Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

25. Bölüm Farklı Bir Yer

Çevirmen: Finkton_ / Editor: Bengoshi

 

FIŞŞ!

Nie Tian’ın zihni hayvan kemiğinde yoğunlaşan kan damlasına dalınca, kan damlası birden alevlendi. Kanın içinde, aniden bükülen ve birbirine karışan ateş parçaları gördü. Parçalar garip bir hayvan silüeti oluşturuyordu.

Silüet bir ejderha şeklindeydi fakat sürekli değişiyordu ve gizemle doluydu.

“Vaaov!” Nie Tian yumuşakça nefes verdi ve zihnini sakinleştirmeye çalıştı.

Sanki gizli bir düğmeyi aktif etmiş gibiydi. Hayvan kemiği avucunun içinden uçtu ve sessizce göğsünün önüne geldi. Bu sırada kemik kızgın alevler saçıyordu. Zihni aniden hayvan kemiğinden gerçekliğe döndü fakat gözleri hala ona odaklanmıştı.

FİYUU!

Ateş parçaları hayvan kemiğinin etrafında dönmeye ve korkunç bir yer çekimi kuvveti üretmeye başladı. Birkaç saniye sonra, hayvan kemiği ve ateş şeritleri bir alev girdabına dönüştü.

ÇATIRT!

Alev girdabının oluşumunu etraftan gelen garip bir ses takip etti. Sonrasında da birçok rengarenk uzaysal yarıklar göründü.

Odasında bulunan taş masadaki çay seti ve yataktaki kıyafetler gibi etrafta bulunan eşyalar, güçlü bir şekilde uzaysal yarıklar tarafından yutulmuş ve göz açıp kapayıncaya kadar yok olmuştu. Bir süre sonra, yerde duran taş masa ve taş tabla bile yarıklar tarafından yutulmuştu!

GICIR! GICIR!

Nie Tian’ın oturduğu yatak kuvvetli çekimden dolayı sallanmaya başlamış, sanki kendisiyle beraber uzaysal yarıklara doğru uçmak üzereydi. Aniden kalbini bir korku kapladı. Sanki büyükbabasını ve Nie Qian’ı bir daha göremeyeceğini fark etmişti.

Tam her yanını korku kaplamış ve yardım için çığlık atacakken, alev girdabı vahşi bir canavarın ağzına dönüşmüş ve onu bir anda yutuvermişti!

Sonra, alev girdabı sert bir şekilde tanecik büyüklüğünde bir ateş kıvılcımına dönüştü. O kıvılcım birkaç kere parladı ve havada kayboldu.

FİYUU!

Yer çekimi kuvveti belirgin bir şekilde arttı ve parlayan uzaysal yarıklar birer birer kapanmadan önce odadaki her şeyi yuttu. Ancak alev girdabı ve garip bir şekilde parlayan uzaysal yarıklar kaybolduktan sonra, küçük oda tekrardan huzurlu bir hal aldı.

Gel gör ki taş masa, taş sandalye, tahta yatak ve diğer her şey Nie Tian ile birlikte gitmişti.

Kısa bir süre sonra Nie Qian’ın sesi dışarıdan duyuldu. “Küçük Tian, uyuyor musun?”

Nie Tian’ın hayvan kemiğini kontrol edebileceğine olan inancını dile getirmiş olsa da Nie Donghai hala onun için endişeleniyordu. Özellikle Nie Qian’ın, hayvan kemiğinin korkunç yeteneklerini ona anlatmasından sonra daha çok endişelenmişti. Bu yüzden Nie Qian ile birlikte gelmişti. Tecrübesini ve öngörüsünü kullanarak tekrar hayvan kemiğinin sırlarını keşfetmek istemişti.

Nie Qian birkaç kere seslendi fakat hiçbir cevap alamayınca Nie Tian’ın kapısını zorla açtı. “Ahhh!” Odaya adım atar atmaz çığlık attı ve odadaki her şeyin kaybolduğunu gördü.

Nie Donghai’nin alnındaki damarlar bir anda kabarıvermişti. “Nasıl olur da Yuan Klanı Küçük Tian’ı evimizden kaçırmaya cüret eder!” Durum hakkında hiç durup düşünmeden öfkelenmişti.

Yuan Qiuying’in, iki suikastçisinin kaybolduğunu öğrenince Nie Tian’ı kaçırması için başka güçlü uzmanlar gönderdiğini düşünmüştü.

“Baba, ne yapmalıyız?” Nie Qian tamamı ile bir sersemlik haliyle bağırdı. “Onu geri almak için ne yapmalıyız!?”

“Yun Klanı ve Yuan Klanı hemen Nie Tian’ı bırakmalılar! Şimdi Nie Klanı başkanı olan ikinci kardeşimle konuşacağım. Eğer hemen atılıp Küçük Tian’ı korumaz ise, onun canını bağışlamayacağım!” diyen Nie Donghai, öfkeyle ayrıldı ve Nie Beichuan’ı bulup Nie Tian’ın hemen serbest bırakılması umuduyla hızla işe koyuldu.

Nie Qian, “Yuan Qiuying, eğer Küçük Tian’a herhangi kötü bir şey olursa son nefesime kadar senin peşinde olacağım!” diye yemin etti.

Bilinmeyen dünyadaki ruhsal enerji yoğunluğu akla hayale sığmayacak türdendi.

Uzunlukları bin metre civarında olan sekiz ejderha iskeleti görülüyordu. Hepsi sekizgen bir biçimde dizilmiş, hepsinin kafaları eski, yıkık dökük bir sunağa doğru bakıyordu. Üzerinde kan lekeleri olan bu yapı, sanki zaman tarafından merhametsizce yıpratılmış gibi duruyordu.

Sunağın kalbinden aniden parlayan bir kıvılcım çıkmış ve hızla bir ateş topuna dönüşmüştü.

GÜM!

Ateş topundan bir çocuk sureti çıkmış ve yere doğru inmişti.

TANGIRT!

Sonra ise devasa ateş topu, küçük bir kemik parçasına dönüştü ve çocuğun ayağının dibine düştü.

Sersemlemiş ve acı içinde kıvranan Nie Tian, uzuvları geniş bir şekilde açık ve sırtüstü uzanmış bir vaziyetteydi.

Dört açılmış gözleriyle kapalı gökyüzüne bakarken, yavaşça kendine geldi. “Burası da neresi?”

Birkaç saniye önce odasındaydı. Sadece hayvan kemiğinin alev girdabına dönüştüğünü ve onu yutuverdiğini hatırlıyordu. Sonra da buraya gelmişti.

Yerde uzanmış olmasına rağmen, buradaki yer çekiminin Mistik Kehribar Kalkanı’nın oluşturduğu on kat yer çekiminden bile daha kuvvetli olduğunu fark etti!

Sırtı sıkı bir şekilde, soğuk ve sert taştan tabakaya bastırılmış olarak öylece yatıyordu. Toplayabildiği bütün güçle sarfettiği çabanın sonunda oturur bir pozisyona gelebildi.

“Buradaki ruhsal enerji miktarı Süzülenbulut Dağı’ndakinden on kat daha yoğun!”

Nefes alırken, havadaki Gökyüzü ve Yeryüzü’nün ruhsal enerjisinin Dantian’ındaki ruhsal havuza doğru aktığını hissetti. Mutlu olmuş ve merakla etrafına bakınmıştı.

Aniden, onu çevreleyen sekiz tane kocaman tepe gibi duran ejderha kafalarını fark etti. “Ejderha kafaları! Orada sekiz kocaman ejderha kafası var!”

Sekiz ejderha kafası, herhangi bir kan veya etten yoksundu. Yalnızca çıplak, beyazlamış kemikleri görünüyordu. Ejderhaların göz küreleri uzun zaman önce yok olmuştu. Bütün boş göz çukurları, ona doğru ve sanki onu sessizce inceler gibi bakıyordu. Bu durum onu çok korkuttu.

Hızlıca gözünü uzaklara dikti ve sekiz büyük ejderhanın iskeletlerinin bin metre boyunca uzandığını gördü.

Daha da uzaklarda her biri Süzülenbulut tepesi kadar uzun olan birçok dağ tepesi, kasvetli, gri gökyüzünün altında uzanmışlardı. Onları dikkatlice inceledikten sonra, başta dağ tepelerini andıran nesnelerin aslında devasa kollar olduğunu fark edince çok şaşırmıştı!

Devasa kollar, koyu sarı renkteydi. Bazılarının sonsuz bir öfke saçar gibi yumrukları sıkılmıştı. Bazılarının parmakları genişçe açılmıştı ve sanki gökyüzüne tutunmaya çalışıyor gibiydi. Bazılarının ise avuç içi, Gökyüzü ve Yeryüzü’nün yüce nazariyesi ile damgalanmış gibiydi.

Uzaktan, o kocaman kollar, göğe uzanan devasa dağ tepeleri gibi görünüyordu. Kolların diğer tarafı ise, yükselmiş yaşlı ağaçların toprağa derin bir şekilde gömülmüş kökleri gibiydi. Sanki kocaman kolların sahipleri toprağın içindeydi ve kendilerini gömüldükleri yerden kurtarıp gökyüzüne doğru uçmaya çalışıyorlardı!

“Bir, iki, üç… otuz iki!” Saymaya başladı ve en az otuz iki tane kocaman kolun görünürde olduğunu fark etti.

Bu da demekti ki en az on altı tane dev gibi yaratık toprakta gömülüydü!

“Sekiz büyük ejderha ve en az on altı korkunç boyuttaki dev yaratık. Bu yer neresi? Rüya mı görüyorum?” Birden dilini ısırdı ve şiddetli bir acı hissetti.

“Rüya görmüyor muyum? Bu bir önceki seferden farklı. Yani bu bir rüya olmamalı!”

Nie Hong’la dövüşünden sonra uzun bir süre yüksek ateşi çıktığını ve sık sık farklı rüyalar gördüğünü unutmamıştı. Rüyasında gördüğü bilinmeyen dünya ise bir nebze de olsa şu an gördüğü dünyaya benziyordu. Fakat o rüyaların hepsinin sadece rüya olduklarını ve gerçek olmadıklarını hep biliyordu. Bu sefer bir rüyada değil, gerçek ve ona tamamen yabancı olan bir dünyadaydı.

FİYUU!

Onu bu yere getiren hayvan kemiği yanında duruyor ve alevler saçarak parlıyordu.

İstemsizce kemiğe doğru baktı. Bilinmeyen bir sebeple o alevlerin içinde sonsuz bir üzüntü hissetti.

Parlayan alevler sanki bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.

“Ejderha?” Hafızasının yardımıyla, içsel bilincinin bu garip dünyayı Maden 73’te iken hayvan kemiğinde toplanan kan damlasının içinde gördüğünü hatırladı.

O dünya, devasa ateşten bir ejderhaya dönüşen sayısız öfke dolu alevler ile doluydu.

Kara Bulut Şehri’ne geri dönerken, mavi kıyafetli iki adama hayvan kemiğini fırlattığında da ejderha şeklinde bir ateşe dönüşmüştü.

Bir süre dikkatlice düşündükten sonra, hayvan kemiğinin büyük bir ateş ejderine ait olduğunu fark etti.

Sunağın etrafında sadece iskeletleri kalan sekiz büyük ejderha vardı. Onların da önceden hayvan kemiğinin ait olduğu tür olan ateş ejderi iskeletleri olduklarını düşündü.

“Gidip bir göz atmalıyım.” diye kendi kendine mırıldandı. “Bu dünya, benim gördüğümden daha büyük olmalı. Burada benim görüşümün ötesinde olan daha fazla sır saklı olmalı.”

Kalkmaya yeltendiğinde, yer çekiminin onu olduğu yere çivilediğini fark etti.

Doğrulup ayağa bile kalkamıyordu!