Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

19. Bölüm Hidrebad Cevheri

Çevirmen: Hadeschan / Editor: T4icho

 

 Abbasi Halifeliği’nde, Charax Spasinu’da, Damaskus ya da buna benzer yerlerde Sindu rahiplerinin taktiği işe yarayabilirdi. Çünkü bu tarz yerlerdeki tüccarlar onlara kar getirebilecek her şeye ilgi duyuyorlardı.

 Buna kölelik de dahildi.

 Fakat Büyük Tang’da madenciliğe ve cevhere olan ilgi azdı. Başından beri bu rahipler yanlış insanları hedef alıyordu.

 Üstelik başkentte Sanskritçe bilen insan sayısı yok denebilecek kadar azdı. Potansiyel bir alıcı bulsalar dahi aralarındaki dil engel yüzünden karşı tarafa dertlerini anlatmak zorluk çekerlerdi.

 Şüphe yok ki bu taktikleri işe yaramayacaktı. Böylece zarar edecek ve Büyük Tang’ı da muazzam bir güçten yoksun bırakacaklardı. Belki de buraya gelmeden önce de beklentilerini yüksek tutmamışlardı.

 İçten içe buradan elleri boş ayrılmaya hazırlardı.

 “Bunu değiştirmem lazım!”

 Araçtan çıkan Wang Chong’un gözlerinde ışıltılar belirdi. Korumalar onu yakından takip ediyordu.

 “Efendiler, selamlar.”

 Wang Chong rahiplere doğru yürüdü ve saygıyla eğildi.

 Arkalarındaki insanı fark eden rahipler hemen ona döndüler. Fakat, karşılarında genç yaştaki bir çocuğu gördükten sonra hayal kırıklığına uğramadan edemediler.

 “Boluo sawuduo…”

 Rahiplerden birinin ifadesi katılaştı ve adam Wang Chong’a gitmesi için işaret etti.

 Reddedilmişti!

 Korumalar birbirine baktıktan sonra yüzlerinde beliren gülümsemeleri gördüler.

 Sindhi rahiplerinin tavırları netti. Potansiyel bir alıcı aradıkları doğruydu ama çok insanla görüşüyorlardı. Fakat genellikle insanların büyük bir kısmını hemen reddediyorlardı.

 Genç efendileri de reddedilen gruba dahildi!

 Bu yolculuk onları meraklandırmıştı ama görünüşe göre Wang Chong’u fazla yükseğe koyuyorlardı. Genç efendileri hala aynıydı ve hiçbir şeyi değişmemişti!

 “Gördüğüm kadarıyla genç efendi karşı tarafla doğru düzgün bir irtibat kuramadı.”

 “İrtibatı bırak, ona tek bir kelime bile söylemediler. Muhtemelen buna yapacak bir şey yok.”

 Gülümsediler.

 Fakat, şaşırtıcı bir olay yaşandı.

 “Aceleci olmayın. Genç bir adamım, fakat Bulat çeliğini satmak için bulabileceğiniz en uygun kişiyim.”

 Wang Chong’un ses tonu değişti ve gülümseyen genç adam Shen Hai ile Meng Long’un daha önce duymadığı bir dilde konuştu. Sanskritçe!

 Korumalar şaşkındı. Wang Chong’un aksanı neredeyse rahiplerinkiyle birebir aynıydı!

 Genç efendileri ciddi ciddi Sanskritçe biliyordu!

 Bu nasıl olabilirdi?

 Kulaklarına inanamıyorlardı. Gözleri onlara yalan söylüyor olmalıydı! Üstelik genç efendilerinin Sanskritçe’si çok akıcıydı.

 Adeta yıllardır bu dili biliyor gibiydi.

 İyi de, bu dili nereden öğrenmişti?

 Korumalar on yılı aşkın bir süredir Wang Malikanesi’nde görev yapıyorlardı ama bir kez bile olsun Wang Chong’un bir Sanskrit öğretmeniyle ders işlediğini görmemişlerdi. Hatta, son on yıldır malikaneye tek bir Sanskrit hocası bile gelmemişti.

 Durum böyle olduğuna göre, genç efendilerinin Sanskritçe bilmesi de mümkün olmamalıydı!

 “Sanskritçe biliyor musun?”

 Rahipler ise daha da şaşkındı. Bilhassa Wang Chong’u görmezden gelen rahibin suratında afallamış bir ifade vardı.

 Aylardır Merkezi Ovalar’da olmalarına rağmen Büyük Tang’da ilk defa Sanskritçe bilen bir Han ile karşılaşmışlardı. Üstelik, bu şahıs dikkat çekmeyen bir gençti.

 Bir şekilde ona karşı yakınlık hissediyorlardı.

 “Heh, bir çocuk Sanskritçe biliyor olamaz mı?”

 Wang Chong sakince konuştu. Eski hayatında otuz yıl boyunca bu dili konuşmuştu. Bu çağda da onun gibi Sanskritçe bilen epey insan vardı. Fakat şu anda bu insanların çoğu başkentte değildi.

 “Ben Büyük Tang’daki Dük Jiu’nun torunuyum. Sizin dilinizde kendisi Sindhu’nun Kshatriya’sı sayılır. Merkezi Ovalar’da Bulat çeliğine ilgi duyacak yahut onu satın alabilecek fazla insana rastlayamazsınız. Fakat tesadüfe bakın ki ben onlardan biriyim.”

 Dedi Wang Chong. Sözlerinin yarısında bir nişan çıkardı ve rahiplere gösterdikten sonra onu geri koydu.

 “Arkamdaki ikiliyi görüyor musunuz? Onlar malikanemin korumalarıdır. Sanırım artık bana inanmamak için bir sebebiniz kalmadı.”

 Sindhi rahipleri gitgide daha da şaşırıyordu. Genç yaşına rağmen bu çocuk Sindhu’nun Kshatriya’sını biliyordu.

 Ancak çok geçmeden ifadeleri karardı.

 “Bulat çeliği mi? Korkarım ki yanılıyorsun. Biz buraya Bulat çeliği değil, Hidrebad cevheri satmaya geldik!”

 “Merkezi Ovalara geliş sebebimiz zengin bir alıcı bulmak ya da uzun vadeli bir iş ortağı edinmekti.”

  Dediler.

 “Ah?”

 Wang Chong şoke oldu. Beklemediği bir cevap almıştı ama asıl endişelendiği kısım başkaydı.

 “Hidrebad cevherleri mi? Bulat çeliği değil, Hidrebad cevherleri mi satıyorsunuz?”

 “En.”

 Rahipler ciddiyetle başlarını salladılar.

 Wang Chong şoke oldu. Bu şakayı kabullenmesi mümkün değildi. Başından beri onların Bulat çeliği sattığını sanıyordu ama meğerse adamlar ilkel sayılabilecek cevherleri satmaya uğraşıyordu.

 Gerçi, şimdi düşününce… Hidrebad madeni daha yeni yeni ortaya çıkıyordu ve ‘Bulat çeliği’ kelimeleri birkaç yıl sonra tarihe geçecekti.

 Genç adam bu ismin henüz ortaya çıkmadığını unutmuştu.

 “Gongzi, Bulat çeliği Merkezi Ovalara ait bir isim gibi durmuyor. Çok yer gezmiş ve çok yer görmüş olsam da, ilk defa bu çeliğin adını duyuyorum. Acaba siz nereden duydunuz?”

 Rahiplerden birinin yüzü ekşidi ve adam şüpheci bir ifadeyle sordu.

 “Şey… Sindhu’nun Hidrebad’ından Bulat adı verilen inanılmaz bir çeliğin çıktığını duymuştum; bu yüzden Bulat çeliği sattığınızı zannettim.”

 Wang Chong bunu eski hayatından bildiğini elbette söyleyemezdi. Dolayısıyla rastgele bir bahane uydurdu.

 “Oh?”

  Rahipler biraz şaşırmıştı. Uzun bir konuşmadan sonra Wang Chong’un Hidrebad cevherini Bulat çeliğiyle karıştırdığını fark ettiler.

 “Sindhu’da sadece Hidrebad madeni var; Bulat çeliği diye bir şeye sahip değiliz. Korkarım ki gongzi yanılıyor.”

 “Fakat ‘Bulat çeliği’ gerçekten de kulağa hoş geliyor ve eğer siz de uygun görürseniz, bu ismi evimize götürmek istiyoruz. Belki de Hidrebad cevherinin resmi adı Bulat çeliği olabilir.”

 “Sorun değil, nasıl isterseniz!”

  Wang Chong meselenin abartılmaması gerektiğini belirtmek için elini salladı ve aynı esnada kalbinde garip bir his belirdi.

 Bulat çeliği isminin eski hayatında nasıl ortaya çıktığını bilmiyordu ama görünüşe göre bu dünyada ona ismini veren kişi kendisi olacaktı.

 Adeta tarihe adını yazdırmak gibiydi.

 “Minnettarız.”

 Wang Chong’un onayını alan ikili gülümsedi. Aynı esnada gence dair düşünceleri de ciddi ölçüde pozitif yöne kayıyordu.

 “Efendiler, acaba sorun etmezseniz konuşmadan önce Hidrebad cevherlerine bakabilir miyim?” Wang Chong aniden sordu.

 “Tabii ki!”

 Rahipler tereddüt etmeden kabul ettiler. Bir müşterinin işlem yapmadan önce malı görmesi kadar doğal bir şey olamazdı.

 Rahiplerden biri çirkin, simsiyah, kirli görünen ve garip duran demirden bir kutu çıkardı.

 “Demek bu!”

 Wang Chong şaşırdı. Rahiplerin garip görünen bu küçük kutuyla birlikte gezdiklerini fark etmişti. Dışarıdan bakıldığında bu şey Merkezi Ovalara ait görünmüyordu.

 Fakat, genç adam Hidrebad cevherini bu kutuya gizlediklerini hiç düşünmemişti.

 “Buyurun!”

  Rahip elini kutuya daldırdı ve içinden siyah, pürüzlü, oval bir cevher çıkararak onu Wang Chong’a uzattı.

 Cevhere bakan Wang Chong’un kalbi dört nala koşuyordu. Hidrebad cevheri! Sonunda bu efsanevi cevheri kendi gözleriyle görebilmişti!

 “Sonunda buldum!”

 Wang Chong’un kalbi çarpıyordu.

 Eski hayatında kıyasla bu hayatında henüz Hidrebad cevheri ün kazanmamıştı.

 Wang Chong bu rahiplerin Hidrebad cevherinin asıl değerini bile bilmediklerine yemin edebilirdi!

 Genç adam bu rahiplerle karşılaşmasaydı, Büyük Tang’ın gelecekte Bulat çeliği alamayacağını iyi biliyordu.

Wang Chong eliyle uzanarak cevheri aldı ve sert bir ifade takındı.

 “Ağırmış!”

 İlk izlenimi buydu. Hidrebad cevheri göründüğünden daha ağırdı ve yaklaşık yirmi beş kilo civarındaydı.

 Wang Chong onu zar zor tutabiliyordu.

 “Rahipler amma güçlüymüş!”

 Wang Chong istemsizce de olsa rahiplere baktı. Daha öncesinde sadece Hidrebad cevherini görmüş ve onların gücüne dikkat etmemişti. Fakat bu cevheri efor sarf etmeden taşımak için epey güçlü olmak gerekiyordu.

 Wang Chong dikkatini çabucak cevhere geri verdi. Yakında dünyayı sarsacak olan Hidrebad cevheri siyah, pürüzlü görünüyordu. Hatta çirkin olduğunu bile söylemek mümkündü. Dış görünüşe bakarak bu metali diğerlerinden ayırmak kolay değildi.

 Bunu görünce, Wang Chong eski hayatında Hidrebad cevherinin ilk başta keşfedilmemiş olmasına anlam verebiliyordu. Sayısız bilgine ve dehaya rağmen Büyük Tang’daki kimse bu cevherin değerini fark edememişti.

 Ancak, Wang Chong bu cevhere kıyasla diğer metallerin ne kadar değersiz olduğunu iyi biliyordu.

 Elinde tuttuğu şey silah yapımında kullanılabilecek en keskin ve en mükemmel malzemeydi!

 “Madeni kısa bir süre önce bulduk ve ağırlığı normal cevherlerin yaklaşık 3-4 katı kadar. Bu özelliği bile ne denli değerli bir maden olduğunu gösteriyor.”

 Sindhi rahiplerinden gelen ve iş kokan sesleri duydu.

 “Henüz işlenmemiş bir cevher olsa da, içindeki metal oranı azımsanamayacak kadar fazla. Yani işlemek için karmaşık süreçlere gerek olmayacak. Üst-düzey metale ihtiyacınız varsa o halde Hidrebad cevherinden daha iyisini bulamazsınız!

 “Üstelik çok keskindir. Onunla bir kılıç yapmayı denedik ve fazla bilememiş olmamıza rağmen inanılmaz bir sertliğe ulaştı. Diğer kılıçları kolayca kesebiliyor!”

 “Elinizde tuttuğun cevher ilk grubun bir parçası. En yüksek fiyatı veren ve cevherin büyük bir kısmını alan kişi aynı zamanda saygımızı da kazanmış olacak. Bu şahısla uzun vadeli iş yapmamız diğerlerine nazaran daha mümkün.”

………

 Rahipler açıkladı.

 Wang Chong onları duyduktan sonra iç geçirmeden edemedi. Hidrebad cevherinin burada satılmamasına şaşırmamak lazımdı. Genç adam eski hayatında duyduklarından sonra bu cevherin muazzam, zarif ve dikkat çekici olduğunu sanmıştı.

 Dünyanın en zarif ve en keskin silahını yapmak için gereken cevher; savaş alanının kabusu!

 Bu konuda Wang Chong rahiplerden bile daha çok şey biliyordu.

…….

Çevirmen notu
1-) Charax Spasinu (Karmatiller)
Charax Spasinu Karmatil adıyla bilinen ülkenin başkenti olup, Fırat ve Dicle Nehirleri'nin arasında bulunuyormuş. Şu anda Irak'ın olduğu yer yani.
2-) Han genelde Çinlilere ithafen kullanılan bir tabirdir. Çinliler kendi ırklarından olanlara Han der.
3-) Kshatriya: Hindistandaki Kast sistemi. Brahmin -> Kshatriya -> Vaishya -> Dalit diye gidiyormuş sıralama.