Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

19. Bölüm Onları Ben Yaparım (5)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

[Görünüşe göre büyük ölçekli bir zindan doğdu.]

[Kabul etmek istemesem de bu insanın Tuzak yapımcısı olarak bir yeteneği var.]

Oldukça görkemli bir sahneydi. Mahalleden bile daha büyük bir alandan, sayısızca canavar koşarak tepeye geliyordu. Onların arasında, daha az önce orduyla savaşanlar da vardı.

Il Han sahneye aptalca bakarken sordu.

“Kural… Kural nedir?”

[Yıkım Tuzağı’nın gücü, canavarların beş duyusunu da yanıltan bir büyü yayıyor. Canavarlar buraya, istedikleri şeyi bulmak için geliyorlar ve sonuç olarak da zindanın içinde hapis kalıyorlar.]

Erta kendinden emince konuşmuştu. Bu korkunç bir büyüydü. Eğer bu insanlar üzerinde kullanılırsa, durum ciddileşirdi.

İnsanların üzerinde kullanılması mümkün mü? – Il Han tam da bunu soracaktı ki kendini durdurdu.

Çünkü cevap onu korkutabilirdi.

[Başka yerlerde de başlıyor.]

Il Han’ın yanında Yıkım Tuzağı’nın gücünü ve mühürlenmiş canavarları gördükten sonra şaşkına dönmüş bir melek mırıldandı. Başka yerler? - Il han kaşlarını çattığında Erta gülümsedi.

[Senin tuzağın, dünyadaki diğer tuzakların da enerjisini değiştiren bir büyü yayıyor. Cennette yapılan tuzakları öylesine atamayacağız artık. Görünüşe göre onlar da canavarları çekmeye başlamışlardı.]

“Yani bu muydu? Demek, harkaniumun dünyada çok az yerleştirilmesinin sebebi buydu.”

[Bu değerli bir metal. Doğa dostu olduğundan hemen geri dönüştürülebiliyor.]

Diğerleri, Erta ve Il Han’ın konuşmalarını dinleyerek tuhafça bakıyorlardı. Ne zaman bu kadar yakın oldunuz. – Bu soruyla yüklü bakışlar karşısında ikisi kafalarını hemen başka yere çevirdiler.

Dünyada geçirdikleri bin yıl için intikam arayışında olan canavarlar, kendi ayaklarıyla yıkıma giden faydasız bir gruptu. Zindan bir insan tarafından açılana kadar, zindanın içinde kalacaklardı.

Il Han’ın beklediği sonuç bu olsa da, tuzağa koşan canavarların görüntüsü ona, insanların ne kadar uğraşsa da kaçamadığı kaderini düşündürmüştü. Bu yüzden de kendini iyi hissetmiyordu.

‘Hayır.’

Il Han kafasını sallayarak, düşüncelerini durdurdu. Canavarlara sempati duyarak eline bir şey geçemezdi. Eğer bunu yapmamış olsaydı insanlar, onların kurbanı haline gelecekti.

 Büyük Değişim yaşanalı sadece birkaç gün olmuştu. Bu süre boyunca Il Han bunu anlayacak kadar şey yaşamamış mıydı? Canavarlar çoktan insanlara düşman olmuşlardı ve tek istedikleri daha korkunç bir şey olarak evrimleşmekti.

Yani onlara sempati duymayacaktı.

‘Cennetten gelen varlıkların’ da, düşmanı olamasalar da onu böyle hissettirebileceğini fark etti. Sonuçta canavarlar da, Tanrı ve melekelerin oyuncağı haline gelmişlerdi.

Il Han, bin yıllık hayatını düşündü. İnsanların buna ihtiyacı olduğu bahanesiyle onları başka yerlere gönderen büyük gücü ve sonuç olarak da, hiçbir şeyi yanlış yapamamasına rağmen tek başına bin yıl geçirmesini düşündü.

Bütün acı ve ıstırabını nasıl da tek bir kelimede toplamışlardı: ‘Bir hata.’

O an, kalbindeki bir şey parçalandı. Bu sayısız yılda, zihnini korumak için, gülünç harekelerle ve olumlu düşünceyle sakladığı duygular bir anda yüzeye çıkmış ve onu bir şok dalgasıyla sarsmıştı.

Daha güçlü olmak istiyorum.

Kimsenin bana ne yapacağımı söyleyemeyeceği kadar güçlü olmalıyım.

Biriyle tanışmak, birini engellemek ya da canını kurtarmak için değildi.

Kendi özgürlüğü için güçlü olmak istiyordu.

İlk defa bunu düşünmüştü.

[Zindanlar, Il Han tarafından yapıldı.]

Erta konuştuktan sonra Il Han kendine gelerek başını kaldırdı.

Tepenin yarısında, Yıkım Tuzağı’nın yerleştirildiği yerde sayılamayacak kadar çok canavar toplanmıştı. Canavarlarla zindanın enerjisi çarpışıyor gibiydi ve onları kaplayan tuhaf bir mana ortaya çıkmıştı.

[Bitti. Bitirdik.]

[Her şey Tanrı’nın istediği gibi oldu.]

[Diğer tuzaklar da güzelce canavarları çekerek zindan haline geliyorlar. Bu harika bir başarı.]

Meleklerin hepsi sevinçlerini gösteriyorlardı. Bazıları yavaşça Il Han’a gülümserken bazıları da onu görmezden geldi. Bu kadar bireysel olmaları iyi bir şeydi.

[Dünyanın büyüklüğüne bakarsak, yirmi yedi tane daha yapmalıyız. Son tuzağın da çalıştığını kontrol ettikten sonra sana ödülü vereceğiz.]

“O zaman onları hemen şimdi yapacağım.”

[Bunu yapmak zorunda değilsin aslında. Sıradaki tuzağı en az iki gün sonra yapabiliriz.]

Il Han başını yana yatırdı.

“Aceleniz yok muydu?”

[Evet, ama yeterince büyü gücümüz yok.]

Bu doğruydu, mana işledikleri sırada çok büyük miktarda bir mana kullanmışlardı.

Il Han’ın da, onların hızlı olmasına ihtiyacı yoktu. Ama…

“Buradaki tek melekler siz değilsin ya… Evet, Lita gibi.”

Evet. Sadece gelen üyeleri değiştirseler olmaz mıydı!? Görevini çabucak bitirmek istiyordu, yoksa Lita’yı görmek istediğinden değildi!

Gerçekte onu görmeyi çok istiyordu ama eğitimli ifadesiz yüzü hiçbir şey belli etmiyordu.

[Bütün melekler bu kadar özgür değiller. Buradaki meleklerin görevi dünyadaki zindanlarla ilgilenmek, diğerleri ise başka dünyalarda görevliler. Yani mana gücümüzün geri gelmesini beklemekten başka çaremiz yok.]

“Senin bu çevredeki işlerinin de ağır olması gibi.”

[Özellikle Lita’nın, seninle zaman geçirdiğinden dolayı birçok işi var ve bu çok zor. Bir süre boyunca, dünyaya gelemez.]

Tabii ki de ifadesiz yüzü Erta’nın üzerinde işe yaramamıştı. Erta’nın haylaz gülümsemesi, onun her şeyi bildiğini gösteriyor ve Il Han’da onu yumruklama isteği doğuruyordu.

Il Han omuz silktikten sonra bakışlarını Erta’dan ayırarak, tuzağın hiçbir işaret vermeden bir zindan şekli almış haline baktı.

“Hadi dönelim. Öncelikle şekillendirme işlemini yapacağım.”

[Gerçekten de iş yapmaktan başka bir şeyi bilmiyorsun…]

O gece, Seul’daki canavarların büyük bir çoğunluğunun yer değiştirmesiyle, dünya gürültülü olmaya başlamıştı. Kocaman bir canavarın tepeye gitmesi ve boşluktaki bir çatlakta kaybolması kameralar tarafından kaydedilmiş ve haberlerde yayınlanmıştı.

Geriye kalan, insanların başka dünyalardan alışkın oldukları zindan görüntüsüydü. Kore, denizin öte tarafındaki Japonya ve Çin’in bir kısmındaki, merkezlerde ilk zindanın ortaya çıkışıyla insanlar zindanları gözlemleyebiliyordu.

Buna baktıktan sonra, bazıları dünyanın dengelendiğini düşünerek bu duruma sevindiler ve bazı insanlar da dengelenmenin Asya ülkelerinde olmasından yakındı. Başka dünyalarda görev almamış sayısız insan, ya da görevini bitirip de gelmiş olanlar internette bir sürü saçmalık paylaşıyorlardı.

 [Uzmanlar, daha canavarlaşmamış hayvanların da canavarlaşabileceğine dair uyarı yapıyor. Bu sırada devlet kontrolünde, diğer dünyaların bilgisini kullanarak bulunan, canavarlaşması mümkün olmayan çiftlik hayvanları üzerinde çalışmalar yürütülüyor. Gelecekte bunun ciddi etkilerinin olmamasını bekliyoruz…]

Il Han televizyonu kapattı. Ailesi daha dönmemişti. Onlar için endişelense de kendini, saldırgan veya intihara meyilli olmadıklarından her sorunla başa çıkabileceklerine inandırmıştı. Her şeyden öte, soğukkanlı bir ‘toplumda’ deneyim kazanıyorlardı.

Ayağa kalkıp, atölyeye geçti.

“Yarına kadar beş tane yapsam mı!?”

[Hayır, Il Han. Buna ödül denemez ama hayal gücümün de ötesinde bir şey başardığın için bonus olarak senin için bir şey yapmak istiyorum. Eğer bunu alırsan tuzak yapmak için zaman olmayacak.]

“Bana biraz harkanium mu vereceksin?”

[Rüyalarını uyuduğun zamanlara sakla.]

Erta’nın bonusu, şuanda kurumakta olan derilerin işlenmesinden başka bir şey değildi. Ayıdan, gri kurt ve diğer kurtlardan gelen bütün deriler bir el hareketiyle harika bir şekilde kuruyup, sterilize edilmişti. Il Han açılan ağzını kapatamıyordu. Dahası, deriler daha sert ve dayanıklı olmuşlardı.

“Harika. Kaliteleri artmış gibi.”

[Nasıl? Şimdi üzerinde çalışacağın bir şey var.]

Erta’nın dediği gibiydi. Daha çalıştırılamayacak tuzaklara yapışmak için zaman yoktu.  Çünkü üzerinde çalışması gereken birçok malzeme vardı.

Hemen deriden zırh yapmaya koyuldu.

Önce, biraz büyü taşıyla karıştırarak gri kurdun derisinden bir içlik yaptı. Il Han için, tuzak yaptıktan sonra – her ne kadar melekler yardım da etmiş olsa – bu kadarcık bir mana işçiliği gözleri kapalı bile yapabilirdi.

Özellikle de büyü taşlarını kullanarak suni havalandırma özelliğini eklediğinde Erta şaşırmıştı.

[Ne ara bu kadar uzmanlaştın?]

“Sana, emek hileyi bulmaktır dememiş miydim?”

Ayrıca gri kurdun derisini kullanarak çizme ve eldiven de yaptı. Bunlara da suni havalandırma seçeneği eklemişti. Ama daha da önemlisi saldırı seçeneğiydi. Kurdun dişlerini de kullanmak istediğinden, çizmelerinin ucundan ve de eldivenin parmaklarından çıkan sivri dişler eklemişti.

    [Gri Kurt Derisi Eldivenleri]

[Seviye – Nadir]

[Savunma – 600]

    [Saldırı Gücü – 700]

[Gri Kurt Derisi Çizmeleri]

[Seviye – Nadir]

[Savunma – 500]

[Saldırı Gücü – 750]

Daha sonra da ayının bütün postuyla bir zırh yaptı. Kaynar yağa özel malzemeler koydu ve şuan ki savunmasını artırmak için yapın içinde defalarca kez kaynattı. Çoktan bir gün geçmişti.

Ama süper insana dönüşmüş Il Han için uykusuz bir gece, gülünç bir seviyeydi. Kendi bedenin korumak için zırh yaptığını aklından çıkarmadı. Güneş doğduğunda elinde, çelik mızrağından sonraki başyapıtı olan kaynamış deri zırh duruyordu.

[Sert Ayı Derisi Zırhı]

[Seviye – Nadir]

[Savunma – 2,100]

[Dayanıklılık – 850/850]

[Kaynamış deri zırh, usta biri tarafından ikinci sınıf bir canavar, kahverengi ayıyı saklayarak yapılmıştır. Kendi seviyesinin en güçlüsüdür. Bir kereliğine yüksek sınıftan canavarların dişlerine katlanabilir.]

Tabii ki de Il Han bu noktada durmadı. Gri kurt ve ayının sivri dişleri ve kemiklerini bir araya getirdi. Ve kalan bütün büyü taşlarını mana işçiliğine harcadı.

Tek bir şeyi amaçlıyordu. Deri eldiven ve çizmelerde olduğu gibi, zırhtan da istediği zaman kemiklerin çıkmasını istiyordu.

Son nesnesi bir kirpiydi. Tek bir dikeniyle bir kaplanı mağarasına döndürecek kadar güçlüydü!

[Mana işçiliği 8. seviyeye yükseldi.]

[Hassas ‘Gizemli’ ‘Keskin’ Sert Ayı Zırhı tamamlandı.]

Başlangıçtan bitişe kadar bütün süreci izleyen Erta, sonuca bakarken şaşkınlıktan donakalmıştı. Bu kadar tuhaf bir şeyi nasıl devamlı olarak yapabilirdi!?

[Il Han, neden bir anda yoktan var olan bıçakları bu kadar çok seviyorsun?]

“Çünkü bu, bir erkeğin hayali!”

Il Han’ın cevabında en ufak bir utanç kırıntısı dahi yoktu. Öyle kendinden emin ve havalı bir şekilde konuşmuştu ki Erta anlık olarak ‘Hey, bu çocuk az önce çok havalı bir şey mi söyledi?’ diye düşünmüştü.

[Hassas ‘Gizemli’ ‘Keskin’ Sert Ayı Zırhı]

[Seviye – Nadir]

[Savunma – 2,200]

[Saldır Gücü – 750]

[Dayanıklılık – 900/900]

[Özel bir silah, usta biri tarafından ikinci sınıf bir canavar, kahverengi ayıyı saklayıp özel işlemlerden geçirerek kaynamış deriye işlenmiştir.]

Tamamlanmış zırh kusursuzdu. Sadece bir zırh olarak görev yapması için değil, tüm vücuduyla savaşabilen Il Han tarafından saldırıda da kullanılmak üzere yapılmıştı. En önemlisi, içinde hem alfa hem de beta seçenekleri vardı. Eğer birisi bunu görse mana işçiliğinin sonucunda bunun ortaya çıkmasının normal olduğunu söylerdi. Ama gerçek bundan çok farklıydı!

Birkaç tane, parçalama işlemine yardımcı olacak kemik bıçaklar yaptıktan sonra, gri kurdun kafatasını kullanarak, Demir Adamı değiştireceği bir maske yaptı. Sanki evin günlük işlerini yeni bitirmiş gibi rahatlamıştı.

    [Ayı Kemiği Bıçakları]

[Seviye – Nadir]

[Saldırı Gücü – 500]

[Dayanıklılık 450/450]

    [Gri Kurt Kafatası Maskesi]

[Seviye – Nadir]

[Savunma – 600]

[Dayanıklılık 600/600]

[Maske, kurdun kafatasından, büyük miktarda mana işlenerek yapılmıştır. Beklenmedik bir şekilde yüksek savunma gücü vardır.]

Daha güçlü canavarlar ortaya çıkana kadar bunları elinde tutmayı planlıyordu. Asıl sorun, onları beklediğinden uzun bir süre elinde tutmaktı.

Il Han deri içliği, zırhı, çizmeleri ve eldivenleri giydikten sonra kemik kılıcı deri kemerine taktı. Başına uygun olarak yaptığı maskeyi de taktıktan sonra yansımasına baktı. Oldukça havalı göründüğünü düşünüyordu.

Tabii ki de yüzümü kapattığımda iyi görünüyorum! Kahretsin!

“Nasıl?”

[İnanılmaz. O maskeye ne yaptığını bilmiyorum ama varlığın daha da zayıflamış!]

“Maskeye hiçbir şey yapmadım.”

Gerçeği bilmesine rağmen böyle konuşan Erta’ya bunu ödetmeye çalışırken dışarıdan gürültüler geldiğini fark etti.

Bir şeyin kırılması, yüzlerce, hatta binlerce kurşunun sesi, çığlıklar ve ateş açılması… Sanki dünyadaki bütün aksiyon oyunları bir andan oynanıyormuş gibiydi.

“…Bu ses de ne?”

[Büyük ihtimalle ordu canavarlarla savaşıyor. Bütün canavarlar zindanda kapalı değiller ne de olsa.]

İkisinin konuşmasından hemen sonra, siren sesleri gelmeye başlamıştı. Bunu daha önce sadece nehir taştığında duymuştu.

[JongNo bölgesinin sakinleri! Eğer hala binaların içindeyseniz hemen diğer dünyalara gidin! İkinci sınıf bir canavar saldırı altındayız ve durum çok tehlikeli! Tekrar ediyorum!]

“…”

[…]

İkinci seviye canavarın saldırısını duyurmaya devam ettiler. Erta, ikinci seviye bir canavarın zindana girmemesinin hayal kırıklığını yaşarken, Il Han mırıldandı.

“Lütfen, kahverengi ayıdan daha zayıf olsun…”

[Kavgadan mı korkuyorsun? Seni gördüğüm kadarıyla, ikinci seviye canavara karşı-]

“Hayır.”

Il Han’ın omuzları düşmüştü.

[Eğer ayıdan daha güçlüyse, derisini yüzerek yeni bir zırh yapmalıyım.”

[…]

Burada, savaştansa başka şeylerden korkan bir usta vardı.