Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

10. Bölüm Ben Yalnız Avlanırım (1)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Düşük seviyeli canavarları yendiği günün ertesi, Cuma günü Yu Il Han tekrar üniversiteye gitmek için evden ayrıldı. Cuma günü dersi olmamasına rağmen…

“Okula mı gidiyorsun, oğlum? Dikkatli ol, canavar görürsen hemen kaç. Evde dinlensen senin için daha iyi olur.”

“Bugün sorun olmaz. Anne, evde kalıp dışarı çıkma, tamam mı?”

Okula kayıt olduğu sırada her nasılsa Cuma gününü boş bırakabilmişti. Gerçi artık bunu hatırlamıyordu, ama şuan evde kalmak onun için daha boğucu olurdu. Çünkü evde yapabileceği tek şey, odasında patlamış mısır yiyerek annesinin, on yıllık ayrılığın ardından çocuğu için endişelenmemesi sağlamak olurdu.

Aynı zamanda endişeli annesine, mana kullanamasa da çok güçlü olduğunu ve vücudunun tüm sınırlarını zorlayarak geliştiğini söyleyemezdi. Annesini kandırmanın en iyi yolu, oğlunun on yıl önceki ders programını hatırlayamayan annesinden faydalanıp dışarı çıkmaktı.

‘Nasıl hissettiğini anlayabiliyorum, ama…’

Dışarı çıkmasının sebebi de tam olarak buydu. Tehlikeli canavarlar ortaya çıkmadan güçlenebileceği kadar güçlenerek ailesini korumak ve onların iyi yaşamasını istiyordu.

“Bir atölye ve bir araba istiyorum.”

[Para kazanman gerekiyor.]

“Hemen manayı kullanabilmek istiyorum.”

[Seviye atlaman gerekiyor.]

“Ayrıca iyi savunma donanımı yapmak istiyorum.”

[Güçlü canavarlar öldürmelisin.]

Bu doğruydu. Bütün her şey canavarları avlamakta bitiyordu. Dolayısıyla Yu Il Han omzuna büyük bir çanta takmış ve de kıyafete sarılı çelik mızrağını elinde taşıyordu. Etraftaki canavarlara bakıyordu.

Elbette, şuan ki Kore Cumhuriyeti kampüste ortaya çıkanlar gibi biranda ortaya çıkacak canavarlara karşı tetikteydi. Yu Il Han, Tanrı’nın gözlerinden bile kaçmışken,  Kore ordusundan da olsalar sadece bir avuç aptal da olsalar, askerlerin gözlerinden rahatlıkla saklanabilirdi.

Belki birisi onu fark edebilirdi ama bilinçli bir şekilde ona bakmadıkları sürece onu göremezlerdi. Bu üzücü bir durumdu.

“Canavarları bu şekilde bulabilir miyiz?”

[Beni, yüce bir varlığı küçümsüyor musun?(İngilizce konuşuyor) Tavandaki klimanın deliğinden küçük bir tortu bile ortaya çıksa bunu fark ederim, bana inan.]

Erta kendisini canavar radarı olarak ilan eden ve kendisiyle çok övünse de, Yu Il Han sadece homurdandı. O sırada, yanından geçtiği dükkanın içindeki televizyonda tanıdık bie sahne gördü. Anında durup ekrana bakmaya başladı. Görür görmez anladı.

Bu onun üniversitesinin kampüsüydü. Sadece bu da değildi, orada dövüşenler Demir Adam maskeli biriyle Hulk maskeli biriydi!

[Devlet, hala böyle bir felaket sırasında ortaya çıkıp canavarları yenerek insanları kurtaran insanları arıyor.]

[S Üniversitesiyle bağlantılı olduğu düşünülen iki yetenek kullanıcısı, canavar grubunun gelmesiyle anında ortaya çıktı, herhangi bir kayıp verilmeden canavarları yendi ve birden ortadan kayboldu. Araştırmacılar bu insanlara ‘dengesi bozulmuş’ yetenek kullanıcıları diyorlar ve manaya olan uyum kabiliyetleri çok fazla olduğundan geri döner dönmez gelişerek birçok teknik geliştirdiklerini tahmin ediyorlar.]

Araştırma için yeterince niteliğiniz yok!

[Büyük Değişim yüzünden dünyanın birçok yerinde felaketler yaşanıyor. Birçok insan canavarların hızla üremesinden duydukları endişeyi dile getiriyor ve devletten acil önlemler talep ediyorlar. Devlet, bu iki ‘dengesi bozulmuş’ yetenek kullanıcısının merkezde olduğu, yetenek kullanıcılarından seçkin bir sınıf oluşturmayı amaçlıyor…]

Bunu dinlemenin artık bir anlamı yoktu. Mana kullanamadığı halde ‘dengesi bozulmuş’ denilmesinden rahatsız olmuştu. İçgüdülerini dileyecek olsaydı çoktan mızrağını savurmuştu, ama sonra Erta’nın nasıl salıncağı kırdığı zamanki gibi ona güçle ilgili vaaz vereceğini hatırlayarak öfkesini kontrol altına aldı.

Homurdanarak orayı terk etti.

Elbette devletle işbirliği yapacak kadar onurlu değildi. Yu Il Han’ın ilk olarak kendini sonra da ailesini koruması gerekiyordu.

Sonunda, haberlerdeki tek bir kişi aklında kalmıştı.

“Hulk maskeli kadın, İmparatoriçe diye çağırılıyordu değil mi?”

[İlgini mi çekti? Yüzünü maske yüzünden göremesem de vücudu olağanüstüydü. Eğer seviyesi yüksekse ırksal düzeltmeyle güzelleşirler. Yani onunla ilgilenmeye değebilir. Her neyse, erkeklerin hepsi…]

“Hayır, o şekilde ilgilenmiyorum.”

[Gerçekten mi?]

“Evet.”

Bu tam da yalan söyleyemeyen Yu Il Han’ın verebileceği bir tepkiydi.

Erta, cevabını duyduğunda ‘iktidarsız’ diye düşündü. Sebebi, melek olan onun için bile, İmparatoriçenin çekiciliği olağanüstüydü.

Ancak, Yu Il Han tabii ki de iktidarsız değildi. Bu Yu Il Han’ın sorguladığı bir şeydi. Çok güzel veya eşsiz bir vücuda sahip bir kız gördüğünde bile heyecanlanmıyordu. Bu en başından beri böyle değildi. Dışlandıktan sonra bu hale gelmişti.

Bu tıpkı ekranın arkasında parlayan bir hazine gibiydi, gerçek bir kadın değildi. Erkekliğinden endişe etmek için iki farklı cinsiyeti de denemesi gerekirdi. Şuan için bir farklılık yoktu.

Her nasılsa şuana kadar bunun sebebini düşünmemişti. Ama şimdi düşünüce sebebini anlayabiliyordu.

“Büyük ihtimalle Lita’nın görünüşüne alışmış olmam.”

[Ah.]

Erta üzgün bir sesle onayladı.

[Büyük ihtimalle bundandır. Lita gibi bir yüce varlıkla çok zaman geçirdin, dolayısıyla insan kadınlarına karşı iktidarsız olman çok normal…]

“Ben iktidarsız değilim, iktidarsız değilim!”

 Bu nazik bir konu olduğundan, Yu Il Han vurgulayarak konuşmuştu. Ancak ‘iktidarsız, iktidarsız’ diye bağırsa da yolda kimse ona dönüp bakmadı. Bu onu daha da acınası hissettirdi.

Kimse dikkat etmese de sesini alçaltarak Erta’ya dönerek tekrar vurguladı.

“Benim bahsettiğim şey mana. Mana kullanma gücü.”

[…Ah, beklenildiği gibi. Senin gibi canavarların zırhlarını mana olmadan işleyen biri için çok da özel bir şey değil. ‘İmparatoriçe’ ismi yüce olsa da Tanrı’nın insanları başka dünyaya göndermesinin amacı, o kadın gibi kişiler oluşturabilmekti.]

“Ben hariç!”

[Varlığını kozmik düzeyde gizleyebilen sen hariç…]

Yu Il Han, Erta’nın Lita’dan daha keskin dilli bir hale geldiğini düşündü. Bunu düşünürken bile hala hareket ediyordu.

[Bekle bir tane buldum. Yakınlarda.]

Erta onu durdurdu. Sert ses tonu, bunun sıradan bir şey olmadığını söylüyordu. Yu Il Han, eliyle patates kızartması seçiyormuşçasına dikkatle sordu.

“Kaç taneler?”

[70.]

I beg yor pardon. (Affedersin?). – Şaşıran Yu Il Han, İngilizce cevap verecekti.

[35. Seviye gri kurt kafasına sahip bir canavar topluluğu. Bir zindanda değil de açık arazide.]

“Dün bana söylediklerini hatırlıyor musun acaba? Büyük Değişim’in ilk safhalarında yüksek seviyeli canavarlar ortaya çıkmazdı. Eğer çıksalar bile bir zindana kapatılacaklarını söylemiştin, değil mi?”

[Zekaları fazla geliştiğinden tuzağa düşmemişler.]

Yu Il Han bu saçmalığın karşısında iç çekmişti, Erta ise daha o konuşmadan yüksek sesle iç geçirmişti.

[Doğrusu, dünün bile fazla tuhaf olduğunu düşünmüştüm. Ne kadar düşünürsem düşüneyim, 100. Seviyeden fazla olan canavarlarda bir sorun var.]

“Ve bu kadar sakince mi tepki verdin?”

[Düşük seviyeden bir varlığa bu dalgadan bahsetmek istemedim]

Erta’nın ses tonu, cevaplarken tuhaf bir şekilde soğuktu. Lita da mı eskiden böyleydi? Erta’nın aralarına ördüğü sert duvardan biraz bıkmıştı Yu Il Han.

 Konumunu vurgulayarak ve alttan alta yoldaşını küçümsemek onu kibirli bir hanım oalrak gösteriyordu. Kardeşi gibi alıştığı Lita’nın yüzünü görmek istedi. O sırada Erta, düşüncelerini bölerek konuştu.

[Ancak, şuan seninle işbirliği yapmak istiyorum. Dürüstçe söyleyeceğim, dünyanın şuan ki hali normal değil.]

Boş boş durup sadece konuşmak Erta için zaman kaybı olduğundan saçını çekerek onu belirli bir tarafa doğru yönlendirdi. Bir kahraman tarafından kontrol edilen bir robot gibi hissederek, Erta konuşurken yerinden fırladı.

İnsanların büyük göçünden sonra, yani senin dışlandığın dönemde, insanlar dışındaki bütün canlılar dünyada yalnız bırakılmıştı.

“Evet, onlardan bazılarını parçaladığımdan biliyorum. Lita küçük bir miktarını öldürme konusunda konuşup duruyordu.”

[Dünyadaki denge ancak bu şekilde sağlanabilirdi. İnsanlara daha fazla eğilemeyiz… Her neyse, onların da, senin aksine değişemeyeceğini biliyorsun.]

“Evet.”

[Yüce Tanrı, bunun yeterli olduğunu düşündü. Onları on yıl boyunca yalnız bırakmanın sorun olmayacağını düşündü.]

Yu Il Han bir şekilde onun ne söylemeye çalıştığını anlayabiliyordu.

[Ama nasılsa bilinmeyen bir hata sonucu, dünyadaki zaman çizgisi fazlasıyla yerinden oynadı ve diğer dünyalarda on yıl geçerken dünyada bin yıl geçti.]

“Bin yıl mı!?”

Beklenildiği gibi Yu Il Han bu kısma şaşırmıştı.

“Ben 150 yıl kadar oldu sanıyordum!”

[Bin yıl oldu.]

“300 ya da 500 yıl da değil?”

[Millennium! (Bir milenyum)][2]

“Anne!”

Yu Il Han’ın geçen yıllar yüzünden korkmasına aldırmadan üsteledi.

[İnsanlar döndüğünde ilk baştaki haline gelecekleri söylenmişse de zihinleri sıfırlanmadı. Bin yıl geçti. Eğer on yıl yaşaması gereken hayvanlar, bin yıl yaşadıysa sıfırlanmamış olmaları çok da şaşırtıcı olmazdı. Ve tam da zamanın sınırlaması ortadan kalktıktan sonra oldu.]

“Sonuca gel.”

[Dünyadaki canavarların diğer dünyadakilere kıyasla saçma bir şekilde güçlü ve zeki olma ihtimali var.]

“Mahvolduk…”

[Biz bunun olamaması için varız.]

Erta inançla açıkladı. Yu Il Han ne kadar onun kibrine ve duygusuz sözlerine mesafeyle yaklaşsa da, bu kelimeleri söylediğinde havalı olduğunu düşündü öyle ki onun hakkında tekrar olumlu düşünmeye başladı.

[Çoktan cennete rapor verdim ve herkes dengeyi saplamak için harekete geçti. Ancak, bunu uygulamak zaman alacak. Yu Il Han bundan sonra sürekli meşgul olmaya ne diyorsun? Bunu yaparsan uygun bir ödül seni bekliyor.]

Erta, silahlar gelene kadar onun insan kalkan olmasını istiyordu. Yu Il Han acı acı gülümseyerek cevap verdi.

“Gerçekten de acı verici ve zor gözüküyor.”

[Bunu reddedemem.]

Yerinde durarak dürüstçe cevap verdi.

“Bu yüzden de hoşuma gitti!”

Onun için bile mazoşistçe bir düşünceydi ama Yu Il Han boş boş durmaktansa böylesini tercih ediyordu. Erta’nın sözüne göre bin yıl yaşadığına göre artık değişmişti. Hatta hiç kimsenin yaşamadığı bir şey yaşayacak olmasından dolayı daha da hevesliydi.

Eğer ölmezse.

“Eğer öleceğimi düşünürsem hemen kaçarım ama.”

[Senin ölmen mümkün değil. Sen kendi yeteneğini eksik değerlendiriyorsun.]

Erta homurdandı. Çoktan Yu Il Han’ın yeteneğinin bir kısmını görmüştü. Dün, birçok canavara karşı ezici savaş kabiliyetini ve canavar parçalarını kullanarak değerli sayılabilecek bir iş yaptığını görmüştü.

Ve de evinden çıkarken yanına aldığı çelik mızrağı görmüştü.

Erta onu yanlış değerlendirmişti. 30. Seviye canavarlar mı? Şaka yapmayın. O seviyedeki canavarlarla boğuşacak seviyede değildi. Güç ve teknikle, sınırlarını aşarcasına çalışmayla, vücudu bunu kanıtlıyordu!

[Canavarlar yakında ortaya çıkarlar. Daha da uzamak adına, insanları parçalayacak sivri dişleri var. Yani önce harekete geç.]

Yu Il Han’ın adımları hızlandı.

Demir Adam maskesini giyerek, güneşte parlayan çelik mızrağını ortaya çıkardı.

Şimdi o da hissediyordu. Kampüstekinden daha farklı bir seviyedeki öldürme arzusu!

Erta bağırdı.

[Bütün dişlerini sök! İnfazcı!] (TYPE-MOON göndermesi)