Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

31. Bölüm Bölüm 31

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

“Merhaba, Shinhae.”

Jimin, Shinhae ile göz teması kurmak için eğildi. Shinhae hala kuşkulu görünüyordu. Kapının zincir kilidi takılıydı, bu nedenle Jimin onu küçük bir aradan görebiliyordu. Yine de bu yeterliydi.

‘Tıpkı fotoğraftaki gibi görünüyor, tatlı bir kız.’

Aslında gerçekte daha tatlıydı. Ancak kızın yüzü karanlıktan gölgeleniyordu. Babası burada olmadığı için böyle olmalıydı. Shinhae’nin annesi onu terk ettiğinden güvendiği tek kişi babasıydı.

“Sen Jimin ajumma mısın?”

Jimin’in kaşı seyirdi. Normal halinin aksine elinden geldiğince gülümsedi ama kaşları çatılmıştı. Tabii gerçek duygularını ifade etmediği için çok zorlamamaya karar verdi.

“Evet, ben Jimin unni’yim.”

Ama kabul etmeyeceği bir şey vardı: Ajumma diye seslenilmek istemiyordu. Asla.

“Unni, babana bir söz verdi. Ona iyi olduğundan emin olacağımı söyledim. Gelebilir miyim?”

Shinhae bir an ona baktı. Jimin, Sungyoon’un Shinhae’ye ona verdiği sözü söylememiş olmasından endişe ediyordu. Jimin telaşlanmak üzereydi.

“Bir dakika.”

Shinhae bunu söyleyip kapıyı kapattı.

Tık!

Son kilit, zincir kilitti. Jimin onun da kapının ardından açıldığını duydu ve sonunda kapı tamamen aralandı.

“Girin.”

“Affedersin.”

Jimin dikkatlice girdi.

Ayakkabılarını çıkarıp ahşap zemine bastı. Etrafına bir göz attı.

Temel şeyler dışında fazla mobilya yoktu. Bir bakıma kullanışlı ama sıkıcı bir evdi. En azından işe aldığı görevli işini iyi yapıyordu çünkü ev temizdi, bulaşıklar yıkanmış, dolaba dizilmişti ve yerde bir toz zerresi bile yoktu.

Etrafını inceledikten sonra başını eğdi. Shinhae’nin boyu onun beline geliyordu ve kadın etrafı incelerken o kıpırdanıp duruyordu. Yabancı birinin evine gelmesi onu tuhaf hissettirmiş gibiydi. Tabii Jimin de garip hissediyordu.

“Mmm. Eksik bir şey var mı? Bir ihtiyacın var mı?”

Aklına gelen tek şey buydu. Shinhae başını sağa sola salladı.

“Unninin etrafa göz atmasında bir sakınca var mı?”

Şu ana kadar bir sıkıntı yok gibiydi ancak başka bir yerde bir sorun olabilirdi. Yabancı biri olarak evi izinsiz gezmesi kabalık olacağından Shinhae’den izin istedi.

Bu defa Shinhae başını yukarı aşağı salladı.

İzni alan Jimin hemen etrafı incelemeye koyuldu. Odalar, buzdolabı temizdi. Kaplara yemek konmuştu, böylece Shinhae ne zaman acıkırsa yemek yiyebilirdi. Battaniye ve çarşaflar yeni yıkanmıştı, deterjan kokusu burnuna geliyordu.

İncelemesi sırasında en küçük odadaki bir çalışma masasının üzerinde bir eskiz defteri buldu. Yanında renkli boya kalemleri duruyordu. Anlaşılan Shinhae resim çiziyordu; doğal olarak gözü resim defterine kaydı.  

Shinhae iki kişiyi çizmişti. Gülümseyen kısa saçlı bir erkekle kısa saçlı, küçük bir kız çocuğu vardı.

‘Ailesini mi çizmiş?’

Resimdekilerin Shinhae ve Sungyoon olduğu açıktı. Normalde çocuklar anne ve babalarını birlikte çizerlerdi ancak resimde anne yoktu, fakat resim tamamlanmamış değildi. Shinhae arka planı renklendirmişti ve yarısından çoğunu bitirmişti.

Annesi artık aileden değildi. Shinhae’nin resmi bunu açıkça gösteriyordu.

Jimin oturma odasına geldiğinde küçük kızın odada televizyon izlediğini gördü. Jimin’in geldiğini görünce Shinhae hemen koltuktan kalktı.

“Mmm! Bugün resim çizdin mi?”

“… Evet.”

Shinhae’nin ses tonu da yüzü gibi tatlıydı. Ancak bu tatlı görüntünün ardında acı ve yalnızlık vardı.

Jimin eski haline bakar gibi hissetti.

“… Unni bu gece burada uyusa sorun olur mu?”

Belki de bu yüzden beklenmedik şeyler söylüyordu.

Shinhae biraz şaşırmıştı. Jimin de şaşkındı. Tabii bir çocuk yabancıdan böyle bir soru gelmesine şaşıracaktı; nitekim yabancı birinin böyle bir teklifte bulunması kabalıktı.

“Seninle ilgileneceğime söz verirken bunu da söylemiştim.”

Hemen bir mazeret buldu. Shinhae kararsız görünüyordu ama sonunda kabul etti. Jimin’in bahanesi işe yaramıştı.

“Teşekkürler.”

Böyle söylemesine rağmen içten içe doğru şeyi yapıp yapmadığını merak ediyordu. Hiç başka kıyafeti yoktu, makyaj malzemesi ve hatta giyebileceği pijamaları bile yoktu. Başka şansı olmadığından sabah işe gitmeden önce erkenden evine uğramak zorundaydı.

Shinhae oturma odasına girdi.

“Hnngh!”

Shinhae tatlı bir ses çıkararak odadan bir battaniye çıkardı. Shinhae, tatlı elleriyle battaniyeyi aldı ve onu misafir odasının zeminine sermeye koyuldu.

“Bu ajumma’nın battaniyesi.”

Shinhae bunu söyledikten sonra karalama defteriyle boyalarını aldı.

“Oh tanrım! Bu battaniyeyi benim için mi getirdin?”

“Evet.”

Shinhae defteriyle boyalarını yemek masasının tepesine bırakırken yanıt verdi. Çocuk çok tatlı ve usluydu. Jimin onun yaralı olduğunu ve böyle şeylerin çocukları hızla olgunlaştırdığınıı biliyordu. Onun için üzüldü.

‘Neyse, her şeyden önce duş almalıyım.’

Jimin banyoyu kullanmak için Shinhae’den izin istedi.

Ardından kayda değer bir şey yaşanmadı. Shinhae ile Jimin, yeni tanıştıkları biriyle hemen kaynaşacak kişiler değillerdi.

Sessizlik devam etti. Shinhae sandalyeden ayaklarını sallayarak resmini boyarken Jimin çantasından bir kitap çıkardı. Kitabını okumak için yemek masasına oturdu.

Şak!

Dışarıda yeniden ışık çaktı.

Güm!

Şimşek ve gök gürültüsü neredeyse aynı anda geldiklerinden şimşek çok yakında çakmış olmalıydı; üstelik daha gürültülüydü.

‘Yeniden mi çakacak acaba?’

Buraya geldikten sonra yağmur durmamıştı. Ama şimşeklerin sıklığı azalmıştı. Anlaşılan fırtına yine başlıyordu.

Bir yıldırım daha geceyi aydınlattı.

“Oooh!..”

Jimin yanındaki kızın tuhaf bir ses çıkardığını duydu. Sanki çığlığını bastırmaya çalışmıştı. Jimin ona döndü.

Shinhae hafifçe kamburlaşmış, resmini boyamaya devam ediyordu ama bir tuhaflık var gibiydi. Bir dakika önceye kadar boyayı sürekli kullanırken şimdi durmak üzereydi.

Bir şimşek daha çaktı, peşinden gök gürültüsü geldi. Gök yarılacaktı sanki.

Jimin, Shinhae’nin irkildiğini fark etti, titriyordu.

Ardından omuzları sarsıldı. Burnunu çekmeye başlamıştı.

Beş yaşındaydı; fırtınadan korkunca annesinin kollarına sığınacak yaştaydı. Ancak Shinhae’nin böyle bir lüksü yoktu. Bu korkunç olayın bitmesini beklerken kendi kendine kıvrılmıştı.  

Jimin ayağa kalktı. Onda eski halini görüyordu. Jimin’in babası hep labirentlerdeydi ve pislik annesi babasından çok erken boşanmıştı. Neyse ki çevresinde kadın figürler vardı da ona annelik etmişlerdi. Onlar sayesinde çocukluğu katlanılabilir geçmişti.

Öte yandan Shinhae’de böyle bir şey yoktu.

Jimin elini sakince küçüğün omzuna koydu. Shinhe şaşkınlıkla ona döndü. Jimin, kızın ağlamaklı yüzüne baktı.

“Korktun mu?”

Jimin anaç bir yanı olmadığını biliyordu ama yumuşak bir ifade takınmak için elinden geleni yaptı. Chelsea bunu görseydi hemen kaçar, onun gerçek Jimin olmadığını söyler dururdu. Şu anki ifadesi gerçek halinden çok farklıydı.

Shinhae bir an tereddüt etse de başıyla onayladı.

Bir şimşek daha çaktı ve Shinhae yine yerinden zıpladı.

“Hepsi geçecek.”

Jimin ona sarıldı.

“Hepsi geçecek. Çünkü ajumma burada.”

Jimin en nefret ettiği kelimeyi kullandı. O kadar beklenmedik bir hareket yapmıştı ki Shinhae kaskatı oldu. Jimin, Shinhae’nin ne yapacağını bilemediğini fark etmişti ama bu yalnızca bir saniye sürdü.

Çat!

Bir şimşek daha çaktı ve Shinhae içgüdüsel bir şekilde Jimin’e yaklaştı.

Çocuğun sırtına hafifçe vuran Jimin kendi çocukluğunu düşündü. Tabii ki çocuğun hissettiği tüm korkuyu ortadan kaldıramazdı. Ama kızın korkusunu hafifletmişti. Shinhae, yanında güvenebileceği biri olduğunu anlamıştı. Bu gerçek, onu güvende hissettirdi.

Shinhae’nin titremeleri azaldı. Tabii ne zaman gök gürültüsü duysa yerinden sıçrıyordu ancak artık daha sakindi.

Jimin ona yaklaşık bir saat sarıldı ve hiç de rahatsız görünmüyordu, aksine yüzünde sevgi dolu bir tebessüm vardı.

Bir ara Jimin Shinhae’nin sakin nefes alış verişlerini duydu. Onu kucağından dikkatle uzaklaştırdığında gözyaşı izleriyle dolu gözlerinin kapandığını gördü. Çocuk uyuyakalmıştı. Jimin’in bluzu da bu esnada ıslanmıştı ama hiç umursamadı.

Jimin onu dikkatlice oturma odasına taşıyıp yatağına yatırdı. Üzerine bir battaniye serdi, saçlarını okşadı; yatakta dönen Shinhae uykusunda mırıldanırken Jimin gülümseyerek ayağa kalktı. Mutfağa bağlı olan oturma odasından çıkarken kapıyı sessizce kapattı.

‘Şimdi ne yapacağım?’

Saat o kadar geç değildi, henüz on olmuştu. Eve dönebilirdi ama tereddüt etti. Shinhae’nin yere serdiği battaniyeye baktı.

‘Fırtına da dinmiş değil.’

Shinhae gök gürültüsü sesine uyanabilir, yeniden ağlayabilirdi. Bu düşünce Jimin’i yere yönlendirdi.

‘Ona burada kalacağımı söyledim.’

Bunun bahane olması ya da yerinde bir gerekçe olması umurunda değildi. Eve dönme fikrinden vazgeçti. Shinhae’nin getirdiği battaniyeye sarındı. Sonunda, o da uykuya dalmıştı.

* * *

Bir rüya gördü. Babasının yakışıklı olmadığı, annesinin korkunç olmadığı zamanlardı. Büyük evlerinde herkesin kahkahalarla güldüğü dönemlerdi. Sabah olmuş, annesi onu sessizce uyandırıyor o da biraz daha uyumak istediğini söyleyerek homurdanıyordu. Sonra babası büyük bir kahkaha patlatıp onu kollarına alır, sakallarını yanaklarına sürtüp kaşındırınca ondan kaçmaya çalışırdı. Sonra uyanır, sıcak kahvaltısını ettikten sonra işe giden babasına veda ederdi.

Uzun sürmedi ama bu dönemler Shinhae’nin en mutlu zamanlarıydı. Fakat Shinhae bunun rüya olduğunu, bir daha yaşamayacağını biliyordu. Küçüktü ama bunun gerçek olduğunu biliyordu…

“Shinhae. Shinhae.”

Hala mı rüya görüyordu? Biri onu yine uyanması için sarsıyordu. Ses tonu nazik ve sıcaktı. Shinhae gözlerini ovalayarak kalktı ve farkında olmadan, “Anne?” diye seslendi.

Shinhae’nin bulanık görüşü düzeldi ve Jimin’in yüzünü gördü. Yüzünde garip bir ifade vardı.

“Mmm. Merhaba Shinhae.”

Tuhaf bir tebessümle mutfağı gösterdi.

“Kahvaltı etmek ister misin?”

Shinhae düşünmeden başıyla onayladı.