Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

41. Bölüm Bölüm 41

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

“Uyan Shinhae. Eve gitmeliyiz.”

Sungyoon Shinhae’yi sarstı. Ama Shinhae hafifçe homurdanmakla yetindi, gözlerini açmadı. Babası onu sarsmaya devam edince onun koluna vurdu. Sungyoon kızının kalkmak istemediğini anlıyordu. Elden bir şey gelmiyor, der gibi kafasını iki yana salladı ve Shinhae’yi kucağına aldı. Shinhae annesine yapışan bebek koala gibi görünüyordu.

Shinhae kucağındayken bagajını aldı. Sürücü koltuğuna yürüdü, cam tamamen açık olduğundan Jimin’i görebiliyordu.

“Teşekkürler, başkan.”

“Bir şey değil.”

Jimin açık camdan konuştu:

“Bir hafta kadar iyice dinlenmelisiniz. Shinhae’yle biraz gezip tozun. Sonra sizi ararım.”

“Anladım.”

Sungyoon bu kısa yanıtı verdikten sonra Jimin camı kapamaya çalıştı. İşi bitmişti. Ancak bir ses onu veda etmekten alıkoydu.

“Nereye gidiyorsun unni?”

Shinhae’nin kafası Sungyoon’un göğsündeydi, hafifçe başını çevirdi. Hala yarı uykulu görünüyordu, gözleri hafif kapalıydı ve sesi de uykulu geliyordu. Ama Jimin’e baktığı belliydi.

“Unni artık eve gitmek zorunda.”

Jimin yumuşak bir sesle cevap verdi.

“Sen de burada kal.”

Shinhae bir elini ona uzattı ancak Jimin kafasını iki yana salladı. Baba kızın birlikte yalnız vakit geçirmesinin daha iyi olacağını düşünüyordu.

“Bir dahakine kalmaya gelirim, tamam mı?”

“Heeng!”

Shinhae ağlamak üzereydi. Jimin emniyet kemerini çözüp cama uzandı. Shinhae’nin saçlarını okşadı.

“Bir sonrakine yapalım. Unni seninle oyun da oynar hem.”

“Söz mü?”

Bunu nereden öğrendiği belirsizdi ama Shinhae serçe parmağını ona uzattı. Jimin başka şansı yokmuşçasına güldü ve serçe parmak sözü vermek için elini uzattı.

“Evet, söz.”

Shinhae’nin küçük serçe parmağıyla Jimin’in ince serçe parmağı birleşti. Anlaşmaya varmak için başparmaklarını kullandılar. Sonra Jimin yeniden koltuğuna kuruldu.

“Bir sonrakine birlikte uyuyalım unni! Söz!”

Cam kapanırken Shinhae bağırdı. Jimin kahkaha atarken başıyla onayladı.

Shinhae’nin sızlanması biraz can sıkıcı görünebilirdi ama Jimin hiç böyle hissetmiyordu. Hatta kendini daha iyi hissediyordu.

‘Hala evine gitmemi istiyor.’

Son günlerde Shinhae’yle çok yakınlardı. Ama o sadece Ay’a çalışmaya giden Sungyoon’a vekalet ediyordu. Şimdi Sungyoon döndüğü için onun fazlalık olacağını söylemek abartılı olmazdı. Ama Shinhae, Jimin gitmeye çalışırken şikayet edip durmuştu. Demek ki Sungyoon olsa da olmasa da Shinhae’nin kalbinde yer edinmişti.

Shinhae babasının kucağından Jimin’e el sallıyodu. Jimin de son bir kez veda ettikten sonra arabayı çalıştırdı.

Çok yoğun bir saat olmadığından hemen eve vardı. Arabasını garaja park etti ve eve girdi.

Tık!

Işığı açtı. Ara sıra buraya geliyordu ama son iki haftadır resmen Sungyoon’un evinde yaşamıştı. Bu yüzden ev ona biraz yabancı geldi. Ev temizdi ve hiçbir sıkıntı yoktu. Yine de son günlerde ihmal ettiğinden yerde ince bir toz tabakası oluşmuştu.

‘Yemek yedikten sonra temizlerim.’

Neyse ki Shinhae’nin giysilerini yıkarken kendi giysilerini de yıkamıştı, kirli çamaşırı yoktu.

Buzdolabına giderken adımları ağırdı. Kapağı açtığında buzdolabının neredeyse boş olduğunu gördü. Sadece birkaç şişe su, yumurta ve kimçi vardı. Biraz da dondurulmuş yiyecek olsa da buzdolabının çoğu soğuk havayla doluydu. Jimin buzdolabını kapadı.

‘Yemek sipariş edeyim.’

Telefonla yemek siparişi verdikten sonra büyük kanepeye oturdu. Televizyonu açtı, ekranda bir drama belirdi. Pek önemsemeden kanalları değiştirdi. Filmleri, çeşitli şovları ve haberleri geçti. Ancak programlardan hiçbiri ilgisini çekmedi. Sonunda bir film kanalına razı oldu. En az sıkıcı olan şey yayınlardı. Sıkılgan gözleri televizyona kitlendi.

Jimin’in evi büyük ve lükstü ancak sessizdi, bu yüzden televizyonu kapatmayı düşünmedi.

‘Shinhae’yleyken böyle sessizlik yoktu.’

Shinhae hep enerjikti. Anaokulunda gününün nasıl geçtiğini anlatırken maceradan yeni dönmüş gururlu bir kahraman edasıyla konuşurdu. Ancak Shinhae burada değildi.

Sungyoon’un evi hem küçük hem de basitti. Ancak içi kahkahayla, sesle doluydu. Onun koca evi boştu sanki.

* * *                           

Shinhae’nin gözleri birden açıldı. Hemen battaniyeyi tekmeleyip ayağa kalktı. Hala uykuluydu, gözkapakları ağırdı. Ancak buna dikkat etmedi.

“Uyan Shinhae!”

Çünkü odanın dışından babasını duymuştu.

“Kalktım!”

Yataktan fırlayıp mutfağa koştu. Uzun zamandır babasını görmemişti ve yalnızca birkaç gün önce yeniden kavuşmuşlardı. Babası bir yere kaçacak gibi hemen ona koştu. Yanında durdu ve bacağına sarıldı.

“İyi uyudun mu?”

“Evet!”

“Biraz bekle. Yemek yiyeceğiz.”

Sungyoon garnitürleri buzdolabından çıkarıp yemek masasına yerleştirdi. Sabah pilav yapmıştı, buharı tüten pilavdan bir kepçe alıp kaseyi doldurdu. Shinhae halihazırda sandalyesine kurulmuştu. “Pilav, pilav!” diye şarkı söyleyerek bacaklarını sallıyordu.

Masayı kurunca Sungyoon da oturdu

“Hadi yiyelim.”

“Evet!”

Shinhae kaşığıyla büyük bir parça pilav aldı ve üzerine de bir parça garnitür yerleştirdi. Ağzını kocaman açıp yemeye koyuldu.

Onu izleyen Sungyoon’un yüzünde sıcak bir ifade belirdi. Labirentte birçok zorluk çekmişti ama şimdi kızını izlerken tüm stresi eriyip gidiyordu. Shinhae’nin yanakları sincaplarınki gibi yemekle doluydu.

“İşte, bundan da ye.”

Etli garnitürlerden birini kahvaltı için ısıtmıştı. Eti pilav kasesinin içine koydu. Shinhae etle birlikte pilavını kaşıkladı.

“Nefis!”

Sungyoon kızının pilavının üzerine biraz daha et koydu. Shinhae ağzı dolu olmasına rağmen konuştu:

“Seçici olmak kötü bir şey! Etli sebze yemek zorundayım!”

“Öyle mi?”

“Evet. Öyle!”

Shinhae eti kasenin kenarına itti. Bu kez Sungyoon pilavın üzerine ıspanak yerleştirdi.

“Ah!”

Bir şey fark etmiş gibi tuhaf bir ses çıkardı.

“Ne?”

“Öğretmenim ağzım doluyken konuşmamamı söyledi.”

Shinhae yemeği hemen ağzına atıp elleriyle ağzını kapadı. Bunu yaparken bir yandan da ağzındakini çiğniyordu. Öyle tatlı görünüyordu ki Sungyoon kahkahayı bastı.

* * *

Sungyoon Ay’dayken Shinhae’nin otobüs durağına tek başına gitmesi gerekiyordu. Omuzları hep düşük, yüzünde hep bir gölge vardı. Jimin onu her sabah durağa bırakmaya başlayınca omuzları düzeldi, yüzündeki gölge kayboldu. Şimdi babasının elinden tutarak durağa gidiyordu ve dik ve gururlu yürüdüğünü söylemek abartılı olmazdı.

Otobüsü beklerken bile böyle davranmaya devam etti. Öğretmeni onu alırken de tavrını değiştirmedi. Birbirlerine el salladılar.

Kısa süre sonra otobüs kalktı.

‘Geri mi dönsem?’

 

Sungyoon az önce kızının üzerine titreyen bir babaydı ama şimdi boş bakıyordu. Birçok yönden bu hali soğuk olarak nitelendirilebilirdi. Ajummalar ona bakış atıp duruyordu.

Sungyoon eve döndü. Shinhae’yi göndermek için acele ettiğinden günlük angaryaları ertelemişti. Bulaşıkları yıkadıktan sonra evi temizledi, çamaşırları yıkadı. Sonra bir bardak kahve yaptı. Bir sandalyede oturup boş boş havaya baktı.

‘Huzur verici.’

Ay’da olsaydı zırhın içinde olurdu. Labirentte alarma geçerek dolaşırdı. Şimdi ise sandalyesinde oturuyordu. Hatta öyle ki neredeyse sandalyede uzanmıştı.

‘Çok rahat.’

Kahvesinden bir yudum aldı. Sanki kahvenin güzel kokusu, labirentte sürekli burnuna gelen kan kokusunu silip atıyordu. Ay’da günlük bir buçuk litre su alıyordu ama şimdi istediği kadar su kullanabilirdi. Tatsız vitaminler, Chelsea’nin getirdiği soğuk yiyeceklerden ziyade sıcak ve lezzetli yiyecekler yiyebilirdi. Gece bir battaniye bile olmayan küçük kapsüle gitmek zorunda değildi. Yumuşak yatağında uyuyabilirdi.

Labirentte karşılaştığı zorluklara kıyasla şimdi cennette gibiydi.

Bir Bağlayıcı’nın kaderi bu muydu? Sungyoon göğsünü tuttu.

‘Ay’a gitmek istiyorum.’

Bu düşünce, belli belirsiz de olsa, zihninde belirdi.

* * *

Sungyoon iki hafta Ay’da kalmanın ödülünü almıştı sanki. Evinde güzelce dinlenebilmişti. Evden sadece alışveriş ve yürüyüş yapmak için çıkmıştı. Yolculukları sadece bir saat sürüyordu. Ayrıca yardımcıya izin vermişti.

Ama Sungyoon hiç sıkılmadı. Evde Shinhae’yle oyunlar oynadıkları için sıkılmaya vakti bile yoktu.

Birinci haftasında Jimin onu aradı. Bu, pek tatil sayılmasa da, bir haftalık tatilinin sona erdiğini gösteriyordu.

Ertesi gün Sungyoon şirkete gitti.

Tabii bir yere gitmek için toplu taşıma aracı kullanmak zorundaydı. Borç içinde olduğu için araba onun için lükstü.

Hala ofisin yerini pek öğrenemediği için yanlış yollara saptığı oldu. Şirketin tanıdık kapısına gelince ise dikkatlice kapıyı açtı.

“Merhaba?”

Cevap yoktu. Muhtemelen Jimin ofisindeydi, bu yüzden Sungyoon şirket binasına adımını attı.

“Çık git buradan!”

Ofisten bir bağırış geldi. Sungyoon şaşkınlıkla ofise doğru baktı.

‘Başkanın sesi bu.’

Hahn Jimin, tanıdığı kadarıyla soğuk bir kadındı. Duygularını ve düşüncelerini nadiren gösterirdi. Ama şimdi duygularını açığa çıkarıyordu. Bu onu şaşırtmıştı.

‘Benimle konuştuğunu zannetmiyorum.’

O binaya girer girmez bağırdığı için biraz kuşkulandı. Belki de ona bağırıyordu. ama çok geçmeden yanlış anladığını fark etti, bir başka ses daha işitti.

“Benimle böyle konuşmaya nasıl cüret edersin?! Sana kim terbiye öğretti?!”

Sinirli, keskin bir sesti bu. Sungyoon hemen kaşlarını çattı. Ses resmen kulak zarını acıtmıştı. Ama problem sesin tizliğinden de öteydi.

Bu sesi ilk kez duysa da tanıdık gelmişti. Ses tonu aklına eski karısı Lee Miyun’u getirdi.