Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

36. Bölüm Bölüm 36

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

‘Siktir! Hala acıyor…’

Sungyoon İğneli Kirpi’nin dikeninin deldiği koluna masaj yaparken suratını buruşturdu. Diken Kuduz Köpek’in dişlerine ve Pençe Kedi’nin pençelerine kıyasla çok daha zayıftı. Bu nedenle hasara direnmeyi seçti. Yine de bu gerçek bir canavarın saldırısıydı ve küçük bir sıyrık gibi boş veremezdi. Nitekim İğneli Kirpi’nin dikeni etine beş santim derinliğinde saplanmıştı.

‘Neyse ki kemiğe isabet etmedi.’

Eti sanki alev almış gibiydi ancak kemiğinde ağrı hissetmiyordu. Bu yüzden dikenin kemiğine isabet etmediğini düşündü. Tabii bu düşünceyi destekleyecek bir kanıtı yoktu; doktor muayenesine gitmemişti.

Bağlayıcıların yaralarının hızla iyileştiği söylenirdi ve bu iddia doğru görünüyordu. Yaranın küçüldüğü aşikardı ve acısı azalmıştı. Böyle giderse yarına bir sorunu kalmayacaktı. Tabii o böyle hissediyordu, bunun da bir kanıtı yoktu.

Odası tavuk kümesi gibiydi. Kollarını iki yana açarak sert zemine uzandı. Bir şeyler bulmak için elini gezdirdi ve çok geçmeden sert bir şeyi yakaladı. Onu göz hizasına getirdi.

‘Bunu bulduğum için kendimi şanslı saymalı mıyım?’

Her yandan gelen saldırılara zar zor göğüs germişti. Kabus gibiydi ama sonucunda, üç ay taşından daha değerli bir şey kazanmıştı.

Sungyoon onu çevirerek incelemeye başladı.

Bu bir kolyeydi. Zinciri inceydi ve uzun bir çerçevesi vardı. Sıradan bir kolye olarak pek değerli değildi ancak çerçevede, Mücevherlerin takılabileceği yuvalar vardı. Mücevher takıldığı takdirde kolye parlayacaktı ama şu anda Mücevherler yoktu, yalnızca boş delikler bulunuyordu. Daha doğrusu delik bir yıldız şeklindeydi ve ortada da yan yana iki delik vardı.

Bu bir Cihaz’dı. Belki, birden çok canavara dayanmanın karşılığıydı. Pençe Kedi bu dünyayı terk ederken işe yarar bir şeyi geride bırakmıştı.

‘Şekli yıldız gibi. Yıldız şeklindeki bir Mücevher’in kişinin fiziksel kabiliyetlerini artırdığı söylenmemiş miydi?’

Sungyoon dudağını yaladı. Fiziksel kabiliyetlerini artırabilecek Mücevherler ona çok faydalı olurdu. Ama ölüm kalım mücadelesi vereli çok olmamıştı, bir yanı daha büyük ve daha sağlam bir kalkan istiyordu. Kolları ve bacakları için zırhlar istiyordu. Ancak kalkan çağırdığı Mücevher haç şeklindeyken zırh çağırdığı Mücevher X şeklindeydi. Kolyedeki iki delik ise yıldıza benziyordu.

‘Üstelik her iki yuva da Mor derece.’

Çerçevede bulunan yuvalar gökkuşağının son rengindeydi. Esasında, sahip olduğu bilezik Cihaz’a benziyordu.  Yalnızca en düşük seviyeli Mücevherleri yerleştirebilirdi. Mor Mücevher kullanmak zorundaydı. Onu kullanarak daha üst dereceli bir Mücevher’i aktifleştirebilirdi ancak bu tek seferlik bir hamle olurdu.

Sungyoon duygularını kontrol altına aldı.

‘Acele etmeyeceğim.’

En başından beri mükemmeli arzulamıyordu ama hayati tehlike altındaydı. Bu nedenle kendini koruyacak yollar bulmak için biraz acele ediyordu. Yine de bu, ay taşları dışındaki ilk büyük ödülüydü. Cihaz’a uyabilecek Mücevherler de bulabilirse daha çok güçlenebilirdi.

‘Büyük Labirent’e bir adım daha yaklaştım. Bu açıdan düşüneceğim.’

Çok küçük de olsa bir adım atmıştı. Bu, yerinde saymaktan çok daha iyiydi.

‘Öyleyse bir sonraki görev uygun Mücevher bulmak mı?’

Cihaz’ı kazanmak için çok zorlu şeylerden geçmişti. Muhtemelen Mücevherleri elde etmek için de benzer şeyler yaşamak zorundaydı.

Sungyoon onu yanına bıraktı ve yaralı olmayan kolunu başının altına yastık yaptı.

O anda…

Biiiiiiip! Biiiiiiiip! Biiiiiip! Biiiiiiiiip!

Yanında çalan telefonu işitti. İstifini bozmadan başını çevirip baktı. Odası tabut gibiydi ve telefon duvara monte edilmişti. Dahili telefon direkt destek merkezinin resepsiyonuna bağlıydı. Sungyoon ahizeyi kulağına yerleştirdi.

“Merhaba.”

“Dinlenirken sizi böldüğüm için üzgünüm, Bay Woo Sungyoon.”

Tanıdık bir sesti. Ona her gün vitamin ve su veren resepsiyonist arıyordu.

“Mesele nedir?”

“Sizinle görüşmek isteyen biri var.”

Sungyoon şaşkın şaşkın başını yana doğru eğdi. Ay’da yakın olduğu kimse yoktu. Dünya’yı düşünecek olsa bile, orada da onu ziyaret edecek kimsesi yoktu. Bir yanlışlık olup olmadığını düşündü; belki başkanın Ay’a geri dönmesi gerekmişti. Meraklandı. Onu görmeye kimin geldiğini sordu.

“Kim?”

“İsmi Chelsa Strobe. Bayan Hahn Jimin’in arkadaşı olduğunu söylüyor.”

‘O mu?’

Sungyoon sonunda Ay’da aslında birini tanıdığını hatırladı.

‘Ama niye ki?’

Sungyoon, başkan Jimin aracılığıyla Chelsea ile tanışmıştı. Aslında birbirlerine yabancı olmaya bir adım uzaklardı. Son görüşmelerinde birbirleriyle gönülsüz konuşmuşlardı. Üstelik o güzel bir kadındı. Jimin gibi değildi ama insana başını çevirtip baktıracak kadar güzeldi. Esasında, kaçınmak istediği insan tipiydi, bu nedenle onunla görüşmeyi pek istemiyordu.

Fakat görüşmeyi reddedecek değildi.

‘O başkanın arkadaşı.’

Mutsuz olmuştu ama bu duyguyu bastırmayı seçti.

“Anladım. Lütfen oraya geldiğimi söyleyin.”

“Peki efendim.”

Sungyoon başka birr şey diyemeden resepsiyonist telefonu kapattı. Sungyoon telefonu yerine koyduktan sonra odasının kapısını açtı; hareketleri tuhaf bir şekilde ağırdı.

* * *

“Yeniden görüştük.”

Chelsea Strobe’yle görüşeli birkaç gün geçmişti. Fark ettiği ilk şey hala o zamanki gibi canlı ve neşeli olmasıydı.

“Evet. Doğru.”

Sungyoon onu selamladı ama hala sıkıntılı bir hali vardı.

“Seni buraya hangi rüzgar attı?”

Sungyoon lafı hiç uzatmadan sordu.

Chelsea bunu önceden de düşünmüştü ama bu adam gerçekten tanıştığı diğer erkeklerden farklıydı. Sungyoon resmen onu hoş karşılamıyordu.

‘Uff. Biraz daha sabredeceğim.’

Chelsea de pek memnun değildi. Sungyoon ona diğer erkekler gibi asılmadığı için ona karşı olumluydu ama bu iyi hislerin pek ağırlığı olduğu söylenemezdi. Kim resmen açık açık ondan kaçan biriyle arkadaş olmak isterdi?

Chelsea olumsuz duygularını bastırdı çünkü Sungyoon’un nasıl biri olduğunu öğrenmesi gerekiyordu.

‘O da eskiden Jimin’i kullanmaya çalışan o piçler gibiyse hiçbir şey yapmadan durmam.’

Zamanı geldiğinde kıçına tekmeyi basacaktı. Hislerini ayağıyla gösterecekti.

Ancak henüz o günler gelmemişti.

“Nasılsın diye bakmaya geldim. Jimin seni kontrol etmemi istedi.”

“Öyle mi?”

Sungyoon sadece bunu söyledi. Boş gözlerle bakıyordu. Chelsea Sungyoon’dan daha çok rahatsız olmaya başlamıştı.

‘Bana asılan erkeklerden nefret ediyorum ama en kötüsü de iş birliğine açık olmayan erkekler!’

Bugün tuhaf geçiyordu. Tamamen farklı iki kişiyle karşılaşmıştı. Sungyoon, ona asılmaya çalışan adamın tam tersi kişilikteydi ve ikisi de sinirine dokunuyordu.

Chelsea yine kendini tuttu.

‘Jimin, bir sonraki görüşmemizde bana bir biftekten fazlasını vermek zorundasın.’

Arkadaşına borçlu olduğu için bu maskaralığı yaşıyordu.

Ayrıca şu anda burada olduğu için gurur duyuyordu. Dik kafalı olmanın işe yaramaz olduğunu biliyordu ama karakteri caymasına izin vermezdi.

‘Belki böyle davranarak benden kurtulmaya çalışıyor. Beni aradan çıkardıktan sonra Jimin’den faydalanmaya çalışabilir.’

Kendini ikna etmek için bu mantıklı gerekçeyi kullandı. Sungyoon’un karşısında sağlam durdu.

“Nasılsın?”

“İyiyim. Her şeye alışıyorum.”

Kolundaki yaradan söz etmedi. Derin bir yara değildi ve daha demin görüştüğü birine bundan bahsetmek istemiyordu. Başkanın arkadaşı olması önemli değildi.

“Rahatladım. Biraz zamanın var mı? Seninle konuşmak istiyorum.”

Aslında odasına gidip dinlenmek istiyordu. Yaralanmıştı ve bugün olağanüstü bir savaş deneyimi yaşamıştı. Ancak Jimin, Chelsea’den onu kontrol etmesini istemişti. Jimin’in Chelsea’den onun durumunu duyma olasılığı yüksekti.

Reddedemezdi.

Jimin’e güvenmiyordu ama borçluydu. Ona karşı görevini çalışkanlıkla yerine getirmeliydi. Kızını incitmediği sürece isteneni yapardı. Jimin ona ihanet etmedikçe en iyisini yapacaktı.

“… Olur.”

Sungyoon gönülsüzce başını salladı.

“Harika. Biraz yürüyelim mi? Burada konuşmak biraz tuhaf kaçar.”

Chelsea konuşurken etrafına bakındı. Destek merkezine çok sayıda kişi girip çıkıyordu ve birçok insan onları merakla izliyordu.

Chelsea önden çıktı.

“Yakınlarda bir park var. Oraya gidelim.”

Sungyoon onu sessizce takip etti.

Yakınlarda bir park olduğunu bilmiyordu. Son zamanlarda hayatı basitti: Uyanıyor, labirentte ava çıkıyor ve odasına gidip uyuyordu.

Chelsea’nin de dediği gibi, biraz yürüdükten sonra karşılarına büyük bir park çıktı. Parkta bir sürü bank bulunuyordu. Ayrıca soda, kahve ve tatlı satan bir dükkan vardı. Elbette ikisi de oraya bakmadı bile çünkü yiyecek fiyatını kontrol etmekten korkuyorlardı.

Bir banka oturdular.

“Bunu al.”

Chelsea ona taşıdığı kağıt torbayı verdi. İçinde fırında patates vardı.

“Muhtemelen Jimin’le yediğimiz biftekten beri sadece vitaminlerle geçiniyorsun. Bunu yemelisin. Bağlayıcıların kalori harcamasına gerek yok, ama bu yemek yemeyi sevmedikleri anlamına gelmiyor. İnsan en çok bir şeyler yerken mutlu hisseder.”

Torba Sungyoon’un elinde hışırdadı. İçindeki patateslere baktı. Soğuk ve sertlerdi. Dünya’da sıradan bir yiyecekti ancak Armstrong’ta bu patatesler bile son derece pahalıydı.

Aç değildi ancak bir şey yemeyeli uzun zaman olmuştu. Bu basit yemek bile ağzını sulandırmaya yetti.

“Lütfen istediğin gibi ye. Araştırma tesisi asgari miktarda yiyecek verse de bunu sana verebilirim, sorun yok. Ayrıca artık patates yemekten gına geldi.”

Chelsea onun kendini kötü hissetmesini istemiyordu. Ancak söylediklerinde gerçeklik payı da vardı. Gerçekten patates yemekten bıkmıştı. Ona getirmesinin bir nedeni de buydu.

Sungyoon elindeki patateslere baktı. Onları yemekte tereddüt ettiği barizdi.

“Eğer gerçekten bu yüzden kötü hissediyorsan bunu bana anlatacağın hikayenin karşılığı olarak düşünebilirsin.”

Sungyoon bir an sessizce düşündükten sonra başıyla onayladı. Patatesten bir ısırık aldı. Patates soğuktu ancak Dünya’da yediği herhangi bir yemek kadar lezzetliydi. Yemek tanrılar tarafından gönderilmişçesine dikkatle çiğnedi.

Chelsea de onu izliyordu. Sungyoon neredeyse mutlu görünüyordu. Anlaşılan patates ona lezzetli gelmişti. Chelsea ise kendini mutlu hissetti. Birdenbire aklına biraz önce ona asılan Bağlayıcı geldi. Patatese ucuz, kalitesiz bir yiyecek demişti. Böyle yemekler yemek zorunda kalan araştırmacılarla alay etmişti.

“Lezzetli mi?”

Bu soruyu duyunca Sungyoon kendine geldi ve sadece başıyla onaylamakla yetindi.  

“Labirentleri keşfettikçe yaşam şartların gelişecek. Sonra, bunlar ucuz yiyecekler diyip alay edeceksindir.”

Sungyoon’un da o Bağlayıcı’yla aynı seviyede olacağını düşündü. Bu yüzden biraz dalga geçer gibi konuştu. Ancak bunları söyledikten sonra şaşırdı.

‘Sinirimi ondan çıkarıyormuşum gibi oldu.’

Bugün yaşadıklarının sinirini ondan çıkarmamaya karar vermişti, yine de ağzından bu lafları kaçırdı. Sungyoon bir an yemek yemeyi kesip ona baktı. Chelsea hemen özür dilemeye çalıştıysa da Sungyoon ondan önce davranıp söze girdi:

“Gelecek neler getirir bilmiyorum ama en azından şu anda bence en lezzetli yemek bu.”

Ardından Sungyoon kalan patatesleri de mideye indirdi.

Chelsea bir şey diyemedi. Doğrusu hazırlıksız yakalanmıştı. Sungyoon’un böyle şeyler söyleyeceğini beklemiyordu.

‘En azından son ikisi gibi değil.’

Birden aklına Jimin’in gitmeden söyledikleri geldi. Yeniden Sungyoon’a baktı. Sungyoon ise yemeğini biraz uzatabilmek için kalan patatesleri parçalara ayırıyordu.

Chelsea tüm kuşkularından arınmış değildi. Sungyoon’un demin söyledikleri onu kandırmak için olabilirdi.

Ancak…

‘Sanırım Jimin haklı.’

Chelsea, Sungyoon’a karşı gardını biraz indirdi.