Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

6. Bölüm Yeni Ay'ın Karanlık Günü V

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Yağmurlu bir gündü, gökyüzünde kara bulutlar vardı ve su damlaları hırçın bir tavırla iniyordu yere. Şemsiyeye rağmen insanı sırılsıklam edecek kadar çok yağıyordu.

Kasvetli, ağır hava insanların içini sıkıyordu. Ama bu havaya rağmen Sungyoon bir binanın kapısında duruyordu. Yanında Shinhae vardı.

Bina büyüktü. Tuğlalardan yapılmış üç katlı bir binaydı ve sağlam görünüyordu. Ancak buraya dair en dikkat çekici şey dış duvarındaki büyük yazıydı: Yetimhane.

Sungyoon Shinhae’nin yanağını okşadı. Yüzü temiz ve solgundu, her zamanki gibi akıllı görünüyordu. Eskiye kıyasla tek fark biraz kilo vermiş olmasıydı. Ama kızının görünüşünün aksine Sungyoon’un eli sıska ve sertti.

Değişen tek şey elleri değildi. Ruhsal sağlığı kötüye gitmişti, yüzü çöküktü. Ayrıca çok kilo vermişti, artık göbeğinden eser yoktu. Eski püskü bir ceket, kot pantolon ve pis ayakkabılar vardı üzerinde ve tüm bunlar, şu anda nasıl bir hayat sürdüğünü bas bas bağırıyordu.

Öte yandan, Shinhae pek değişmemişti. Yalnızca üstü başı biraz yıpranmıştı.

“Shinhae, öğretmeninin sözünü dinle. Uslu bir kız ol, tamam mı?”

Onunla bir süre görüşemeyecekti. Önünde diz çöktü, göz hizasına geldiklerinde avuçlarını kızının yanaklarına koydu.

“… Seninle birlikte yaşayamaz mıyım baba?”

Shinhae’nin gözlerinden yaşlar akıyordu. Sungyoon boğazında bir yumru hissetti. Konuşmakta zorlanıyordu.

Gözleri kıpkırmızıydı ve ağlamak üzereydi. Ancak kızına gülümsemek için elinden geleni yaptı.

“Babanın çalışması gerek. Ama sık sık yanına geleceğim.”

“Seni görmek için ne kadar uyumam gerek?”

Shinhae parmaklarını kaldırdı. Sonra şimdiden gün saymaya başlamış gibi parmaklarını büktü. Sungyoon onun elini sıkıca tuttu.

“Otuz gece. Evet, otuz gece uyumadan önce seni görmeye geleceğim.”

“Çok uzun bir süre…”

Shinhae hayal kırıklığıyla yere baktı. Sungyoon’un kalbi paramparçaydı.

Şu ana kadar Shinhae bir kez olsun şikayet etmemişti. Babasının nasıl bir durumda olduğunu biliyordu. Şimdiye kadar iyi bir çocuk olmuştu ama şimdi öfke nöbeti geçirecekti. Sebep belliydi. Babasından ayrılma düşüncesinden nefret ediyordu.

Bir yolu olsaydı “Tamam, hadi birlikte yaşayalım!” derdi. Kızını alıp yetimhaneden giderdi. Ancak şartlar bunu yapmasına izin vermiyordu.

Kötü yaşam koşulları ve yemekten yoksun olmak Shinhae’nin büyümesini olumsuz etkileyecekti. Bir de onu her gün taciz eden alacaklılar vardı. Babasının her gün alacaklılarla yüzleştiğini görmek onu yaralayacaktı. Üstelik iş bulmak için farklı yerlere seyahat etmesi gerekiyordu. Çocuğunu bu şartlar altında yetiştiremezdi.

Bu sorunun üzerine kaç kez düşündüğünü o da unutmuştu. Kaç kez ağladığını, kaç kez çaresizlik içinde haykırdığını bilmiyordu. Ama kızının olumsuz yönde etkilemeden büyümesinin tek yolu buydu.

“Sık sık gelmeye çalışacağım. Söz.”

Kızının yanaklarından göz yaşları süzülüyordu ve yapabileceği tek şey ona söz vermekti. Kızına sıkıca sarıldı.

“Söz verdin. Geleceksin.”

Shinhae’nin ağlamaklı sesini duydu. Omzu kızının göz yaşlarıyla ıslanmıştı, ona daha sıkı sarıldı.

“Evet… sık sık gelip seni… göreceğim.”

Boğazındaki yumru yüzünden kelimeleri neredeyse yutarak konuşuyordu. Kendi yanakları da yaşlarla kaplanırken ona zar zor söz verdi.

Baba kız uzun bir süre sarıldılar.

Ama sonsuza kadar böyle kalamazlardı. Sungyoon elleriyle gözlerini sildi. Ardından Shinhae’yi omuzlarından tutarak kendinden uzaklaştırdı.

“Tamam. Lütfen ona iyi bakın.”

Sungyoon ayağa kalkıp neredeyse doksan derecelik açıyla eğildi. Kreş öğretmeni yan taraftaydı. Baba kızın vedalaşmasını sessizce izlemişti. Shinhae’yle ilgilenecek kişi o olduğundan Sungyoon ona son derece saygılı davrandı.

“Lütfen merak etmeyin.”

Öğretmen Sungyoon’u rahatlatmak için tebessüm etti. Kırklı yaşlarında, erdemli biri gibi görünüyordu. Shinhae’nin elini nazikçe tuttu. Shinhae hala Sungyoon’u kıyafetinden sıkıca tutuyordu.

“Tamam Shinhae, şimdilik babana veda etmen gerek.”

Hiç istemediği an gelip çatmıştı. Sungyoon’un elini sıkan Shinhae’nin gözlerinden yaşlar akmaya devam etti.

“Hemen geri gelmelisin!”

“Tabii, tabii geleceğim.”

Sungyoon baş parmağını ona gösterdi ve gülümsedi.

Ardından sonunda arkasını döndü, şemsiyesini açtı ve yağmurda yürümeye başladı. Belki de yağmur bu kadar şiddetli yağdığı içindi, ama adımları çok ağırdı. Defalarca arkasına dönüp baktı. Shinhae ona el sallamaya devam ediyordu ama hiçbir şey sonsuza kadar sürmezdi. Yetimhanenin kapısından çıktığında, artık görüş alanında yalnızca bir duvar kalmıştı.

Artık kızını göremiyordu.

Şu ana kadar tuttuğu göz yaşları şimdi dizginsizce akmaya başlamıştı. Şemsiyesini kullanmaya bile kalkışmadı. Ağır yağmur damlaları, yüzündeki yaşlarla karışıyordu ancak içini parçalayan kederi bastıramıyordu.

“S… Shinhae… Baban çok üzgün… çok ama çok üzgün.”

İnsanların ona garip biriymiş gibi baktığının farkında değildi. Shinhae’den özür dilerken delirmiş biri gibi görünüyordu.

Ne pahasına olursa olsun kızını koruyacağına söz vermişti ama sonunda sözünü tutamamıştı. Alacaklıları, sözünü tutmasına izin vermemişti. Dünya hiç kolay değildi.

Sungyoon yetimhaneyi çevreleyen duvara yaslandı. Shinhae de yüksek sesle ağlıyordu. Babası, duvarın arkasında kaybolana kadar beklemiş, tuttuğu tüm hüznü serbest bırakmıştı. Öğretmeni onu yatıştırmaya çalışa da nafileydi.

Baba kız, bardaktan boşanırcasına yağmur yağdığı gün, onları ayıran bir duvar yüzünden keder içinde gözyaşlarına boğuldular…

* * *

Shinhae onun son hazinesiydi ama onu yetimhaneye bırakmak zorunda kalmıştı. Neşeli, tatlı kişiliği gitmiş, geriye yalnızca içinde bir boşluk kalmıştı. Shinhae’ye sahip olmasaydı Han nehrinde süzülen cesetlerden biri olurdu.

Ama Shinhae onu hayata bağlayan şeydi. Kalbini çalmıştı. Hayata dair tüm motivasyonunu yitirmişti ama hala kalbinde yanan küçük bir alev vardı. Kızından ayrıldığı zaman o son görünüşünü zihnine kazımıştı. Bu sayede yaşlı bir ağaç gibi olan bedenini hareket ettirebiliyordu.

Artık ne toplumsal bir konum ne de servet istiyordu. Hırsının alevleri sönmüştü. Tek bir şey için çabalıyordu.

Yeniden kızıyla birlikte yaşamak istiyordu.

Başkaları için bu başarması zor bir hedef olabilirdi ama Sungyoon için bu çok daha zordu. Her şeyden önce, bu hayalinin önünde devasa borçları vardı. Toplam borcu 7.2 milyon dolardı. Normal bir insanın hayatı boyunca göremeyeceği bir miktardı bu.

Sungyoon her şeyini yitirmişti ve artık hepsini ödemek onun için imkansızdı.

Sonunda şahsi iflas başvurusunda bulunmayı denedi ama miktar öyle yüksekti ki borcu, şahsi iflas yoluyla çözmesi mümkün değildi. Bunun süreci de çok karmaşıktı ve onaylanması uzun sürerdi; zaten onaylanacağının da garantisi yoktu.

Bu nedenle işe girmeliydi. Sürekli hareket halindeydi, uykuya bile doğru dürüst zaman bulamıyordu.

“Of!”

Omuzlarında ağır bir yük vardı, ağzından kısa bir homurtu çıktı. Bir şekilde bu işe alışacağını düşünmüştü fakat yanılmıştı.
Bu çok sakıncalı bir düşünceydi.

Sungyoon, sırtında tuğla taşıyordu. Ayağını sürüyerek ilerliyordu. Başarılı bir şirket sahibiyken şimdi işçilik yapmak zorundaydı.

“Ahhh!”

Omuzları şimdiden ağrıyordu. Olabildiğince para kazanmak istediğinden şikayet bile etmedi. Zaten şantiye alanında en kötü çalışan olarak kara listedeydi.

Gitmesi gereken yere kendini resmen sürükledi. Burası bir binaydı ama yalnızca beton iskeleti hazırdı. Gerçekten çirkin görünüyordu. Öndeki girişten girdi, ki hala kapısı yoktu, ve gri merdivenlerden çıkmaya başladı.

“Huhk! Huhk!”

Nefes nefese kalması uzun sürmemişti. Deli gibi terliyordu ve hatta bacakları titriyordu. Adımları yavaştı ama durması mümkün değildi. Yavaş da olsa sebatla merdivenleri tırmandı.

Yolun üçte ikisini tamamladığında…

“Koohk!”

Birden göğsünü tuttu. Sarsılıp duvara çarptı.

Çat!

Sırtında taşıdığı tuğlalar yere düştü, birkaçı kırıldı. Ama Sungyoon onlara dikkat edecek halde değildi.

Göğsü… kalbi çok ağrıyordu.

“Ah. Ah ahk!”

Sanki biri kalbini eziyordu. Çığlık atamıyor, yaralı bir hayvan gibi inliyordu.

Acı yalnızca birkaç saniye sürdü ama ona günler geçmiş gibi hissettirdi.

“Hık!”

Sungyoon derin nefesler alarak dizlerinin üstüne çöktü. Kalbinin olduğu yeri ovaladı. Acı kalmamıştı, sanki az önce yaşadığı şey bir rüyaydı ama öyle olmadığını biliyordu.

“Ooh-ehk!”

Ardından midesinde ne var ne yoksa kustu. Burnu akıyordu, gözlerinden yaşlar damladı. Bedeni acının getirdiği etkilerle baş etmeye çalışıyordu.

* * *

Tık!

Sungyoon, duvardaki düğmeye bastı. Çok geçmeden ışık yandı ve bir oda belirdi.

Burası yaşadığı hosteldi. İçeride bir yatak, televizyon ve bir de giysi dolabı vardı.

Her şeyi rastgele bir köşeye fırlattıktan sonra yatağa girdi. Önce yıkanması gerekiyordu ama bunu yapacak halde bile değildi.

Yeniden kalbini, göğsünü ovaladı. Yaşadığı ağrıyı düşündü.

‘O da neydi öyle?’

Ağrı, hayal gücünün de ötesindeydi. Bir daha böyle bir şey yaşamak istemiyordu.

Sonunda başka bir işçi onun kustuğunu görmüş, üstlerine bildirmişti ve bu yüzden istemese bile erkenden gönderilmişti.

‘Muhtemelen kara listedeyim.’

İşinde iyi değildi ve şimdi bir de hastalanıyordu. Kötü haberlerin üstlerine daha da yayılmasından korktu. Daha fazla iş almazsa çıkmaza girerdi. Şirketinin müdürü olduğu zamanlardaki maaşına kıyasla şimdiki maaşı resmen cep harçlığı gibiydi. Şimdi bu kaybetmeye cesaret edemeyeceği kadar yüksek bir meblağ olmuştu.

Ama asıl sorun bu değil, kalbinden yayılan acıydı. Geçimi, bedenine bağlıydı ama bu sağlığının kötüye gittiğinin bir işareti olabilirdi. Eğer durum gerçekten buysa gelecek onun için çok karanlıktı.

Geçmişte olsaydı hemen hastaneye kontrole giderdi…

‘Hiç param yok.’

Para. Sungyoon’un istediği her şeyde ayağına dolanıyordu.

Sungyoon cenin pozisyonunda yattı. Titriyordu ve endişelenmeye başlamıştı. Ya bir hastalıktan ölürse ne olurdu? Ölmekten değil, Shinhae’yi geride bırakmaktan korkuyordu.

‘Bu olamaz.’

En azından kızının iyi bir adamla evlendiğini görmek isterdi. Kızının mutlu bir hayat sürdüğüne şahit olana kadar yaşamalıydı. Kızının evleneceği kişinin iyi biri olup olmadığını kontrol etmeliydi. Onun da kendisi gibi korkunç bir hataya düşmeyeceğinden emin olmalıydı.

‘Lütfen! Lütfen diren!’

Sungyoon dua etti. İsa’ya, Buddha’ya ya da Allah’a değil; kalbine ediyordu. Belki o onu anlardı. Kalbi sessizce işini yapmaya devam ederken düzenli bir tempoda atıyordu.