Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

20. Bölüm Dağıtım Hakları

Çevirmen: T4icho / Editor: T4icho

 

 “Hidrebad cevherini nasıl satmak istiyorsunuz?”

 Wang Chong başını kaldırarak sordu.

 “Direkt olarak satmayı düşünmüyoruz. Öncelikle Wu Zhu paralarını, bakır paraları ya da gümüş külçeleri ödeme olarak kabul etmiyoruz. Merkezi Ovaların parası Sindhu’da geçmiyor. Fakat altına yahut mücevhere hayır demeyiz!”

 Rahiplerden biri cevapladı.

 Wang Chong başını salladı. Batı Bölgesi’nden gelen tüccarlar da buna benzer şekilde iş yaptığı için çok şaşırmamıştı.

 “Bunun dışında cevherleri grup grup satacağız. Eğer gonzgi sırf oyun için birkaç tane almak istiyorsanız, lütfen kusuruma bakmayın ama size satamayız. Böyle bir niyetiniz varsa iş yapabileceğimizi sanmıyorum.”

 Zamanla rahiplerin suratlarında ciddi ifadeler belirdi. Onca mesafeyi birkaç cevher satmak için gelmemişlerdi. Zengin bir alıcı bulmak istiyorlardı.

 Onlara verilen görev buydu.

 “Nihayetinde, anlaşma yapılırsa, ödemenin en azından yarısı bize yiyecek olarak verilmeli. En önemli koşulumuz budur. Bunu koşulu yerine getiremeyen insanlarla iş birliği yapmayacağız.”

 “Üstelik bu koşullarımızı kabul ederseniz hem siz hem de aileniz Sindhiler’in saygısını ve minnetini kazanacaksınız. Hidrebad’dan gelen bizler, size sürekli yeni cevherler sağlamaya razıyız!”

……

 Rahipler ciddiydi.

 “Ah?”

 Wang Chong ise şaşırmıştı.

 Wu Zhu paralarını, bakırı ve gümüşi kabul etmemelerini anlayabiliyordu. Fakat ödemenin yarısını erzak olarak istemeleri gerçekten garipti.

 Ödeme için kim erzağı kullanırdı ki?

 Wang Chong ilk başta rahiplerin şaka yaptığını düşünüyordu. Fakat adamların ciddi ifadeler takındığını görünce aklındaki şüpheler silinmişti.

 “Acaba neden erzak istiyorlar?”

 Wang Chong afallamış durumdaydı. Daha önce böyle ilginç bir ticaret koşulu duymamıştı. Fakat adamlara bir daha bakınca aniden gözleri parladı ve yitip gitmeye yüz tutmuş bir hatırayı anımsadı.

 Sindhu ve Merkezi Ovalar birbirinden tamamen farklıydı!

 Sindhular’ın nüfusu kalabalıktı ama toprakları Merkezi Ovalar kadar verimli değildi.

 Wang Chong’un anladığı kadarıyla Sindhular çoğu zaman fakirlik, savaş, karanlık ve kaosla mücadele ediyordu. Hidrebad madenine sahip olmalarına rağmen cevherleri kendileri için değil, başkalarına satmak için kullanmaları da bu açıdan mantık arz ediyordu.

 Erzağa, hem de çok erzağa ihtiyaçları vardı!

 Muhtemelen ödemenin yarısı diyerek bu gerçeği kapatmaya çalışıyorlardı. Mümkünse bütün ödemeyi erzak olarak almak istedikleri aşikardı.

 Durum gitgide netleşiyordu.

 Eski hayatına ait anılarına göre Sindhu şu anda berbat bir durumdaydı ve bu rahiplerin omuzlarındaki sorumluluk da bir hayli ağırdı.

 Küçük çaplı takaslarla ilgilenmemeleri normaldi.

 “… Fakat, bu durum meseleyi daha da zora sokuyor!”

 Wang Chong bir şeyi anımsayınca başını eğdi.

 Teorik olarak parası olan bir adam Büyük Tang’daki her şeyi satın alabilirdi. Fakat Büyük Tang erzak giriş çıkışını sıkı denetim altında tutuyordu. Bir pirinç parçasını bile başka ülkelere götürmek için sayısız zorlukla mücadele etmek durumunda kalıyordunuz.

 Bu rahipler ise ödemenin yarısını erzak cinsinden istiyordu ve Wang Chong zorlu bir durumla karşı karşıyaydı. Başka ülkelere yiyecek kaçıranların cezası idamdı!

 Bu istekleri bile muhtemelen rahiplerin Büyük Tang’da tek bir müşteri dahi bulamayacağını garantiliyordu.

 Wang Chong artık her şeyi daha iyi anlıyordu. Asıl sıkıntı Büyük Tang’daki insanlar değildi; asıl sorun rahiplerin kimsenin yerine getiremeyeceği isteklerde bulunmasıydı.

 Wang Chong meselenin kolay kolay çözülmeyeceğini biliyordu. Fakat Bulat çeliğinden öyle hemen vazgeçemezdi!

 “… Bu değerli cevheri yine Abbasilere mi kaptıracağız?”

 Wang Chong panikledi.

 Abbasilerin yakında Büyük Tang’a büyük bir rakip olacağını biliyordu. Eğer Hidrebad cevherlerine ulaşmalarına izin verirse, güçlenmelerine engel olamazdı.

 En önemlisi de bu Wang Chong’un bir varsayımı değildi. Geçmiş hayatından bildiği bir gerçekti.

 Hidrebad cevherlerini alabilirse hem servet kazanabilir hem de Büyük Tang’ın gücüne güç katabilirdi.

 “Dur bir saniye, bir şeyler ters. Abbasiler pirinç yemiyor ki!”

 Wang Chong’un aklında bir şimşek çaktı ve genç adam bir gerçeğin farkına vardı.

 Araplar pirinç tüketmiyordu; onlar daha çok kara hurma adını verdikleri ufak meyveleri tüketiyordu. Biraz daha kuzeydeki Türkler de pirinç benzeri erzakları yetiştirmiyordu.

 Fakat her nasılsa, geçmiş hayatında bu rahipler cevherleri bahsi geçen ülkelere satmışlardı.

 Açıkça görülebildiği üzere, rahiplerin bahsettiği ‘erzaklar’, Merkezi Ovalar’da yaşayan insanların anladığı ‘erzaklardan’ tamamen farklıydı. Unutulmamalıdır ki Sindhu şu anda berbat bir durumdaydı. Yani onlar için yenebilecek her türlü şey iş görürdü.

 Bu faktöre dikkat etmeyenler için onlarla iş birliği yapmak da mümkün olmuyordu. Büyük Tang’ın sert politikaları bu konuda büyük bir engeldi.

 Wang Chong heyecanlanmadan edemedi.

 “Efendiler, elmalar ya da şeftaliler olur mu?”

 Wang Chong aniden sordu.

 Rahipler şaşkındı ama yavaş yavaş başlarını salladılar. Araştırmaları yapmışlardı ve Merkezi Ovalar’daki pirincin Sindhu halkı için çok uygun olduğunu öğrenmişlerdi. Onlar için en iyi seçenek pirinçti.

 Fakat pirinç almak imkansızsa, diğer yiyecek çeşitlerine de hayır demezlerdi.

 Sonuçta şu anda halk açlıktan kırılıyordu!

 “Peki ya muz ve türevleri?”

 Wang Chong sormaya devam ediyor, her seferinde heyecanı yükseliyordu.

 “Uygundur.”

 Rahipler birbirine bakarak başlarını salladı. Yiyecek bir şey olduğu sürece karşı tarafla pazarlığa girişme lüksleri yoktu.

 “Hahahah, peki ya keçiler ve develer?”

 Wang Chong geleceği düşünerek geniş bir kahkaha attı.

 Büyük Tang erzakları ciddi ölçüde kısıtlıyordu, fakat çayırlıkta yetişen develer ve keçiler buna dahil değildi. Türklerin geniş diyarları bu tarz hayvanlarla dolup taşıyordu.

 Yabancı rahiplerin yiyecek ihtiyacı Türkler’le yapılacak bir ticaretle çözülebilirdi.

  “Develer ve keçiler bizim için daha öncelikli seçeneklerdir.”

 Rahipler cevapladı.

 Uzun bir süre boyunca saklanamayacak olan meyvelere kıyasla develer ve keçiler daha idealdi. Sindhu’nun açlık krizini çözebilecek her türlü çözüme açıklardı.

 “Eğer gongzi bu koşulu kabul edecekse, o halde konuşmalara devam edebiliriz.”

 Rahipler artık Wang Chong’la yaptıkları konuşmada daha istekliydi.

 “Peki ya fiyat?”

 Wang Chong gülümsedi.

 Artık anlaşacakları kesinleştiği için aralarındaki hava da iyice yumuşamıştı.

 “Merkezi Ovalardaki fiyattan yola çıkacak olursak… Hidrebad cevherlerinin kilogramı 23 altın külçe yapıyor! 13 kilosuna 300 altın külçe istiyoruz!!”

 Direkt cevapladılar.

 “300 altın külçe mi?!?!”

 Wang Chong şoke oldu.

 “Neden? Pahalı mı buldunuz?”

 Wang Chong’un ifadesini gören rahiplerin suratları asıldı.

 “Daha altına inemeyiz!”

 “Bir anlaşmaya varacağımızı sanıyordum. Bu fiyatı kabul edemiyorsanız, o halde birlikte çalışmamız mümkün görünmüyor. Görünüşe göre aradığımız ortak siz değilmişsiniz!”

…..

Rahiplerin tavırları anında 180 derecelik bir değişim göstermiş ve adamlar soğuk gözlerini Wang Chong’a dikmişti. Kilo başına 23 altın külçe birlikte toplanarak karar verdikleri miktardı.

 Başrahip bu fiyatın altına kesinlikle inmemeleri gerektiğini söylemişti.

 Hidrebad cevherleri sıradan metallerden farklıydı; bu yüzden sıradan metallerin fiyatlarını dikkate almaları gerekmiyordu. Buraya gelmeden önce çok yer gezmiş ve çok yer görmüşlerdi. Ayrıca bazı yerlerde Sanskritçe’yi iyi konuşan insanlara da denk gelmişlerdi. O insanlar da fiyatı duyunca Wang Chong’a benzer bir tepki vermişti.

 Hidrebad cevherinin gerçek değerini anlayamayan insanlarla daha fazla konuşmanın bir manası yoktu.

 “Görünüşe göre Merkezi Ovalar bizim için verimsiz bir yermiş!”

 Soğuk ses tonlarıyla konuştuktan sonra arkalarını döndüler.

 Büyük Tang’da geçirdikleri son aylarda buradan düzgün bir alıcı çıkmayacağını anlamışlardı ve birkaç gün sonra geri dönmeyi planlıyorlardı.

 Wang Chong’la karşılaştıklarında farklı bir durumun olacağını umut etseler de, beklentilerinin aksine sonuç aynıydı.

 Wang Chong’un tepkisi onlara bir gerçeği anlatıyordu.

 Merkezi Ovalar’da Hidrebad cevherlerini satmak imkansızdı.

 “Bekleyin! Efendiler, beni yanlış anladınız!”

Rahiplerin gitmek üzere olduğunu gören Wang Chong gülse mi, ağlasa mı bilmiyordu. Hemen elini sallayarak onları durdurmaya çalıştı.

 Evet! Hidrebad cevherleri sadece pahalı değil, aşırı pahalıydı!

 23 altın külçeyle diğer metallerden sürüyle alınabilirdi. Bu fiyattan bir cevher almak çoğu insan için aşırı lükstü.

 Fakat, Wang Chong’un eski anılarına göre, bu fiyat günün birinde on binlerce altına, hatta yüz binlerce altın külçeye kadar çıkacaktı.

 Ayrıca sırf paranız var diye Bulat çeliği alamıyordunuz!

 Rahipler Wang Chong’u yanlış anlamıştı. Genç adamın şaşırmasının asıl sebebi cevherin pahalı olması değil, tam tersine çok ucuz olmasıydı!

 Eski hayatındaki o akılalmaz fiyatlara kıyasla şu anki fiyat şaka gibiydi!

 Wang Chong fiyatın başlarda bu kadar düşük olacağını düşünmemişti. Tabii bunu rahiplere söyleyecek kadar aptal da değildi.

 “Efendiler, fiyat benim için uygundur!” dedi Wang Chong.

 Rahipler bu sözleri duyar duymaz duraksadılar.

 “Ucuz olmadığını biliyoruz, fakaz Sindhu’nun kilogramı sizinkinden farklıdır. Sizdeki jun sadece 30 jin olmasına rağmen, bizdeki jun büyük ‘jun’ diye geçer ve 50 jin kadar ağırdır! Yani elinizde tuttuğunuz şey bir junluk cevherdir!”

 (1 büyük jun= 50 jin = 25 kilogram)

  Rahiplerden biri açıkladı. Wang Chong gayet tabii Sindhu ve Merkezi Ovalar’In arasındaki farkı biliyordu ama rahiplerin yanıldığı bir kısım vardı. Merkezi Ovalardaki jun 30 jin değil, en fazla 25-26 jin ederdi.

 (25 jin= 12.5 kilogram)

 Bu konuda dürüst davranıyorlardı.

 Üstelik 300 altın külçeye karşılık 25 kilogramlık cevher almak muazzamdı. Yapılacak bir hesapla yarım kilo başına fiyat 6 altına denk geliyordu. Dürüst olmak gerekirse ‘sudan ucuz’ kelimeleri bile bu durumu açıklamaya yetmezdi.

 Genç adam gerçekten de doğru zamanda onları yakalamıştı!

 “Fiyat mühim değil. Önce detayları konuşalım.” Dedi Wang Chong. Rahiplerin koşullarına uyduktan sonra sıra ona gelmişti.

 “Koşullarımızı kabul ettiğiniz sürece gerisi sorun değil. Kaç jun istiyorsunuz?” Rahipler sordu.

 “Hayır! Efendiler, beni yanlış anladınız!”

 Wang Chong tek parmağını kaldırarak onu salladı ve gülümseyerek söze geldi, “Bugün buraya sizlerle samimi bir konuşma yapmak için geldim. Sizden belli bir cevher miktarı değil… Cevherinizin Merkezi Ovalar’daki ve bütün Doğu diyarındaki dağıtım haklarını almak istiyorum!”

 Wang Chong kendi şartlarını öne sürdü!

 Tek bir takasın ne önemi vardı? Birkaç jun alsa ne olacaktı? Hatta bin jun bile mühim değildi!

  Bu kadar cevherle koca bir orduyu silahlandırmak mümkün değildi. Wang Chong bundan çok ama çok daha hırslıydı!

 Genç adam Hidrebad dağındaki cevherlerin tamamını istiyordu!

……..

Çevirmen notu
1-) Wu Zhu parası: Zhu kelimesi bir ölçü birimi aslında. Wu Zhu = 5 zhu= 3.25 gram yapıyormuş.
Yuvarlak olan bu paraların ortasında bir kare var. 621 yılında Tang Hanedanlığı'nda ortaya çıkıyor.
2-) Kıyas açısından şunu söyleyelim. Sıradan bir 'zengin züppe'nin aylık harçlığı 1 altın külçe bile değil. Buradan yapın hesabınızı... Koskoca Wang Klanı'nın toplam serveti de birkaç bin altın külçeden ibaret. (İleride açıklanıyor)
3-) (1 büyük jun= 50 jin = 25 kilogram)
4-) Çin'de 'erzak' deyince akla ilk pirinç geliyor. Bu yüzden Rahipler daha önce yanlış anlaşılmalardan ötürü Büyük Tang'da müşteri bulamıyor. Halbuki onlar için erzak bildiğimiz erzak; yani tüketilebilecek her şey. Fakat Büyük Tang'da pirinç ithalatı yapmak yasak. Öte yandan meyve sebze için d