Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

44. Bölüm Ben de İkinci İşimi Geliştiriyorum (6)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Pile bunkerin mermisi büyük bir hızla yıldırım gibi kafasına çarptı. Beynini parçalayıp omurgasına kadar devam etmeden önce dev trolün derisini ve kemiklerini ezdi. Omurgasına kadar giderken yoluna çıkan her şeyi de yok etmişti.

Kurşun trolü kafasını kasıklarına kadar delerek, hiç hız kaybetmeden vücudundan çıkıp yere saplandı. Kurşunun yere saplanmasıyla birlikte bölgesel bir deprem oluşarak orada duran herkesin dengesini kaybetmesine sebep oldu.

“Kuhk!”

“Kyaaak!”

[Kiiuaaaaa!]

Il Han’ın elindeki pile bunker kendini yok etmişti. Ona zor durumda yardım etmiş olan, yapmış olduğu en güçlü silah tam anlamıyla yok olmuştu. Devin Lastiğiyle değiştirebileceği bir malzeme bulana kadar, bir başka pile bunker yapamayacaktı.

Elbette pile bunker, aşırı gelişmişliğinin etkilerini göstermişti. Hiçbir trol beyni parçanmış, omurgası yok edilmiş, vücudu ikiye ayrılmış ve kalbi yırtılmışken hayatta kalamazdı.

[7,854,557 deneyim kazandın.]

[109. seviye Patron Yayla Trolünün kayıtlarını kazandın.]

[‘Üç vuruş değil, iki vuruş değil, sadece tek vuruş’ unvanını kazandın. Eğer düşmanını tek vuruşla öldürürsen kazandığın deneyim puanı ve büyü taşı bulma olasılığın 20% artar]

[Üçüncü sınıf bir canavarı sürpriz saldırıyla tek vuruşta öldür 1/1]

Il Han ikiye ayrılmış pile bunkeri, trolün cesedini kullanarak güvenli bir şekilde yere atlarken düzeltti.

Arkasına baktığında iki insan ve akrebin hala, yere saplanan kemik merminin oluşturduğu şok dalgasının etkisinde olduğunu gördü.

Eğer onların ortak bir noktası varsa o da Il Han’a inanamayan gözlerle bakmalarıydı. Başkalarının ilgisini çekmeyi sevmeyen yalnız Il Han utangaç bir şekilde konuştu.

“Ne yapıyorsanız devam edin siz.”

“Cehennem gibi!”

Adam şaşkınlıkla bağırmıştı ama rahibe, şansını kaybetmek istemiyormuşçasına hemen seslendi.

“Eğer bize yardım edersen, sana her şeyi veririz, zehir dışındaaaaa!”

“Hey! Bu aptal… Voaaa!”

Görünüşe göre rahibe Yu Na, arkadaşının akrebi tek başına öldüremeyeceğinden emindi. Eşlikçisine hiç güvenmiyordu ama aynı zamanda sakar dış görünüşüne karşın durumu da serinkanlılıkla değerlendirebiliyordu.

Ha Jin kızla tartışmak için geri döndü ama ondan daha hızlı dengesini kazanan akrebin zehirli iğnesi, adama saldırdı. Bu sırada Il Han, kadının teklifini kısa bir süreliğine düşünerek kafasını salladı.

“Tamam.”

“Evet! Oppa gördün mü? Onun nazik olduğunu söylemiştiiiim!”

“Ah, siktir. Ben başka bir şey bilmiyorum artık, kahretsin!”

Ha Jin biraz rahatlamış, biraz incinmiş ve biraz da çaresiz bir şekilde cevap vererek sırtını dikleştirdi.

“Yu Na’nın dediği gibi eğer bize yardım edersen sana zehir dışında her şeyi veririz!”

“Tamam.”

Çiftlerin ilişkisi ilginç, değil mi? – Gereksiz düşüncelerle Il Han mızrağını çıkararak pozisyonunu aldı ve aynı zamanda akrep, adama saldırırken yeri tekmeledi.

Neyse ki, süper insan gücünü hala koruyordu. Kısa sürede akrebin işini bitirebilirdi!

“Hop!”

Akrep, kendi akrep kuyruğunu yerde sürüklerken Il Han da ona doğru uçtu. Ha Jin geriye doğru zıplayarak savuştursa da Il Han bunu umursamıyordu. Dolayısıyla hızını düşürmeden ilerlemeye devam etti.

“Hah!”

Sonra da mızrağını bütün gücüyle savurarak kuyruğu ikiye böldü!

[Kukyaaaakagagak!]

“Vao!”

“Nasıl böyle…!”

[Hazır akrep yalpalamaya başlamışken, ona nasıl daha sert saldırabileceğini düşünmelisin. Çığlık için vaktin varsa…]

Il Han da öyle yaptı. Kalın kuyruğu kestikten sonra gücünde azalma olmayan mızrağın ucu havada uçarak akrebin kafasına saplandı!

“Oppa, saldır!”

“Evet! Fuu, Artarda Vuruş!”

Bir yetenek! Tam kıskanılacak bir şey! – Il Han anlık olarak bunu düşündü, ama akrebi göğsünden vuran pembe ışık, Ha Jin’in yeteneği, Il Han’ın süper insan gücündeyken yaptığı normal saldırıdan bile zayıftı. Mana ile ilgili beklentilerinde bir çatlak oluştuğunu hissettiğinde kısık sesle Erta’ya sordu.  

“Bütün yetenekler böyle değil, değil mi?”

[Bütün insanlar sen değil.]

Yine de Ha Jin kendisine düşen rolü iyi oynamıştı. Çünkü onun yeteneği olan Artarda Vuruş bir önceki saldırıdan etkilenerek daha da güçlenmeyi sağlayan bir yetenekti.

Artarda güçlü vuruşlar yapıldığında Dev Ölüm Takipçisi donuk bir hale geçmişti ve düşmanının durumundaki en ufak değişimi bile gözden kaçırmayan Il Han bu şansı kaçırmayarak canavarın kafasına tırmandı.

“Hoooop!”

Mızrak saldırısı çoktan kafasında bir yara açmıştı bile. Il Han’ın özelliği neydi? Daha önceden tekmelediği yeri tekmelemek değil miydi?

Sanki bir ağaçkakan gibi, bacaklarını canavarın kafasına dolayarak canavara yapıştı. Mızrağını aynı yere vurmaya başlamadan önce iki eliyle sıkıca mızrağı kavradı.

“Vay, çok tatlı!”

“Ah siktir, artık neyin ne olduğunu bilemiyorum!”

Yu Na, duruma hiç uygun olmayan şekilde konuşmuştu ve bir kez daha ondan güçlenme büyüsü alan Ha Jin pes edip Il Han akrebi öldürmeden onlara doğru koştu.

[Kku, Kkuweeeek!]

Il Han’ın süper insan gücüyle birlikte yaptığı artarda saldırılarla ve Il Han bunu bilmese de, ikinci sınıf savaşçının güçlendirilmiş saldırısıyla birlikte akrep yıkılmıştı. Ölümcül saldırılarını yapamayacak hale gelmişti.

Il Han onun öldüğünden emin olana kadar acımasızca mızrağını batırmaya devam etti.

[2,479,989 deneyim kazandın.]

[95. Seviye Dev Ölüm Takipçisinin kayıtlarını kazandın.]

Takım olmadıkları için bütün deneyimi yalnızca Il Han almıştı. Ha Jin akrebin öldüğünü, ancak Il Han saldırmayı bıraktıktan sonra fark etmiş ve takım olmadıklarını hatırlayınca üzgün bir ifade takınmıştı.

“Öyle bile olsa elimizden bir şey gelmez. Bu sadece Dev Ölüm Takipçisini öldürmenin karı.”

“Gerçekten de çok, çok güçlüsün! İlk defa oppadan daha güçlü birini görüyoruuuum.”

“Hah!”

Yu Na’nın masum yorumunu duyduktan sonra Ha Jin’in onuru zedelenmiş gibi görünüyordu. Elbette Il Han onun onurunu falan umursamıyordu. Akrep ölür ölmez onu parçalamaya başlamıştı. Ve ilk başta dedikleri gibi ilk olarak zehir bezlerini çıkarttı.

“İşte bu canavarın bedenindeki bütün zehri çıkarttım.”

“Vay, çok temiz.”

“Teşekkürler.”

Ha Jin zehirli iğneyi ve zehir bezini aldıktan sonra uysalca teşekkür etti. Durum gerektirdiğinde hesap yapmayı bilen bir adamdı. Tam tersine Il Han, onlara gerekenleri verir vermez çalışmasına geri döndü.

Dev Ölüm Takipçisinde hiç büyü taşı olmasa da kabuğu aşırı derecede sertti vetek bir bakışla bile etinin lezzetli olduğu anlaşılıyordu.

Il Han mırıldanarak işini bitirdi ve Patron Yayla Trolünü parçalamaya girişti. Yu Na ve Ha Jin zehri aldıktan sonra dalgın bakışlarla onun çalışmasını seyrediyorlardı. Erta ise o sırada Feyta’yı sorguluyordu.

[En başından beri Il Han’dan yardım istiyordun, değil mi?]

[H-hayır.]

[Eğer dürüst olursan seni affederim.]

[Aslında amacım buydu.]

[Melek Uyku Tutucusu]

[Yalancı *bağırır*]

“Vao, melekler çok yakın görünüyorlar.”

“Bana kutsal bir cezalandırma gibi geldi.”

“Vaay!”

Tam o sırada Il Han içgüdüsel olarak bağırdı. Sebebi meleklerin yakınlaşması ya da çiftin konuşmaları değildi. Bağırmıştı çünkü trolün kafasında bir büyü taşı bulmuştu.

“Bir tane varmış.”

[Melek Boğuşu, bekle, ne!?]

[Üçüncü sınıf büyü taşları çoktan ortaya çıktımı *bağırır*]

Daha önce şansını kaybettiği Dinlenme Yeteneğini geliştirmek için bir fırsattı bu. Tekrardan bu şans eline geçmişti hem de harika bir şekilde. Çünkü bir trolden gelen büyü taşının Dinlenme Yeteneği vardı.

Canavar türlerine bağlı olarak büyü taşları değişmese de trolden aldığı taşın, gölge leoparınkine kıyasla daha büyük bir benzerliği vardı.

Yine de, tam burada yeteneğini evrimleştirerek bunu, onlara fark ettirmeye hiç gerek yoktu. Il han büyü taşını düzgünce temizleyerek çantasına koydu ve parçalamaya öyle devam etti. Yu Na ve Ha Jin’in üçüncü sınıf bir büyü yaşına şaşkınlıkla bakmalarını unutmuştu bile.

O sıralarda süper insan gücünün süresi doldu ve Il Han aşırı derecede yorgun hisseti kendini. Yine de durmadı.  Yetenekleri yorgunluğun etkisini giderebilecek kadar iyiydi.

Asıl ilginç olanıysa onu izleyen Yu Na bir anda büyüsünü bir anda etkinleştirdi.

“Bu insanı daha da güçlü yap. Yapp!” (Birkaç kere daha büyüsünü yaparken bu kelimeyi kullanmıştı. Orijinalinde de kelime ‘yapp’.)

“Hııı?”

Il Han şaşkınlıkla konuşmuştu. Açtığı ellerinden açık pembe renkli bir büyü çıkıp Il Han ile temas ettiğinde, bütün vücudunu kaplayan yorgunluk biraz da olsa geçmişti.

Bunun tam da rahibeye yaraşır bir tedavi edici büyü olduğunu düşünmüştü. Ama asıl şaşırtıcı olanı Il Han çektiği acıyı yüzüne yansıtmamış olsa da kadın, vücudunda bir şeylerin yanlış gittiğini fark etmişti.

“İyi gözlerin var.”

“Öhö!”

Il Han bunu sadece yüzünü ekşiterek söyleyebilirdi. Yu Na anında onun övgüsünü kabul edip sırtını dikleştirmişti.

Çoktan göğsünün kabardığını vurguladığı için Il Han utançla trole geri döndü.

Bir tek Ha Jin, Il Han’ı anladığı için tuhaf bir ifade takınmıştı.

“Bitti.”

Patron Yayla Trolü harcanamayacak bir hazineydi. Trolün tek bir darbeyle ölmesinden çok memnundu. Üstelik arkasında sadece bir büyü taşı, güçlü kemikler, kaslar ve sinirler (Devin lastiği olarak işlenebilir gibi duruyorlardı) bırakmamıştı bir de kanı diğerlerinden çok daha yoğun gibi duruyordu.

Son olarak da eti eklendiğinde, geriye atılacak hiçbir şey kalmıyordu.

Ona teşekkürlerini iletmek gibi en ufak bir isteği olmasa da, eğer elinin altında bir klavye olsaydı X tuşuna basabilirdi.

“Geri dönmeyi planlıyoruz ama bizimle geri dönmek ister misin?”

Il Han elde ettiklerinin sevincini yaşarken hiç beklemediği bu sözleri duydu. Bunu söyleyenin Yu Na değil de Ha Jin olması, yüzüne yumruk yemiş gibi hissettirmişti.

“Kartlarımızı aldığında bizim küçük bir elit takımı gibi faaliyetlerde bulunan Kore Klanı olduğumuzu fark etmiş olmalısın. Dürüst olmak gerekirse senin yeteneğin kıskanılacak ve öfkelenilecek kadar iyi. Bu noktada seni, gururuma rağmen bir klan üyesi olarak almak istiyorum.”

“Vay, bu çok iyi. Mi Rae de bunu çok isterdiiii!”

Yu Na sözlerin bir teklif olduğunu fark ettiğinde, bir fok gibi mutlulukla ellerini çırpmaya başladı. Feyta da bunu istiyor gibi görünüyordu.

[Evet. Birlikte çalışmak iyi olur! İnsan ırkı için birbirlerinin eksikliklerini tamamlamak bir avantajdır.]

Il Han nazik bir gülümsemeyle karşılık verdi.

“İstemiyorum.”

“ *Homurdanır* Böyle bir cevap beklesem de fazla sert oldu.”

Il Han bunu duyduğunda sadece gülümsedi ve başka bir şey demedi. Elbette, bir yalnız olarak, içi kaynıyordu.

Yalnızların bölgesine kimse izinsizce girmezdi. Aşırı sosyal insanlar diğer sosyallerle iletişim kurarken yalnızlar diğer yalnızları bile reddederdi.

Birbirlerinin eksiklerini tamamlamak mı? Bir grupta bu kesinlikle avantajdı. Ama Il Han böyle bir şeyden hiç yararlanmamıştı şuana kadar. Sebebi, kimsenin ona bu şekilde bakmamış olmasıydı.

Şuana kadar Il Han, onda eksik olan şeyleri hep geliştirmişti.

Sırf yeteneklerim çok özel olduğundan dolayı benimle birlikte olmak istiyorsunuz diye bu özelliğimin üstesinden geleceğimi mi sanıyorsunuz? Bir yalnızı aşağılamanın da bir sınırı var.

Ha Jin’in, onun nasıl bir yol izlediğini ve bu hale gelene kadar neler yaşadığını bilmesine imkân yoktu. Ha Jin için onlarla kalmak büyük bir karar olabilirdi ve gerçekten de ona eşlik edecek birini isteyebilirdi. Belki de gerçekten de onunla ortak olmak istiyordu. (Ç\N: Kang Ha Jin otuzlu yaşlarda)

Ama Il Han bu teklifi, Ha Jin’in hiç kötü niyeti olmadığını bilmesine rağmen kabul edemezdi. Çarpık kişiliği konusunda yapabileceği hiçbir şey yoktu. Gelecekte de böyle düşünecekti. Kararını değiştirmesi gereken çok büyük bir olay olmadığı sürece…

“Ah, ben de birlikte avlanmak istiyordum, çok eğlenceli duruyor.”

“Bu teklifi beğenmedi. Çok güçlü olduğundan gelecekte onunla karşılaşabiliriz. O zaman, onu tekrardan cezbetmeyi denersin.”

“Iıı.. Tamaaaam.”

Hakkında tartıştıkları kişinin önünde bu kadar umursamazca konuşan Ha Jin gülümseyerek başını eğdi.

“Şimdi düşündüm de, bizi tekrardan kurtardın. Bizimle iletişime geçersen tazminatın iki hatta üç katını veririz. Pekâlâ, biz artık yola koyulalım.”

“Hoşça kal.”

“Tekrar görüşelim, kesinlikle!”

[Hıh... Çelik gibi bir insan.]

[Birbirimizle bir daha karşılaşmayalım, Feyta.]

Ha Jin bitirdiğini belli ederken, daha Il Han ile tanışalı çok az olmuş olsa da Yu Na ona yapışmıştı. İki çelişen insanla vedalaşmayı bitirdikten sonra Il Han onların gözden kaybolmasını izledi. Pasif gizlenmenin aktifleştiğinden emin olana kadar izledi. Emin olduktan sonra da memnun bir sesle konuştu.

“Artık Dinlenme Yeteneğimi evrimleştirebilir miyim?”

[Nasıl bu kadar ben merkezcil bir insan olabilir?]

Görünüşe göre şuana kadarki konuşmalar Il Han’ı hiç etkilememişti. İnsan, Il Han’ın düşünce eğitimine ve sadece istediği şeyleri düşünüp yapmasına hayran kalırdı.

Yine de belki bu güç onun bin yıl oyunca dayanmasını sağlamıştı. Erta bunları düşünürken gülümsedi ve Il Han’ın çalışmasına göz atmaya karar verdi.