Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

35. Bölüm Bölüm 35

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Chelsea araştırma merkezinden dışarı çıkmayalı epey olmuştu. Normalde ya odasına kapanırdı ya da laboratuvarına. Dışarı çıkması anormal bir şeydi.

Kollarında büyük bir kağıt çantayla şehirde yavaşça yürüyordu. Etrafına baktı. Beklediği gibi şehir çok kalabalıktı. Burayı bilmeyen biri bu manzarayı görse buranın Ay’da bir şehir olduğuna inanmazdı.

Mağazalarda harika giysiler sergileniyordu ve lezzetli yemek kokuları burnunu gıdıklıyordu.

‘Bu yüzden araştırma tesisinden ayrılmaktan nefret ediyorum.’

İçten içe söylendi.

İlk olarak doğrudan BM’ye bağlı yönetilen uluslararası bir araştırma merkezine genç yaşta çalışmak için seçilen yetenekli bir kadındı. Maaşı, diğer ofis çalışanlarını kıskandıracak kadar yüksekti.

Sorun, Armstrong şehrinin çılgınca fiyatlara sahip oluşuydu. Chelsea alışveriş yapmaktan hoşlanırdı, bu yüzden burada yaşamak ona zor geliyordu. Mecburen bir bifteğin tadını çıkarmak için Ay’a arada sırada gelen zengin arkadaşına yapışıyordu.

Yanından iki kolunda orospularla yürüyen bir Bağlayıcı geçti. Chelsea o kadınlara biraz imrenerek baktı. Para karşılığında seks yapmalarını değil, hayat tarzlarını ve giysilerini kıskanmıştı.

Chelsea sadece yıpranmış giysiler giymekten, eski moda gözlükler takmaktan ve dağınık saçlarından hoşlanmıyordu. Dünyadayken şık giysiler giymeyi ve makyaj yapmayı severdi. Ancak Ay’da bunu yapması imkansızdı. Güzel giysiler ve makyaj malzemeleri burada pahalıydı ve onları Dünya’dan da getiremiyordu çünkü biletin fiyatı yanına aldığı bagajla artıyordu. Araştırmacıların uymak zorunda olduğu bir ağırlık sınırı vardı, bu nedenle lüks malları taşımak onun için mümkün değildi. Süslenemediği için de kendini dış dünyadan tamamen çekerek araştırmalarına odaklandı.

Fahişeler ise bambaşka bir hikayeydi. Nasıl göründükleri onların silahı olduğundan pahalı da olsa görünüşlerine dikkat etmeleri gerekiyordu. Bununla da sınırlı değildi. Ciltlerini ve vücutlarını korumak için çok para harcamaları lazımdı. Elbette bu da, onlardan hizmet almanın çok pahalı olduğu anlamına geliyordu. Ancak Armstrong şehri, ay taşlarının toplandığı tek merkezdi. Şehir pahalı hizmetlere para harcayabilecek insanlarla kaynıyordu. Nitekim erkeklerin ay taşı toplamak için canını tehlikeye atması onları bu kadınları aramaya daha çok yönlendiriyordu. Bu yüzden fahişelerin programları hep doluydu. Yanından geçen adamın kollarındaki fahişeler de çok pahalıydı.

Chelsea iç geçirdi.

Dışarı çıkmaktan hoşlanmamasının bir sebebi daha vardı. Daha da kötüsü, o neden şimdi yolunu kesiyordu.

“Oh? Ne oldu hanımefendi? Gerçekten çok güzelsiniz.”

Yapışkan bir ses duydu. Resmen boyun derisi karıncalandı. Önündeki kişiye bakarak iç çekti.

Sulu sulu gülen adam yolunu kapatmıştı.

Epey genç biriydi. Aslında genç göründüğünü söylemek daha doğruydu, gerçekten genç ya da orta yaşlı veya hatta çok yaşlı olabilirdi. Tüm Bağlayıcılar yirmili yaşlarda görünüyorlardı. Bağlayıcıların yaşlarını tahmin etmek kolay değildi.

Gösterişçi bir hali vardı. sıradan giysiler içindeydi ama bir sürü yüzük, küpe ve bilezik takmıştı. Ama hepsi göstermelik değildi.

Cihazları gördü. Görebildiği kadarıyla dört Cihazı ve toplamda on Mücevher’i vardı. üstelik Mücevherler beyaz bir ışıkla parıldıyordu.

Anlaşılan Özel Labirentlerde baskın yapanlar arasında bile üst derecelerdeydi.

Ancak varlığı Chelsea’yi rahatsız etmişti.

“Bağlayıcı değilsin. Araştırmacı mısın yoksa? Ha ha. Harika! Bir içki içmek ister misin? Lezzetli bir şeyler ısmarlarım. Araştırmacı maaşıyla doğru düzgün yemek yemiyorsundur.”

Adamın gözünde Chelsea, kendini para için satacak bir fahişe gibiydi. Bu sözleri duyunca sinirden köpürdü, onu duymazdan geldi. Yana çekilerek yürümeye devam etti.

“Hey, hey, zoru mu oynuyorsun? Çok tatlı.”

Kaba adam onun peşinden gitti. Çaktırmadan elini kadının omzuna koydu. Chelsea adamın eline vurmaya çalıştı. Çok güç kullanmasına rağmen adamın eli hafifçe kıpırdandı. Hatta kendi eli acımıştı.

‘Lanet olasıca Bağlayıcı vücudu!’

Sonunda omzunu kaydırarak ondan uzaklaştı.

Açık açık ondan hoşlanmadığını göstermesine rağmen adam yılmıyordu. Chelsea afallamıştı. Daha önce hiç bu kadar ısrarcı birine rastlamamıştı.

“Ha? O da ne?”

Adam Chelsea’nin elinde tuttuğu poşete baktı.

“Bunlar da ne be? Fırınlanmış patates mi?”

Adam manyak gibi gülmeye başladı.

“Hahaha! Bunlar ne? Bunları mı yiyorsun? Araştırmacıların Ay’da çok fakir yaşamlar sürdüklerini duymuştum, hiç de abartılı değilmiş!”

Chelsea’nin bakışları buz gibi oldu. Adamın sözleri onu utandırmamıştı. Bu aptal, onların yiyecekleriyle dalga geçiyordu ama birlikte çalıştıkları araştırmacılar, Ay’a ve labirentlere dair yeni bilgiler öğrenmek için çok sıkı çalışıyorlardı. Chelsea işiyle gurur duyuyordu. Adamın onun mesleğiyle ilgili fikirleri çok sığdı. Araştırmacıların hayatları o kadar kötü değildi, uluslararası, prestijli bir araştırma merkezinde çalışıyorlardı ve araştırmacılarının serseriler gibi yaşamasına izin vermezlerdi. Patatesler onun öğününün bir parçasıydı ve yemeyi o seçmişti.

“Harcamalarıma gülmen bittiyse yolumdan çekil artık.”

Chelsea bunu derken çenesini yukarı kaldırdı. Böylesi bir adamın onu hor görmesini kabul etmiyordu.

“Sana güzel yiyecekler ısmarlarım, benimle gel.”

“Teklifini reddediyorum. Çok paran varsa git bir fahişe ayarla. Ben meşgulüm, işim var.”

Chelsea bir kez daha adamın yanından geçmeye çalıştı.

Adam, Chelsea’nin bileğini tuttu. Öfkeyle kaşlarını kaldırmıştı.

“Ne yapıyorsun?”

Chelsea ona çıkıştı. Adamın ifadesi de pek iyi değildi, sinirden yüzü buruşmuştu.

“Sana nazik davrandım diye bana salak gibi davranabileceğini sanıyorsun.”

Adam küplere binmişti, bağırıyordu. Chelsea’yi zorlayarak istediğini yaptırmaya çalışır gibiydi.

‘Ah ah. Gerçekten…’

Adamın istediğinin aksine Chelsea korkmadı. Sadece rahatsız oluyordu. Ceketinden bir suç önleme zili çıkardı.

“Şimdi beni rahat bırakmazsan polis çağırırım. Siktir git.”

Ay’da polis vardı ama adam polis lafını duyunca homurdandı.

“Polis mi? Silahlı adamlardan korktuğumu mu sanıyorsun?”

‘İşte bu yüzden güç sarhoşu olan Bağlayıcılardan nefret ediyorum.’

Bağlayıcılar Ay’da büyük bir güç sahibiydi. Bazıları için silah, bir fişek kadar zararsız olabilirdi. Yine de polisler yalnızca silah kullanmıyordu. Suçluları yakalamak için başka araçları olmasa, burası kanunsuz bir şehre dönüşürdü.  

“Polisleri küçümsüyor musun? Ay’da kalmak istiyorsan bunu yapabilirsin ama hiç Dünya’ya dönmeyi düşünmüyor musun?”

Sonunda adam irkildi. Gücünü umursamadan kullanıyordu çünkü girdiği labirentler ona bolca büyü enerjisi sağlıyordu. Üstelik büyü enerjisi kaynağı Ay’da olduğu için daha boldu fakat Dünya’da, sıradan bir insandan yalnızca biraz daha güçlü olurdu.

“Hayatın boyunca Ay’da yaşamayı cesaretin varsa polisi umursamasan da olur. Olaylara karışmaya devam edebilir, güç sarhoşluğu içinde dilediğini yapabilirsin. Ama şirketin ve Ay şehri yakalanman için başına ödül koyar. Bunu yaşamayı gerçekten istiyor musun?”

Chelsea’yi bileğinden tutan kaba eli gevşedi.

Ay’da ömür boyu kalmak istemiyordu. Ayrıca başına ödül konması, ölüm cezası anlamına geliyordu. Ay şehri şirketlere ve ülkelere birçok teşvik sağlayarak huzuru koruyordu. Daha doğrusu Ay şehrine yatırım yapan ülkeler teşvik veriyordu. İster para isterse farklı bir kazanç için olsun, bir suçluyu yakalamak ve teslim etmek çok kazançlıydı.

Üstelik Bağlayıcılar Ay şehrine değer veriyorlardı. Rahat olabildikleri tek yer burasıydı. Bu yüzden sokaklarda hırgür eden insanlar görmekten hoşlanmıyorlardı. Bu özellikle de üst seviye Bağlayıcılar için geçerliydi. Ay şehrinde rahat bir yaşam sürebiliyorlardı.

“Seni öldürebilirler. Ama yakalanırsan uzunca bir süre Ay’a gelemezsin.”

Bu kritik bir hamleydi. Bir Bağlayıcı olarak Ay’da hissedilen çekişten kurtulmak için belli bir süre Ay’da yaşamaları gerekiyordu. Suçlu olarak Dünya’ya geri gönderilirse hapiste yatmak zorundaydı. Uzun süre Ay’a gelemezse ne olurdu? Böylesi bir olasılığı düşünmek bile istemedi.

“Hala böyle davranmakta kararlı mısın?”

Chelsea suç önleme zilini salladı. Adam yine öfkelendi ancak Chelsea’nin az önceki sözlerini düşünerek öfkesini bastırdı. Hatırlatmaya ihtiyacı yoktu. Etraftaki insanlar ona dik dik bakmaya başlamışlardı, özellikle de Bağlayıcılar. Bu da kararında etkili oldu.

‘Sıçayım!’

Hışımla Chelsea’nin kolunu bıraktı.

“Sıçayım! Siktir git! Belaya çattık!”

Hala bir parça gururunu korumaya çalışır gibiydi. Chelsea’nin ayağının yanına tükürüp arkasını döndü.

“Belaya mı çattın? Onu ben söylemeliydim.”

Chelsea sinirli mizacıyla bilinen biriydi. Adamın arkasından dalga geçer gibi konuştu. Anlaşılan adam onun ne dediğini duymuştu; dönüp ona dik dik baktı fakat Chelsea gözünü bile kırpmadı. Yalnızca arkasını döndü ve yoluna gitti. Adam bir süre daha onu izledi. Ancak bunu yapmak ona bir şey kazandırmadı. Nitekim kaybetmeyi hazmedemeyen biri gibi görünüyordu. Chelsea’den zıt yöne yürürken küfürler saçmaya devam etti.

“Pislik!”

Uzun zamandır dışarı çıkmıyordu ve çıkınca da olabilecek en kötü şeyi yaşamıştı. Yürürken söylenmeye devam etti. Bugün uyuyup, laboratuvarında rahatlayabilirdi. Bu çok büyük bir haksızlıktı ama Sungyoon’a sinirlenmeden edemedi. Şehre çıkmasının sebebi oydu. Ama kendini sakinleştirmek için elinden geleni yaptı. Sinirini Sungyoon’dan çıkarmak ona bir şey kazandırmazdı.

Burnundan soluyarak hızlı hızlı yürüdü. Çok geçmeden bir binanın önüne geldi. Binanın önünde Kore bayrağı dalgalanıyordu. Burası, Koreli Bağlayıcılar için destek merkeziydi. İçeri giren çıkanlar Chelsea’yi tuhaf bakışlarla incelediler. Yabancı olduğu, Koreli olmadığı belliydi. Pek bakımlı da görünmediğinden herkes ona dik dik bakıyordu.

Destek merkezine girince doğrudan resepsiyona yürüdü.

“Uh, sizi buraya hangi rüzgar attı?”

Birden çıkagelmişti ve yabancı olduğu da belliydi, bu yüzden resepsiyonist afallayarak onunla İngilizce konuştu. Neyse ki Ay’daki destek merkezine sadece seçkinler gönderildiği için tüm çalışanlar İngilizceyi akıcı konuşabiliyordu.

Chelsea, Jimin sayesinde biraz Korece biliyordu ama ana dilini kullanmayı tercih etti.

“Bay Woo Sungyoon burada mı?”

“Bay Woo Sungyoon?”

“Evet. Buradaysa onu görmek istiyorum.”

“Lütfen bekleyin.”

Resepsiyonist önündeki bilgisayarda bir şeyler yazdı.

“Şu anda odasında.”

‘Oraya oda denir mi gerçekten?’

Chelsea, kendi ülkesinin destek merkezinin sağladığı pansiyonu görmüştü. Odaların nasıl olduğunu bildiği için ister istemez güldü. Tüm destek merkezleri aynı şekilde çalışıyordu. Odalar uzay gemilerindeki hibernasyon kabinlerini andırıyordu. Uzay Operası filminde de böyle bir şey vardı ve ona kalırsa, bunlara oda denemezdi.

Fakat bu önemli değildi.

“Harika. Onunla görüşebilir miyim?”

“İletişime geçerim. Ona kimin aradığını söyleyeyim?”

“Lütfen Hahng Jimin’in bir arkadaşı olduğumu söyleyin. Chelsea Strobe.”

Resepsiyonist başıyla onaylayıp bilgisayarın yanındaki telefonu aldı.