Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

49. Bölüm Yalnızca Bana Özel Bir Partner (1)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

“Beni kurtardığın için teşekkür ederim.”

“Bunu benim söylemem gerekir.”

Her şey bittikten sonra Han Jin Il Han’ın karşısında eğildi ama Il Han elini sallayarak bunu reddetti. Eğer onlar olmasaydı Il Han kesinlikle ölürdü. Kesinlikle.

“Ama eğer o ölmeseydi zindanın girişi ortaya çıkmazdı ve biz de burada kalıp ölürdük. Yani teşekkür etmesi gerekenler biziz.”

Il Han, Ha Jin’in oldukça dik kafalı olduğunu ve ne söylediğinin farkında olmadığını düşündü. Ama bunu dile getirmedi. Tersine yerden siyah büyü taşını ve Reta Kar’iha’nın kalıntılarını almak için eğilirken konuştu.

“Öyleyse bunları alabilirim, değil mi?”

Bir anlığına Ha Jin’in kaşı seğirse de ‘bu da biraz fazla…’ diyemedi, sonuçta bunu deseydi kendi sözlerine karşı gelmiş olurdu. Aslında onu sadece Il Han’ın öldürdüğünü söyleselerdi abartmış olmazlardı bu yüzden da Ha Jin sonunda pes etmeye karar verdi.

“Tamam, Yu Na da buna karşı çıkmayacaktır.”

Yu Na da itiraz etmedi. Ama başka bir şey talep etti.

“Bana numaranı verrrr!”

“Hayır.”

“Vao, yine reddedildim! Hem de bu kadar güzel olmama rağmen! Dünyadaki en güzel kız olmama rağmen!”

Yu Na kesinlikle çok güzeldi. Görünüşünün meleklerden aşağı kalır yanı yoktu ve karşısındaki Il Han olduğundan bunun farkındaydı. Çok ender bir güzelliği vardı.

Il Han bunun nadir olup olmadığını bilmiyordu: Tanrıçanın Güzelliğiyle kutsandığı için mi bu hale gelmişti yoksa en başından beri güzel olduğundan mı bu güçle kutsanmıştı; ama Yu Na’nın boşuna Tanrıçanın Güzelliği ile kutsanmasını reddedemeyeceği kadar güzeldi.  

Ayrıca görünüşüyle neden bu kadar gurur duyduğunu da anlayabiliyordu. Gerçi bu konuda pek rahat hissetmese de.

Il Han, kadınınkinden daha büyük bir güvenle onu reddetti sonra da Erta’ya onaylattı.

“Burada yapmam gereken bir şey kaldı mı?”

[Bir şeyler olmalı ama şuanda yok. Hepimizin dinlenmeye ihtiyacı var. Çok sıkı çalıştın şimdi dinlenmelisin. En başından beri bu bizim sorumluluğumuz olduğundan kalanlar bizim tarafımızdan halledilecek. ]

“Ama bence gücünüz tekrar kısıtlanırsa bunu yapmak daha tehlikeli olur.”

Il Han’ın keskin görüşüne, Erta istemsizce gülümsedi.

[Aslında, ben de bundan endişeleniyorum. Büyük ihtimalle Cennetin Gücünü kullanarak zindanın kendisini mühürler ve sonradan insanlara görevler veririz. Sizin gibi özel yetenekleri olanlara…]

“Bunu biliyordum.”

Il Han güldü.

Ama Erta bugün çok çalışmıştı ve her şey için onu suçlamak yerine konuşmamaya karar verdi. Erta da onun düşünceliliğini fark etmiş ve sessizce kafasına uzanmıştı.

“Hadi birlikte çıkalıııım. Bunu reddetmezsin ya?”

“Peki, o zaman.”

Çoktan takımdan ayrılmıştı. Pasif gizlenmesi büyük ihtimalle Kore’ye vardıklarında tekrar aktive olurdu ve o da onları terk edebilirdi. Böylece Il Han onları reddetme zahmetine girmedi. Yu Na ile işini çoktan bitirmişti ne de olsa. Burada ayrılmak daha sinir bozucu olurdu.

“Kore’ye döndüğümde Mi Rae ile içki içeceğim.”

“Ne istersen yap…”

“Oppa, sen de bizimle iiiiç!”

“Meşgulüm.”

“Uuu, bugün reddedilip duruyorum.”

Bu sırada Yu Na hiç de yorgun görünmüyor ve konuşup duruyordu. Eğer güzel görünmesinin sırrı çocukça hareketleriyse gerçekten onu taklit etmek istemezdi.

Ama Yu Na’nın zaman zaman ‘kyaa’ ‘kyaa’ diye bağırmasından gerçekten rahatsız oluyordu. Il Han sönük bir gülümsemeyle önündeki manzaraya baktı. Belki de kadın Il Han’ı gözden kaybetme korkusuyla sürekli konuşup duruyordu.

“Ama senin ismin neee?”

“Hmmm.”

Tam da gizlenmesi beş dakika içinde aktif olacağı sırada ona seslenmesi tesadüf müydü? Bu kadın nasıl da beklenmedik zamanlarda farklı yönlerini gösterebiliyordu..?

Il Han biraz endişelenmeye başlamıştı. Yu Na bunu bilse de bilmese de masum bir sesle konuşmaya devam etti.

“Daha önce Feyta’ya sordum ama eğer bana söylerse öleceğini söyledi.”

[Gerçekten de Melek Kobra Saldırısını istemiyorum.]

“Bence önüne melek kelimesini eklemek seviyeyi ilgilendirmiyor…”

Il Han bilinçsizce Feyta’ya laf sokarken bir süre düşündü. Düşündüğü kişi Kang Mi Rae’ydi.

Bir kere, Mi Rae ve bu ikisinin aynı gruptan olduğu kesindi. Ve de Yu Na’nın konuşmalarından onların arkadaş olduğunu çıkarabilirdi. Kang Ha Jin onunla aynı soyadına sahip olduğundan, onunla Kang Mi Rae’nin akraba olması mantıklıydı.

Kesinlikle onun hakkında Mi Rae ile konuşacaklardı ve Il Han’ın gizlenmesinden, mızrağından ve Koreli olduğundan bahsettiklerinde Mi Rae’nin aklına Il Han gelecekti. Sonuçta ondan başka bu karakterde güçlü insanlardan dünyada yoktu.

Diğer bir deyişle adını saklamanın bir anlamı yoktu.

“Yu Il Han.”

“Vaa, ne kadar da havalı bir isim!”

Adını duyduktan sonra bu kadar ilgisiz bir şekilde bunu söyleyen ilk kişiydi. En sosyallerin de sosyali, sosyallik kraliçesi buradaydı.

Dürüst olmak gerekirse bunu duyduğunda kötü hissetmemişti. Ama bir yalnız olarak sosyal insanlarla birlikte olmama azmi onu sakinleştirmişti.

O sırada Ha Jin ona, sanki farklı birisine bakarmış gibi bakıyordu. Yu Na ile çocukluklarından beri birlikte olan onun bile bazen kadına baktığında kalbi çarpıyordu ama Il Han’ın onu dürüstçe reddettiğini hissediyordu.

Ha Jin bunun Yu Na’nın boyun eğmeyen aklını kamçılamasını diledi. Yu Na sakar görünüyordu ve işte bu yüzden onun ne yapabileceği de kestirilemezdi. Neyse ki bir adamdansa kendini daha da güzelleştirmekle ilgilendiğinden en kötüsünü düşünmesi gerekmiyordu…

 “O kadar geride durmana gerek yok. Seni yemeeeeem.”

“Eğer çok fazla yaklaşırsan bu beni rahatsız ve sıcak hissettiriyor yani biraz daha ileri git.”

“Vao!”

Şimdi Yu Na, Il Han ile konuşmaktan hoşlanıyormuş gibi görünüyordu. Belki de Il Han’ın tepkisiyle ilk defa karşılaşmıştı, diğer erkeklerden farklıydı. Genelde diğer erkekler aşırı derecede yakın veya aşırı derecede vahşi oluyorlardı.

Yeni şeyler neşe getirirdi ama bunun da bir sınırı vardı. Eğer hiç tepki olmazsa eninde sonunda sıkılmaya başlardı. Onu sürekli reddeden birinde ona çekici gelen ne olabilirdi? Yu Na’nın bu kadar kıkırdadığını görmek, Ha Jin’e endişelerinin sadece endişe olarak kalacaklarını fark ettirmişti.

Yakında zindandan kolayca kaçabilirlerdi ama harika bir şekilde zindanın önünde baştan ayağa zırhlanmış melekler bekliyordu.

Onların sert ifadelerini görmek, onların çoktan neler olduğunu bildiğini anlatıyordu.

[Erta.]

Işıktan bir zırh giyinmiş kadın bir melek hemen önlerinde Erta’nın ismini söyledi.

[Rapor.] (Zırhlı melek)

[Anladım.] (Erta)

Erta’nın kibar konuşmasından, önünde duran meleğin daha üst seviyede olduğu anlaşılıyordu. Il Han, o da aynı şeylerle uğraşmış olsa da neden onu çağırmadıklarını anlamak için Feyta’ya baktı. Feyta kısık bir sesle cevap verdi.

[Çünkü ben daha acemiyim.] (Feyta)

[Sessiz ol!] (Zırhlı melek)

[Hık!] (Feyta)

Erta ve zırhlı melek, gözlerini Il Han’a çevirmeden önce bir süre daha konuştular. Zırhlı melek konuştu.

[İnsan Yu Il Han, seni hemen ödüllendirmek zor olacak gibi duruyor.] (Zırhlı melek)

“…Ah, tamam. İşinizi bitirdikten sonra bana verebilirsiniz.”

Il Han, Erta’yı kurtardığı için verileceğini fark etmeden önce, ödül kelimesini duyar duymaz kafasını kaldırmıştı.

Kesinlikle Erta’nın fark edilmesi yüzünden ilk güçlü saldırıyı yapamamıştı ve bu da savaşta onun için bir dezavantajdı. Ama Erta’yı kurtarırken ödül falan istememişti bu yüzden de Il Han ‘ödül’ kelimesini duyana kadar bunu düşünmemişti.

[Bu durumda ne düşünüyorsun bilmiyorum ama bu olay Cennet için çok önemli. Daha açık olmak gerekirse Erta’yı bir süre ödünç alacağız.] (Zırhlı melek)

“Nasıl dilerseniz öyle yapın.”

[Öyleyse… Herkes toplansın. Şimdi zindanı geçici olarak mühürleyeceğiz.] (Zırhlı melek)

[Evet!]

Zırhlı melekten duyulan tek bir ağır cümle ile bütün melekler hortum girişin önünde toplandılar. Il Han, tehlikeli zindanın kapatıldığını gördüğünde düşünmeye başladı.

Böyle bir zindan sadece burada mı vardı? Belki de bu tür zindanlar gelecekte ortaya çıkmaya devam edecekti. Belki de birisinin iradesi bu tür zindanlarda rol oynuyordu. Eğer öyleyse, ne içindi?

Hipotez olarak başlayan düşünceler birbirine girdi ve sonunda bir duman gibi dağıldı. Bu düşünceler en başında bir sonuca varması için imkânsızdı, bir sonuca varmaya da gerek yoktu.

Il Han yumruğunu sıkarak Reta Kar’iha’nın son anlarındaki gülümsemesini düşündü.

Il Han, neler olduğunu hiç umursamıyordu. Sadece hayatta kalmak için güçlenebilirdi. Daha ortaya çıkmamış şeyler yüzünden korkudan titreyemezdi.

Zindanın geçici olarak mühürlenmesi bitmişti. Melekler, zindanın girişindeki hortum küçülerek metal bir kapı halini alana kadar, güçlerini uygulamayı durdurmadılar.

[Bu olayla birlikte dünya, en çok değişkenlere sahip, Tanrı’nın güçlerinin özellikle işe yaramadığı bir yer haline geldi. Bu durumdan dolayı dünyada görevlendirilen meleklerin sayısı gelecekte daha da artacak.]

Il Han sessizce zindanın girişine bakarken meleğin sesini kafasının içinde duyabiliyordu.

Geriye baktığında inanılmaz bir şekilde, sert tavırları olan zırhlı meleğin hafiften gülümsediğini gördü.

[Lita gerçekten seni görmek istiyor. Şuana kadar onun histerilerine dayanmak işkence gibiydi.]

“Öyle mi?”

Reta Kar’iha ile yalnız başına dövüşürken düşündüğü şeyler aklına geldi ve yüzü kızardı. Şansına yüzünü maskesiyle kapatmıştı.

Hayır, bundan da öte bu zavallı melek, diğer meleklerle daha ne kadar onun Lita’nın onunla görüşmek istemesini anlatacaktı!?

Bunu düşündüğü sırada Il Han Kocaman gözlerle meleğin neyi ima ettiğini anlamıştı.

“B-bekle.”

[Öyleyse Il Han, sana geleceğin için şans dilerim. İşimiz biter bitmez Erta’yı göndereceğim.] (Zırhlı melek)

[Feyta sen de geliyorsun.] (Zırhlı melek)

[Bekle, benim korum– Uvaaaa!] (Feyta)

Melekler bir anda ortadan kayboldular. Meleğe doğru uzattığı elini geri çekerken bir yandan da sessizce homurdanıyordu.

“Sinsi… En azından onun gelip gelemeyeceğini söyleyebilirdi.”

“…Onarla çok yakın gibisin.”

Bu sırada meleklerin enerjisi ona fazla geldiğinden kaskatı bir şekilde duran Ha Jin, Il Han’ın davranışlarını görünce şaşırmıştı. Artık kendini, ondan daha küçük görmekten yorulmuştu.

Tabii ki de Il Han’ın bunu bilmesine imkân yoktu. Dolayısıyla sadece anlaşılması zor bir şekilde gülümsedi.

“Hadi geri döneliiiim. Hajin oppa, Il Han oppaaaa.” (Oppa, kızların kendilerinden büyük erkeklere hitap etme şekli.)

“Fuu, evet.”

“Ben senin oppan değilim.”

Olayların son bulduğunu anlayamayan Yu Na ikisini kıyafetlerinden çekiştirdi. Ha Jin yenilgiyi kabullenerek iç çekti. Il Han ise sosyaller kraliçesinin ona hitap etme şeklini değiştirmesinden dolayı elektrikle çarpılmış gibi hissetti ve yalnızlar kralı gücüyle onun sözünü kesti.

“Öyleyse, Il Han?”

“Üzgünüm ama seninle yakın olmak gibi bir planım yok yani beni yakınmış gibi çağırma lütfen.” (Saygı eki olmadan demek istiyor.)

“Vao!”

Yu Na, Il Han’ın verdiği tepkilerle eğleniyormuş gibi görünüyordu ve havaalanındaki uçağa binene kadar da konuşmaya devam etti. Il Han kaçak yolcu olduğundan hemen onlardan ayrıldı bu yüzden Yu Na sadece başka bir zamanda görüşmeyi umabilirdi o kadar.

Yine de onların tekrardan görüşüp görüşemeyeceği bir muammaydı.