Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

46. Bölüm Dünyanın Bulat Çeliğinden Yapılan İlk Silahı

Çevirmen: T4icho / Editor: T4icho

 

  Bulat çeliği diğer çeliklerden farklı olduğu için ‘suyla soğutma’ işlemine hiç uygun değildi. Bu işlemle soğutulan Bulat çeliği tamamen işlevsiz kalıyordu.

 Hidrebad planının büyük etkileri vardı. Wang Chong bu çeliğin başkalarının eline düşmesine izin veremezdi.

 Zaman yavaşça geçti ve mağaranın dışındaki sesler de zamanla kayboldu. Wang Chong sakince, sessizce oturuyordu.

 Önceki gece sakin kalması mümkün değildi ama sınırdaki olay sona erdikten sonra Wang Klanı onu tamamen başka biri gibi görmeye başlamıştı. Wang Chong’un annesi bile eskisi gibi ona çok karışmıyordu.

 “Zamanı geldi sayılır!” Wang Chong aniden bir şeyler hissetti ve gözlerini açtı. Göz bebekleri parlıyordu. Şafak vaktinin yaklaştığını hissedebiliyordu.

 Wang Chong ayağa kalktı ve Wei Hao’nun topladığı dalları ayarladı. Sou! Çakmak taşlarını birbirine sürttükten sonra bir ateş yaktı ve çok geçmeden dallar alev aldı.

 Dallar kıpkırmızı kesildiğinde genç adam maşayla tuttuğu kılıçları dalların arasına koydu. Bir tütsülük zamanın ardından Bulat çeliğinden yapılma kılıçlar kırmızıya döndü ve zamanla kılıçların uçları ateş aldı.

 Wang Chong dikkatle ateşleri izliyordu. O esnada bütün dikkatini ateşlere vermişti. Bulat çeliğinin arınma sürecinde ateşler büyük rol oynuyordu. Wang Chong bunun için şafak vaktini seçmişti, çünkü bu saatte ateşin gölgede yarattığı etkiyi görmek daha kolay oluyordu.

 Ateşin oluşturduğu gölgeler silahın sıcaklığını gösteriyordu.

 Eğer ateşler fazla parlak yahut fazla karanlık olursa bu durum Bulat silahının ışıltısını etkilerdi; yani Wang Chong süreci iyi idare etmek zorundaydı. Kılıcın kalitesi hangi sıcaklıkta dövüldüğüne bağlıydı.

 Bir derece bile silahı bambaşka bir şeye çevirebilirdi.

 Fakat bu çağın teknolojisiyle sıcaklığı tam olarak belirlemek mümkün değildi. Dolayısıyla sıcaklığı anlamak için ateşin rengine bakmak gerekiyordu.

 “Az kaldı!” Kılıçlar çileği andıran bir kırmızıya büründüğünde Wang Chong’un gözleri parladı ve genç adam kılıcı aldığı gibi hemen döndü ve onu bej-renkli, yağlı bir sıvıya soktu.

 Wang Chong bu sıvıyı önceden hazırlamıştı.

 Kıpkırmızı silah buz kadar soğuk sıvıya girince aradaki ısı farkından ötürü havayı simsiyah dumanlar sardı.

 “Gerçek bir Bulat çeliği yapmak istiyorsam bu sürece dikkat etmem gerekiyor!” Wang Chong gergindi.

 Bütün çabalarından sonra son plana gelmişti. Bugüne kadar hep kendine güvenmiş olsa da içten içe bazı şüpheleri vardı. Metal kaptaki yağlı sıvı sıradan bir sıvı değildi. Susam yağı, lanolin, tereyağ, zift ve birkaç sıvının daha karışımından oluşuyordu.

 Bulat çeliğinden yapılma bir silahı gerçek kaliteye çıkarmak için bu sıvıya ihtiyacınız vardı.

 Eski hayatında Merkezi Ovalar biraz da olsa Bulat çeliği elde edebilmişti. Fakat Merkezi Ovalar’dan çıkan Bulat silahları ile Damaskus ve Abbasiler’de yapılan silahlar arasında devasa farklılıklar vardı. Hatta Merkezi Ovalar’daki Bulat silahlarının dış görünümü bile çok çirkindi. Bunun asıl sebebi Tang Hanedanlığı’nın doğru dövme ve soğutma yöntemlerine sahip olmamasıydı.

 Hatta, bazıları Merkezi Ovalar’daki Bulat çeliğinin Hidrebad cevherlerinden yapılmadığını bile düşünmüştü; onlara göre bunlar Bulat ismini kullanarak kar elde etmek isteyen ahlaksız tüccarların işiydi.

  Aslında Sindhiler Merkezi Ovlaar’a sahte cevher getirmemişti. Asıl sıkıntı, Merkezi Ovalar’ın ‘Hidrebad Dövme Yöntemi’ne sahip olmamasıydı.

 Eğer Bulat çeliğinin yüzeyindeki doğal izleri temizleyemezseniz, kılıcın keskin ‘testerelerini’ de ortaya çıkaramazdınız. Bu ufak ‘testerelerden’ yoksun olan Bulat silahları normal kılıçlardan yalnızca biraz daha keskin olurdu ve Üç Büyük Kılıç’tan biri olarak gösterilemezdi!

 Eski hayatında Abbasi Halifeliği ‘Hidrebad Dövme Yöntemi’ sayesinde Bulat çeliğini tekeline almıştı. Fakat Wang Chong bu hayatında onların başarılı olmasına izin vermeyecekti.

 Sss!

 Siyah duman dağıldığında metal kaptaki kılıç tamamen soğumuştu; genç adam maşayla kılıcı sıvıdan çıkardı.

 Huala, sıvı etrafa dağıldı!

 Kılıç dışarı çıkar çıkmaz parlak ve gümüşi bir ışıltı saçtı. O esnada gümüşi bir ayı andıran bu ışıltı bütün mağarayı etkisi altına almıştı.

 “Başardım!” Zarif mi zarif görünen kılıca bakan Wang Chong heyecandan yerinde duramıyordu. Kılıçtaki muazzam desenler adeta süzülen bulutları ve nehirleri andırıyordu; görülmeye değer bir manzaraydı. Kılıcın ucunda bile testereye-benzeyen bir desen vardı. Etrafa yaydığı aura derin bir okyanusu anımsatıyordu; acımasızdı, kana susamıştı ama çok güzeldi.

 Dünyanın Bulat çeliğinden yapılma ilk silahı Merkezi Ovalar’dan çıkmıştı.

 Wang Chong silahların imparatorunu bitiren ilk kişiydi!

 O esnada heyecanına hakim olamıyordu.

 Huala!

 Perdeler açıldı ve mağaradaki sesleri duyan Wei Hao küçük kızla birlikte içeri daldı.

 “Sss! O kılıç da ne öyle?” Daha içeri birkaç adım atmış olmasına rağmen o güzeller güzeli silah aklını başından almıştı. Wei Hao hayatında böyle bir silah gördüğünü hatırlamıyordu. Vücudu adeta cıva kadar parlaktı ve gövdesinde doğal görünen gizemli desenler vardı. Bu bile silahın parlaklığını gizleyemiyordu.

 Asıl dikkat çeken şey ise kılıcın ucuydu. Öyle keskin görünüyordu ki ona bakmak bile gözlerinize zarar verebilirdi. Wei Hao tek bakışla silaha aşık olmuştu. Gözlerini ondan alamıyordu.

 “Ne güzel ve ne korkunç bir silahtır bu!” diye mırıldandı.

 Bir dükün oğlu olduğu için bugüne kadar çok şey görmüştü. Fakat daha önce bu kadar vahşi ve güzel bir silah görmemişti. Bu silah adeta katliam için yapılmıştı ve bu bile başlı başına dehşet vericiydi. Fakat gariptir ki aynı zamanda kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir zarafete ve güzelliğe de sahipti.

 “Çok güzel!” diye çocuksu bir ses geldi. Kılıcın güzelliği sadece Wei Hao’yu değil, Wang Ailesi’nin küçük kızını da etkilemişti.

 Aniden ışık karardı. Wang Chong kılıcı ahşaptan yapılma bir kına soktu ve ardından siyah bir örtüyle üstünü kapladı.

 “Wei Hao, al bakalım!” diyerek kılıcı ona fırlattı ve Wei Hao içgüdüsel olarak kılıcı yakaladı.

 “Wang Chong, bu nasıl bir silah?” diye sordu.

 “Bu sana bahsettiğim Bulat kılıcı!” Wang Chong sakince cevapladı. Wei Hao’nun verdiği tepki onu hiç şaşırtmamıştı. Ayrıca Wei Hao henüz kılıcın gerçek gücünü görmemişti. O gücü gördüğünde vereceği tepki bununla sınırlı kalmazdı.

 Wang Chong hala geçmişi hatırlıyordu ve Bulat silahlarının savaş alanında boy gösterdiği ilk zamanları anımsıyordu.

 Hidrebad planından Wei Hao’ya başlattığında dostu önce şaşırmış ve Wang Chong’un kafayı yediğini düşünmüştü. Cevherlerin bu kadar para edeceğini hiç sanmıyordu.

 Fakat şimdiyse muhtemelen düşünceleri değişmişti.

 “Wei Hao, elindeki ürettiğimiz ilk kılıç; kimseye gösterme. Planın ilk kısmı tamamlandı ve anlaştığımız gibi ikinci kısmında da sana güveniyor olacağım!” dedi Wang Chong.

 “En.” Wei Hao kendine gelerek başını salladı.

 Wang Chong dışarı çıktı. İlk silah üretilmişti ama bu sadece ilk adımdı. On beş gün geride kalmıştı ve eğer Wang Chong ayın sonuna kadar 90.000 altın toplayamazsa, bütün emekleri boşa gidecekti.

 Bunlar Yargısal Denetim Mahkemesi’nde imzaladığı anlaşmada yazıyordu. Wang Chong bu anlaşmayla rahipleri kendine bağlamış olsa da, aynı zamanda kendine ‘açık bir nokta’ da yaratmıştı.

 “O rahipler… Şu anda panikliyor olmalı!” Wang Chong gülümsedi.

……

 Wang Chong’un ne yaptığını bilmeyen Sindhi rahipleri gerçekten de kaygılıydı.

 “Amitabha!” Odadaki Ablonodan ellerini birleştirmiş ve Budist dualarına başlamıştı. Fakat kaşları gergin gergin titriyordu.

 “Arloja, sence o gongzi sözünde durabilecek mi?” Uzunca bir sürenin ardından Ablonodan sessizliği bozdu.

 “İki hafta geçti ama ondan haber alamadık.” Yirmi gün geride kalmıştı. Mantıken birkaç gün daha beklemeleri yetecekti ama hala endişelerinden kurtulamamışlardı. Nedense sürekli gergin geziyorlardı.

 Zaman acımasızdı. Sindhu’daki açlık sorunu gün geçtikçe kötüleşiyordu. Açlıktan bir sürü insan ölmüştü ve birkaç gün içinde Yüce Rahip’ten geri dönmelerine dair yeni mektuplar almışlardı.

 Bu ayki yedinci mektup da ellerine ulaşmıştı!

 “Ona üç gün daha verelim. Baktık ki haber alamıyoruz, Sindhu’ya döner ve Yüce Rahip’in dediği gibi cevherleri Abbasilere satarız.” Arloja iç geçirdi.

 Kontratı imzaladıktan sonra beklemeye koyulmuş olsalar da, aslında Wang Chong’u izliyorlardı. Ancak her şey adeta denize fırlatılan bir taş gibiydi. Hidrebad cevherine dair hiç haber yoktu.

 Sokakları gezmişler ve yine bir şey öğrenememişlerdi.

 Başlarda ona güveniyor olsalar da, artık bu güvenleri sarsılmaya başlamıştı. Arloja birkaç gün daha beklemek istiyordu ama fazla umutlu değildi.

 “Bu da başarısız oldu!” diyerek iç geçirerek yine bunalıma girdi. Merkezi Ovalar’da bu kadar zorluk çekeceklerini düşünmemişlerdi.

 “Ama… Merkezi Ovalar’da cevhere ilgi duyan bir aile daha vardı? Neden onlarla konuşmuyoruz?” Ablonodan bu sözleriyle Zhang Klanı’nı ima ediyordu. O insanları gözü tutmuştu.

 “Hayır!” Arloja başını iki yana salladı, “O soylular güvenilir görünüyordu ama istediğimiz fiyatı vermeye yanaşmadılar. Merkezi Ovalar’daki kılıç fiyatları çok ucuz. Aradığımız ortak onlar değil. Yüce Rahip bize uzun vadeli bir ortaklık kurmamızı söylemişti ama görünüşe göre Merkezi Ovalar’da böyle biri yok.”

 Ablonodan sessizleşti. Aynı karara varmışlardı. Merkezi Ovalar’a gelmelerinin asıl amacı büyük bir alıcı bulmak ve erzak almaktı.

 Ayrıca bunu yaparak tekelleşmenin önüne geçeceklerdi.

 Eğer cevheri sadece Abbasilere satarlarsa onlardan yüksek bir fiyat alamazlardı. Bu gerçek her türlü ticarette geçerliydi.

 Yüce Rahip de bunu istemediği için onları Merkezi Ovalar’a göndermişti. Ancak görünen o ki Abbasiler’den başka bir alıcı bulmak onlar için pek mümkün değillerdi. Onlardan büyük para kazanamayacaklardı ama en azından sadık ve güvenilir bir iş birliğiydi.

 Merkezi Ovalar ise çok uzaktı.

 Tabii rahipler o esnada Wang Chong’u ‘başkalarının’ da izlediğini bilmiyordu.

…….