Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

32. Bölüm Bölüm 32

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Yemek masasında sıcak kahvaltı hazırdı. Shinhae haşlanmış pirinci, sıcak çorbayı ve çeşitli garnitürleri gördü. Jimin yardımcının önceden hazırladığı yemekleri çıkarıp ısıtmıştı. Yine de Shinhae, birinin ona yemek hazırlamasından hoşlandı. Hala çocuktu ve ilgiye açtı.

“Yemeğinin tadını çıkar.”

Jimin kızın önüne bir kaşık ve yemek çubuğu koydu. Shinhae başını enerjik bir şekilde iki yana sallayarak ağzına koca bir kaşık pilav atıp ağzını doldurmaya başladı. Bu başkalarına yaramazlık gibi gelebilirdi ancak Jimin’in gözünde hiç de öyle değildi. Hatta Shinhae’nin yemekten şikayet etmemesini takdire şayan buldu.

“Lezzetli mi?”

“Evet, çok lezzetli ajumma!”

‘Bana farklı bir şekilde seslenmesini sağlamalıyım…’

Dün Shinhae’yi rahatlatmaya çalıştığından ona ajumma diye seslenmesine izin vererek korkunç bir şey yapmıştı. Ama ne zaman ona ajumma dese kalbinde bir yara açılıyordu.

“Hey, Shinhae. Unnin, ajumma denecek kadar yaşlı değil. Bana unni diyebilir misin?”

Shinhae şaşkın şaşkın başını yana eğdi. Ağzının kenarına pirinç taneleri yapışmıştı.

“Babam Jimin ajummadan bahsederken ajumma demişti?”

‘Bu onun hatası!’

Tanıştıklarından beri ona ilk kez öfkeleniyordu. Shinhae ile konuşurken ajumma kelimesini kızın aklına o sokmuştu. Bir sonraki karşılaşmalarında onu azarlamayı aklına koydu.

“Mmm. Öyleyse unni diyebilirim. Unni.”

Bunu dedikten sonra pilavını kaşıklamaya devam etti. Ama Jimin yemeğine dokunmuyor, heykel gibi duruyordu. Sanki nadir görülecek bir hayvan görmüş gibi duruyordu.

‘Unni.’

Bu sözü daha önce de duymuştu. Kore’de her kadın unni ve noona kelimelerini çok sık duyardı ama bu çocuk ona daha biraz önceye dek ajjumma diyordu. Her nedense unni demesi onu çok etkilemişti.

“Yemeğini güzelce ye.”

Kendine geldikten sonra et garnitürünü Shinhae’ye uzattı. Shinhae hiç tereddüt etmeden onu aldı. Çocuklar için olan yemek çubuklarını kullanıyordu.

“Tüm bunları unni mi yaptı?”

Sonunda unniyi kullanıyordu. Jimin yine etkilenmişti. Başını sağa sola salladı.

“Hayır, hepsini dün ajumma yaptı.”

Jimin çok yönlü bir insan imajı çiziyordu. Aslında birçok alanda kabiliyetliydi ama yemek konusunda berbattı. Bir süredir tek başına yaşıyordu ama hiç kendine yemek pişirmemişti. Yemek dağıtım servisinden sipariş verir, marketten garnitür satın alırdı. Genelde sadece pilav yapardı. Onu da çoğunlukla mikrodalgada pişirilen şekilde yapardı.

“Gerçekten güzel, değil mi? Annenin yaptığı pilav gibi değildir ama…”

Jimin hemen sustu. Aklından çıkmıştı. Shinhae’nin annesinden bahsetmemeliydi. Gizlice durumu inceledi. Beklediği gibi, Shinhae’nin yüzü düşmüştü. Üzgün görünüyordu. Düşünceliydi ve yemeğini yavaş yemeye başlamıştı.

“Yapmazdı.”

“Ha?”

Jimin telaşa kapıldığından onun ne dediğini anlamadı. Jimin onu duyabilmek için birazcık öne eğildi.

“Annem ya garnitür satın alırdı ya da dışarıda yerdik. Yemek pişirmezdi.”

“… Öyle mi?”

Shinhae’nin annesi kızını bir kenara atabilen biriydi. Elbette onunla ilgilenmezdi.

‘Bu kısım bile aklımda kalmış.’

Shinhae’nin annesinin onun “biyolojik annesi”yle bu kadar benzemesi ürperticiydi. Suratını astı.

‘Belki de yemek yapmayı öğrenmeliyim.’

Jimin o kadınlarla aynı kategoriye konmak istemiyordu. Biraz bile olsa yemek yapma kabiliyetini geliştirmeye karar verdi.

Shinhae yemeğini bitirdikten sonra anaokuluna gitmesi gerektiğini söyledi. Yıkanmak için banyoya gitti. Shinhae bakım gerektiren bir çocuk değildi. Bu onun için bir hayatta kalma mekanizmasıydı sanki. Tabii Shinhae’nin tavırları için başkalarına hayatta kalma mekanizması demek biraz şaşalı ya da karmaşık gelebilirdi. Ancak Jimin Shinhae’nin hikayesini, nasıl zorluklar yaşadığını biliyordu. Onun tavırları ancak böyle ağır bir sözle tarif edilebilirdi.

Shinhae ile kaldıkça ona duyduğu üzüntü artıyordu. Onun ne durumda olduğunu bilmesine rağmen bunları yalnızca raporlardan öğrenmişti. Bizzat görmek bambaşka hissettiriyordu.

Shinhae yıkandıktan sonra kendi giysilerini giydi, sırt çantasını aldı. Yardımcı bunları onun için hazırlamış olmalıydı. Shinhae yalnızca sırt çantasını hazırladığı giysilerinin üzerine koymak zorundaydı. Jimin orada olmasaydı tüm bunları bu sessiz evde yapacak, tek başına çıkacaktı.

“Ne zaman çıkman gerekiyor?” diye sordu Jimin.

Hazırlığını bitiren Shinhae televizyonu açmıştı. Jimin onun izlediği programı tanıdı. Uzun soluklu bir çocuk programıydı ve o da büyürken izlemişti. Shinhae saate baktı.

“Mm. Kısa ve uzun çubuklar sekizi gösterince alarm çalıyor. Sonra evden çıkıyorum, otobüs geliyor.”

Anlaşılan Shinhae saatleri henüz öğrenmemişti. Uzun ve kısa çubuklar sekizin üzerinde olduğunda çıkıyorsa, saat 08.30’ta evden çıkıyor demekti. Hala on dakikaları vardı.

“Unni seninle gelsin mi?”

Jimin zaten çıkmaya hazırdı. Kalan yemekleri buzdolabına, bulaşıkları lavaboya bırakmıştı. Yardımcı daha sonra bulaşıkları yıkardı.

“Gerçekten mi?”

Küçük kız birden ayağa fırladı.

“Benimle otobüsü mü bekleyeceksin?”

“Otobüs?”

“Evet. Herkes otobüsü annesiyle bekliyor. Tek başına bekleyen bir ben varım.”

Shinhae hüzünlü görünüyordu. Tüm anneler, çocuklarını ellerinden tutup otobüse bindiriyor olmalıydı. Shinhae orada tek başına bekliyordu ve bu, onun kalbini acıtmaya yetip artıyordu.

“Evet, seninle bekleyeceğim.”

“Heyyo!”

Shinhae ellerini kaldırdı. Dün yüzüne düşen karanlık gölge kaybolmuştu. Enerjikti. Shinhae, odada heyecanla dolaştı durdu. Beş dakika vardı ama şimdiden sırt çantasını takmıştı. Normalde çocuk programını izlerdi ama şimdi onu ilgilendirmiyordu. Eline cep telefonunu aldı ve alarmın çalmasını heyecanla bekledi.

Daha dün tanışmalarına rağmen Jimin’le otobüs beklemeye gitmeyi dört gözle bekliyordu. Biraz tuhaftı ama Shinhae sevgiye ve ilgiye açtı. Jimin, fırtına sırasında onu teselli ederken bir anne gibi davranmıştı ve bu Shinhae’nin onun karşısında gardını indirmesine yetmişti. Elbette Sungyoon’un giderken Shinhae’ye Jimin’le ilgili anlattıkları da yardımcı olmuştu.

Biiip! Biip! Biip! Biip!

Alarm çalar çalmaz ayağa fırlayıp alarmı kapattı.

“Gidelim!”

Shinhae hemen kapıya koştu. Onun peşinden giden Jimin ister istemez tebessüm etti.

Okul otobüsü, apartmanın yanındaki dükkanın önüne gelecekti. Shinhae ile Jimin yan yana yürüdüler.

Önlerinde yürüyen bir anne kız vardı. Okul otobüsüne binmek için gidiyor gibiydiler. Anne kız el eleydi. Jimin, Shinhae’nin onlara gıptayla baktığını fark etti.

“Elimi tutmak ister misin?”

Jimin elini uzatınca Shinhae’nin resmen yüzü aydınlandı. Küçük, yumuşak, sıcak eli Jimin’in elini sıkıca kavradı.

Gidecekleri yere varmaları uzun sürmedi. Çoktan birçok anne ve çocuk orada bekliyordu. Hepsi de henüz gelen Jimin’le Shinhae’ye baktılar. Şaşırdıkları belliydi. Hep tek başına gelen suratsız çocuğun yanında şimdi çok güzel bir kadın vardı.

Shinhae gruba katıldı, dik duruyordu. Hala Jimin’in elini tutuyordu.

Ajummalar aralarında tartışırken Jimin’den gözlerini ayırmadılar. Ancak o aldırış etmedi.

“Shinhae!”

Shinhae’nin arkadaşı gibi görünen bir çocuk ona doğru koştu. Saçları örgülü, tatlı, tombul bir kız çocuğuydu. Çocuk Shinhae’nin elini tutan Jimin’e, sonra yeniden Shinhae’ye baktı.

“Bu kim?”

“O benim unni’m.”

Shinhae övünerek konuştu. Jimin de bundan memnundu. Şimdi kanıtlamıştı: “Unni” kelimesi Shinhae’nin sözlüğüne girmişti.

O esnada otobüs geldi. Sarı okul otobüsü bakkalın önünde durup yavaşça kapılarını açtı.

“Merhaba!”

Öğretmen gibi görünen bir kadın otobüsten indi. Ajummalar onu selamladılar ve çocuklarını ona teslim ettiler. Öğretmenin her çocuğun elini tutarak otobüse bindirmesi biraz zaman aldı.

“Merhaba!”

Shinhae öğretmeninin elini tutarken onu yüksek sesle selamladı.

“Merhaba Shinhae!”

Öğretmen Shinhae’yi otobüse bindirirken gözü Jimin’e takıldı.

“Oh, merhaba!”

“Merhaba.”

Öğretmen onu selamlayınca Jimin de başını eğdi.

“Shinhae bugün yalnız gelmedi mi?”

“Hayır! Unni’yle geldim.”

“Bu harika!”

Öğretmen Jimin’in kim olduğunu sormadı. Shinhae herkesin onları görmesini istercesine elini sallayarak otobüse bindi.

Çok geçmeden tüm öğrencileri alan otobüsün kapıları kapandı. Shinhae pencere kenarına oturup el sallamaya devam etti; Jimin de ona el sallıyordu.

Otobüs keskin bir egzoz sesiyle oradan ayrıldı. Jimin, Shinhae görüş alanından çıkana dek el sallamaya devam etti.

* * *

Şirkete normalden biraz daha geç geldi. Son yıllarda 08.40’ta ofisinde olur, 09.00’da işe koyulurdu. Öğle arasından başka ara vermez, akşam beşe kadar durmadan çalışırdı. Yapacak çok iyi olmadığında bile ofiste kalırdı. Yapacak işi olmadığı günler, işi olduğu günlerden fazlaydı. Ama hiç izin günü kullanmazdı. Hedefi için çalışan sessiz bir robottu sanki. İşe geç kalması anormal bir durumdu.

Yine de pişman değildi. Hatta işe gelince kendini iyi hissetti. Birkaç senedir özlediği bir hissiyattı bu. Her halükarda şu an yetiştirmesi gereken acil bir işi yoktu ve kendisi de şirketin başkanıydı. Çalışanı yoktu; kimse bir şey diyemezdi.

Yine de yeniden geç kalması ihtimaline karşılık bir beklenmedik durum planı hazırlıyordu. Şirketin önüne geldi.

Yüzü asıldı.

Biri şirketin ön kapısında bekliyordu. Kapıyı açmaya çalışan kişi sinirli görünüyordu. Tabii kapı kilitli olduğundan açılmazdı. Kapıyı yeniden açmaya çalışırken homurdandı.

“Ne yapıyorsun sen?!”

Jimin’in ses tonu sertti, öfkelenmişti. Hep aklı başında ve serinkanlıydı ve onu bu kadar öfkeli görmek nadirdi.

Kadın Jimin’i duyunca başını çevirdi.

Orta yaşlı bir kadındı ama sinirli olduğundan yüzündeki kırışıklıklar derinleşmişti. Fena görünmüyordu. Gençken güzel olduğu belliydi ancak gözleri yukarıya eğimliydi ve bu onu huysuz gösteriyordu.

Üstünde lüks markaların ürünleri vardı. Kolyeleri, yüzükleri, küpeleri, çantaları, giysileri ve gözlükleri pahalıydı. Ama asil değil, ucuz bir havası vardı.

Jimin’i görünce rahatladı.

“Ne? Sen işe başlamadan önce mi geldim? İçeridesin, kapıyı açmıyorsun sanıyordum.”

Kadın tuhaf bir şekilde kapı kulpunu bıraktı ama Jimin’in siniri azalmadı.

“Bir kez daha soruyorum. Neden buradasın?”

“Öff. Annen seni iş yerinde ziyarete geldi, niye olay çıkarıyorsun?”

Jimin’e saçmalıyorsun der gibi elini salladı.

Ama söyledikleri Jimin için kabul edilemezdi.

“Sana yüz kere söyledim. Unutmuş gibisin, o yüzden yine söylüyorum.”

Jimin sözlerini hırlarcasına sarf ederken nefesi kesildi:

“Senin gibi bir kadına anne demem!”