odalarına uyumak için çekilirlerken pek konuşmadılar.

Sonra Ay’daki ilk sabahı başladı.

“İyi uyudunuz mu?”

Jimin tostuna reçel sürerken bunu sordu. Sungyoon tam karşısına oturdu; tostunu çiğniyordu ve gözleri biraz kanlıydı.

“Hayır. Kabus gördüm.”

Anlaşılan Büyük Labirent’in uyandırdığı korku onu hala etkiliyordu.

Sungyoon tostuna yağ sürmek için yağ bıçağını aldı. Elindeki yağın fiyatını düşünmemeye çalıştı.

“Tesis çok da kötü değil. Yatak rahattı.”

Beş yıldızlı oteller kadar iyi değildi ama iş otelinden iyiydi. Sungyoon Armstrong şehrini daha iyi anlamaya başlamıştı. Bu pansiyonun fiyatının çok yüksek olduğunu tahmin ediyordu.

Her şeyi para açısından düşündüğünde basit bir şey olan ekmek yemek bile saygılı bir tutumla yapılırdı.

“Bugün döneceğim. Büyük bir mirasa sahip olsam da böyle para harcamaya devam edersem çulsuz kalacağım. Size temel şeyleri anlattım. Sıkı çalışın lütfen.”

Doğrudan Sungyoon’a baktı.

“Lütfen hedeflerimiz için sıkı çalışın. Sizinkiler ve benimkiler için.”

“Anladım.”

Bu sözlerin ağırlığı başkaydı. Sungyoon ciddiyetle başını salladı.

“Sizi geçirmemi ister misiniz?”

“Gerek yok. Burada zamanınız altın değerinde. Chelsea beni geçireceğini söylemişti. Sizin zamanınızı labirenti temizlemek için harcamanızı tercih ederim.”

“Öyle yapacağım.”

“Bağlayıcıların labirent temizlerken Ay’da birkaç ay geçirmesi normaldir. Ancak burada yenisiniz. Bu nedenle iki hafta sonra Dünya’ya geri dönmenizi istiyorum. İlk ziyaretinizde aşırıya kaçmamalısınız.”

Zarafetle kahvesini içti.

“Aytaşlarıyla da ilgilenmeniz gerekecek. Satmak için yapmanız gereken farklı bir prosedür var ama şimdilik satmaya mecbur değiliz. Bir kenara koysanız iyi olur, Dünya’ya gelirken onları da yanınızda getirmelisiniz. Başlangıç Labirenti’nde iki hafta içinde pek fazla aytaşı toplayamazsınız. Topladıklarınız bavula sığar. Tek yapmanız gereken bagaj ücretini ödemek.”

Sungyoon kesedeki ay taşlarıyla oynadı.

Sungyoon ve Jimin Büyük Labirent’le ilgilendiklerinden ay taşları asıl öncelik değildi. Ancak labirenti temizlemenin asıl amacı ay taşı toplamaktı.

“Açık artırmaya koyduğumuzda düzgün bir fiyat alırız. O vakit geldiğinde ilk kazancınızı da almış olacaksınız.”

Böylece borcunu yavaş yavaş ödeyebilecekti.

Sonunda borcunu ödemek için ilk adımını atmıştı. Girdiği borç, sürekli boynunu sıkan bir zincir gibiydi. Onu ödeyecek olmak düşüncesi bile rahatlatıyordu.

“Pekala, ay taşı toplamaya başlayayım mı?”

“Başlayabilirsiniz. Ancak burada ne tür ay taşı bulabileceğinizi biliyorum. Ay ve Dünya arasındaki seyahat masrafları için yeterli olacaktır.”

Seyahat masrafına muhtemelen uzay gemisini kullanmak da dahildi.

‘Elbette uçakla ya da Kore’deki Hızlı Tren’le aynı fiyatta değil.’

Ay’da her şey pahalıydı. Kargo masrafları yüzünden maliyet ciddi anlamda yükseliyordu. Haliyle uzay gemisi kullanmak da ucuz olamazdı.

“Bir an önce bir Kişisel Labirent edinmeye bakın. Önceliğiniz bu olsun. Böylece ay taşı toplayarak gelirinizi artırabilirsiniz. Dahası Cihazlar ve Mücevherler de alabilirsiniz.”

“Kişisel Labirentler.”

Sungyoon hatıralarına daldı.

“Yedi Mücevher’den fazla alabilen Cihazlar da var, değil mi? Mücevherlerin birisi mavi diğer ikisi çivit olmalı.”

Sungyoon koluna baktı. Bileziğine gömülü dört parıltılı Mücevher vardı. Birinin parıltısı diğerlerini bastırıyordu: Altın Mücevher. Geri kalanı mor Mücevherlerdi, teknik olarak en düşük dereceli Mücevherler onlardı.

Yedi veya üstünü alabilecek bir Cihaz bulmalıydı. Eğer altın Mücevher’i de dahil ederse, üç tane daha Mücevher bulması gerekiyordu. Ancak henüz kullanamadığı için Altın Mücevher’i dahil etmemeye karar verdi.

“Cihazların ve Mücevherlerin canavarlardan düştüğünü söylemiştiniz.”

“Evet. Genelde ay taşlarıyla birlikte belirirler. Cihazların ve Mücevherlerin düşme olasılığı, labirentin derinlerinde artar.”

“Öyleyse bu yapmam gereken bir şey.”

Sungyoon tostunun geri kalanını aldı.

“Canavarları öldürmem gerekecek.”

Konuşurken ekmeği ağzına tıktı.

…..

“Sizinle çalışmayı dört gözle bekliyorum,” dedikten sonra Jimin uzay üssüne geçti.

Kadın gözden kaybolduğunda nihayet yalnız kalmıştı. Armstrong isimli bu yabancı ve kaba saba şehirde yaşamak zorunda kalacaktı. Cebindeki parayı cüzdanına koydu. Jimin ona acil durumlarda kullanması için para vermişti. Ardından iş başına koyuldu ve Başlangıç Labirenti’ne yollandı. Ay’a bir Bağlayıcı olarak çalışmaya gelmişti.

Artık lezzetli yemekler yemeyecekti. Artık rahat uyuyamayacaktı. Ya aç kalacaktı ya da ucuz vitaminlerle karnını doyurmaya çalışacaktı. Tavuk kümesinden bozma saçma sapan bir yerde yatacaktı. Fakir Bağlayıcılar burada uyurdu. Jimin’in ona verdiği kaynakları harcamayı aklından bile geçirmeyecekti.

Bir süre yürüdükten sonra "çalışacağı yere" ulaştı. Başlangıç Labirenti kalabalıktı. Dişlerini sıktı ve ardından silahlarını çağırdı. Mızrağını ve kalkanını kaptığı gibi labirente bir kez daha girdi.