Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

48. Bölüm Dört Büyük Demirci Klanı’nın Küçümseyici Tavırları

Çevirmen: Hadeschan / Editor: T4icho

 

“Wei Hao, bu konuyu sana bırakıyorum. Şu anda hassas bir durumdayım, bu yüzden kim olduğumu anlamalarına izin veremem! Yardımın lazım.” Wang Chong çayından bir yudum aldıktan sonra konuyu değiştirdi.

 “Anladım! Yao Feng’i düşünüyorsun, değil mi? Merak etme, bana bırak!” Wei Hao göğsüne bir şaplak attı.

 Wang Chong’un planına tam olarak güvenmiyordu ama yine de her şeyiyle ona yardım edecekti. Sonuçta kardeş dediğin bunu yapardı. Gerekli zamanda birbirine yardım ederlerdi!

 Yao Klanı güçlü olabilirdi ama Wei Klanı da boş sayılmazdı. Bir dükün klanı olarak Yao Klanı’ndan korkmalarına gerek yoktu.

 “Sadece Yao Feng değil…” Wang Chong gülümsedi. Engin Turna Köşkü’ndeki mesele basit bir iş değildi. Eğer Yao Guang Yi planını kimin bozduğunu öğrenirse muhtemelen o şahsın derisini yüzerdi.

 Genç adam Wei Klanı’nın Mavişişe Köşkü’nü kullanarak dikkatlerden uzak durmayı planlıyordu. Aksi halde Yao Klanı yaptığı her harekete engel olmaya çalışır ve hayatı iyice zorlaşırdı.

 “Bırak şimdi bunları. Biraz çay içelim!” Wang Chong dostuna çay koydu ve çayını yudumlarken köşkün girişine baktı.

 Kılıcı bu sabah oraya koymuşlardı ve henüz dikkatleri çekmeyi başardıkları söylenemezdi. Şimdilik toplanan insan sayısı planın başarılı olmasına yetmezdi.

 Fakat Wang Chong zaten ilk gününde kılıcı satmayı beklemiyordu; yani kaygılı yahut endişeli sayılmazdı.

 “Biri geldi!” Aniden Wei Hao konuştu.

 Wang Chong dikkat kesildi. Başını kaldırdığı gibi aşağı baktı. Dışarıdaki kalabalıktan sesler geliyordu; sokağın karşı tarafından Mavişişe Köşkü’ne doğru büyük bir insan topluluğu yaklaşıyordu.

 Yaklaşan grup üçe ayrılmıştı. Farklı farklı güçlere ait oldukları açıktı ama nedense birlikte ilerliyorlardı. Buraya geliş sebepleri aynı olmalıydı.

 “Sıkıntı büyük! Gelenler Cheng, Huang ve Lu Klanları’ndan. Muhtemelen ortalığı dağıtmaya geldiler!” Wei Hao soylu bir ailenin çocuğuydu ve sık sık soylularla görüşüyordu. Üstelik Wei Klanı’nın bir ocağı vardı. Dolayısıyla üç büyük demirci ailesinden gelen bu adamları anında tanımıştı. Kaşlarını çattı ve gerginleşti.

 Adamların düşmancıl tavrına bakılırsa buraya kılıç satın almak için gelmemişlerdi.

 “Niye korkuyorsun ki?” Wang Chong onlara bakarak sakince konuştu.

 “Başkentteki kuralları biliyorsun; saygıdeğer bir aileden geliyor olsan da o kuralları çiğneyemezsin. Muhtemelen kılıcı farklı bir ailenin sattığını düşündükleri için buraya geldiler. Tabii onlardan habersiz bir kılıç satıldığı için durumdan memnun olmamalarını anlayabiliyorum! Fakat bizler başkentte yaşadığımız için ‘yabancı kuralı’na dahil değiliz. Korkacak bir şeyimiz yok.”

 “Ah! Öyle bir şey mi vardı?” Wei Hao şaşkına döndü. Ailenin demircilik işleriyle pek ilgilenmediği için böyle bir kuralın olduğunu da bilmiyordu.

 “Emin misin?”

 “En.” Wang Chong başını salladı. Eski hayatında çok şey görmüş ve yaşamıştı. Dışarıdan sadece on beş yaşında olan bir çocuk gibi görünüyordu ama içten içe bildiği şeyler muazzamdı.

 Ayrıca eski dünyadaki kıyamet zamanında bir demirci üstadıyla tanışmış ve onun sayesinde sektördeki kuralları öğrenmişti.

 “Sıkıntı, bizi yanlış anlıyorlar. Onlara durumu açıklamam lazım.” Wei Hao panikledi.

 “Buna gerek yok. Zaten onlara ihtiyacım vardı.” Wang Chong sakince konuştu.

 “Ah?” Wei Hao bir anda durdu. Boş boş Wang Chong’a bakan genç adam neler olduğunu anlayamıyordu.

 Wei Hao’nun şaşkına döndüğü o kısacık anda Cheng, Huang ve Lu Klanları’ndan gelen topluluk Mavişişe Köşkü’nün girişine ulaşmıştı. Başlarını kaldırarak köşke asılı duran kılıca baktılar.

 “Hmph, madem burada kılıç satıyorsunuz, o halde bizi de hoş karşılamanız gerekmez miydi?” Hafif kilolu, otoriter bir auraya sahip olan adam köşke baktı. Sözleri sertti ve adeta ‘buraya sorun çıkarmak için geldim’ diyordu.

 “Efendim, kılıcı almak mı istiyorsunuz?” Köşkte çalışan siyah cübbeli bir genç hemen dışarı çıkarak onları karşıladı.

 “Bu kılıç senin mi?” Hafif kilolu adam ona baktı. Lu, Huang ve Cheng Klanı’ndan gelenler garsondan cevap bekliyordu.

 Hafif kilolu adamın adı Huang Jiao’ydu ve kendisi Huang Klanı’nın bir üyesiydi. Demirci klanlarında kılıç dövmekten, satmaktan ve iç ilişkiler ile satışlardan sorumlu kişiler olurdu. Ayrıca başkalarının işini batırmaktan sorumlu olanlar da vardı. Huang Jiao’nun hangi işten sorumlu olduğunu anlamak pek de zor değildi.

  Başkentteki insan nüfusundan ötürü bazen insanlar kuralları çiğniyor ve onlarla rekabet etmek için buraya geliyorlardı. Böyle meselelerle sık sık başa çıkmak zorunda kalıyorlardı.

 Böyle insanlara kuralları hatırlatmak ve kendi işlerini de korumak isteyen klanlar, Huang Jiao’ya benzer kişileri gönderirdi.

 “Kılıç efendimin!”

 “Oh, duyduğum kadarıyla kılıç başına 600 altın istiyormuşsunuz?” Huang Jiao küçümseyerek konuştu. Huang, Cheng ve Lu Klanları’nın gözünün önünde kılıç satmak… Gerçekten de cesurca bir davranıştı.

 “Evet!” Hizmetkar gülümseyerek başını eğdi.

 “Kılıcı indir, bakmak istiyorum!” Huang Jiao sabırsızdı.

 “Hoşuma giderse alırım!” Diğer üyeler de küçümseyici bakışlar takınmıştı. Saygıdeğer klanlar yabancılarla uğraşırken genellikle bu taktiği kullanıyordu. Karşı tarafın silahını ödünç alıyor ve kendi güçleriyle onu ya parçalıyor ya da çatlatıyorlardı. Bir demircinin önünde yaptığı silahı parçalamak kadar aşağılayıcı bir davranış olamazdı.

  İşte buna karşı tarafın işini batırmak diyorlardı!

  Demircilik sektöründeki saygıdeğer klanlar nadiren ‘rakip’ diyebilecekleri kişilerle karşılaştıkları için kendilerine çok güveniyorlardı.

 “Üzgünüm, kılıca dokunmak ya da bakmak yasaktır! Bunun için önce onu satın almanız gerekiyor.” Hizmetkar gülümseyerek eğildi.

 “Ne? Görmek yasak mı? Dokunamıyor muyum?”

 “Dokunmak da yasak.” O esnada üç klanın gönderdiği adamlar şaşkına dönmüştü. 600 altın büyük bir miktardı. Burada bahsedilen şey altındı! Gümüş ya da bronz değildi. Fakat gelin görün ki bu şeye dokunmak yahut bakmak bile yasaktı; demircilik sektöründe daha önce böyle bir şey duyulmamıştı!

 Buraya geldikten sonra söylenenlerin doğru çıkacağını düşünmemişlerdi.

 “Emin misin?” Huang Jiao bir kez daha sordu. Kulaklarına inanamıyordu. Herkes yaptığı kılıcı insanlara göstermek, onları etkilemek isterdi. Fakat bu şahıs koyduğu pahalı fiyata rağmen kılıcını kimseye göstermiyordu.

 “Eminim.” Hizmetkar sakindi.

 “Efendin kim? Çağır buraya gelsin! O kılıca bakmak istiyorum!” Huang Jiao sinirleniyordu.

 “Bilmiyorum!” Hizmetkarın sesi kısıldı, adeta boğazında bir taş kalmıştı.

 “Bilmiyor musun? Nasıl yani?” Huang Jiao şaşırdı. Hemen ardından öfkeyle sırıttı. “Efendinin nerede olduğunu ya da kim olduğunu bile bilmiyorsun, öyle mi?”

 “Kim olduğunu bilmiyorum.” Hizmetkarın verdiği cevap herkesin beklentisini yerle bir etmişti. İnsanlar afallıyordu.

 “Saçmalama! Efendinin kim olduğunu nasıl bilmezsin!” Huang Jiao sinirden köpürmek üzereydi.

 “İyi, madem söylemek istemiyorsun, daha fazla zorlamayacağım. O zaman şu soruma cevap ver: klanının sattığı kılıcın ne özelliği var? Ne özelliği var da ona 600 altın gibi bir fiyat koymaya cüret ettiniz?”

 “Bilmiyorum?”

 “Peki ya malzeme? Hangi cevherden yapıldı? Bunu da mı bilmiyorsun?”

 “Bilmiyorum!”

 “O zaman keskinliği? Kaç santim metali kesebiliyor?”

 “Bilmiyorum!”

……

  Hizmetkar ‘bilmiyorum’dan başka bir şey söylemiyordu. Tabii ona böyle davranmasını Wang Chong emretmişti. Kılıç 600 altındı ve kimse ona dokunamaz yahut onu göremezdi; bunun dışında gelen bütün sorulara ‘bilmiyorum’ cevabını verecekti.

 “Bilmiyorum, bilmiyorum… Konuşmayı mı unuttun be adam?” Huang Jiao sinirden titriyordu.

 “Yeterince yetenekli değilseniz, kapasitenizi aşacak işlere bulaşmayın! Kim sattığı kılıca dokunulmasına izin vermez? Dokunmak ya da görmek yasakmış, o kılıcın bir soylu kızı olduğunu mu sanıyorsun? Dikkat pezevenkleri sizi!”

 Hong!

 Hoang Jiao’nun sözlerini duyan demirci klanı üyeleri anında kahkahaya boğuldu. İzleyenler bile gülüyordu.

 “Ben ne demiştim? Buraya sırf dikkat çekmek için gelmişler, başka bir olayları yok.” Huang Jiao hizmetkarı göstererek bir kahkaha attı. Küçümsüyordu.

 “Gelmeden önce başkentte inanılmaz birinin ortaya çıktığını düşünerek endişelenmiştim! Neyse ki fazla abartıyormuşum! Huang Jiao kötü konuşuyor ama hkasız değil! Bu herifler buraya sırf dikkat çekmek için gelmiş!”

 Cheng Klanı’ndan gelen kalabalık da konuşmaya katıldı. Gözleri küçümseyen ifadelerle kaplıydı ve diğer demirci klanları böyle bir reklam yöntemini asla kullanmazdı.

 Cheng Klanı yaptığı işlere adını kazıdığı sürece ekstra bir reklam yapmak zorunda kalmıyordu. Onların böyle ‘zavallı’ taktiklere başvurmasına gerek yoktu. Yeni gelenlerin ‘gerçek bir yeteneğe’ sahip olmadığı açıktı!

 Diğer klan üyeleri konuşmuyor olsalar da Cheng Klanı’na katılıyorlardı. Eğer bu yeni gelen şahıslar gerçekten yetenekli olsaydılar, başkalarına kılıçlarını göstermekten bu kadar çekinmezlerdi. Ayrıca kılıcı milletin gözüne sokmak için en popüler köşklerden birine asmışlardı.

 Normal bir klan böyle davranmazdı.

 Kalabalığa göre durum tam olarak Huang Jiao’nun dediği gibiydi. Bu klan tamamen dikkat çekmek için gelmişti. Böyle bir kılıcı satmak bile başlı başına bir mucize olurdu.

 “Mavişişe Köşkü yiyecek ve içecek satılan bir mekandır, fakat adamlar gelmiş burada bir kılıç satmaya çalışıyorlar! Üstelik fiyata bir bakın. Görünüşe göre bu ‘yeni rakibi’ fazla abartmışız; meğerse karşımızda bir çaylak varmış!” Lu Klanı da söze katıldı.

 Mavişişe Köşkü güzeller güzeli bir binaydı ve iç kısmı oldukça lüks döşenmişti. Başkentte eşi benzerine nadir rastlayabileceğiniz türden bir yerdi. Bu bölgede iş yapanlar genelde zengin ve saygıdeğer ailelerin üyeleriydi.

 Bu gizemli şahısların kılıç başına 600 altın istediğini duyan demirci klanları, inanılmaz bir rakiple karşılaştıklarını düşünmüşlerdi.

 Ancak şimdiyse… Olayı abarttıklarını düşünüyorlardı!

 ‘Gerçeğİ’ fark ettikten sonra stratejilerini de hemen değiştirmişlerdi.

 “Dağılalım. Bu herifler sadece dikkat çekmek istiyor!”

 “Nereden geldiklerini Tanrı bilir, kurallara karşı çıkıyorlar! Zamanımız boşa gitti!”

 “Ayrıca Mavişişe Köşkü’ndekiler ne yapıyor?”

 Huang, Cheng ve Lu Klanları ilgilerini yitirmişti. Öfkeyle eleştiriler yaparak dağıldılar.

 “Şerefsizler!” Wei Hao her şeyi gördüğü için öfkeyle elini masaya vurdu ve ayağa fırladı. “

 “Kılıç satıyorsak ne olmuş? Bu herifler kendilerini bir şey mi sanıyorlar? Onlara bir ders vereceğim!”

 Wei Hao ile Wang Chong birlikte büyümüşlerdi ve bu yüzden Wei Hao ona çok değer veriyordu. Kardeşine söz söyleyen bu adamların peşini bırakmaya niyetli değildi. Ayrıca Cheng, Huang ve Lu Klanları saygıdeğer klanlar olsalar da, Wei Hao’nun gözünde beş para etmezlerdi.

 Dük Wei’nin oğlu böyle demirci bozuntularından korkar mıydı hiç?

 “Dur biraz!” dedi Wang Chong. “Büyütmeye gerek yok. Zaten dağılıyorlar.” Ardından Wang Chong çayın tadına odaklandı. Dünya değişmeden önce böyle bir alışkanlık edinmişti. Çayı içtikten sonra çay yapraklarını çiğniyordu.

 Genç adam bu yeni uzay-zaman sürekliliğinde de alışkanlığını sürdürüyordu. Bu bir şekilde ona eski hayatını anımsatıyordu.

…….