Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

1. Bölüm Giriş

Çevirmen: Violet / Editor: Güz

Önsöz

İlkbahar. Daima kıtaları ve varlık düzlemlerini aşan, birçok ırka coşku veren bir mevsim olmuştur.

Elbette bunun için bile istisnalar vardı. Dünyada sayısız düzlem, kıta ve milyarlarca canlı içeren ırk vardı. Her biri küçük de olsa, toplamda tahmin edileni aşıyorlardı. Dünya son derece karmaşıktı, öyle ki tanrılar bile hepsini anlayamamıştı. Yaşam ve ölüm her zaman iç içeydi; yıldızların enerjisi, yaratılış ve yıkımın sürekli bir döngüsüne yakalanmıştı. Gökyüzü de karmaşıktı, altında yatanların bakışlarına aldırış etmeyen ışıltılı gece semasında yıldızlardan bir perde asılıydı. Bazıları için umudu, diğerleri için ise yok edilişi temsil ediyorlardı. Kimileri eski zamanların aşkın sürekliliğini, ötekileri ise dünya yasalarının tabi hareketini gördüler.

Çoğu insan için yıldızlar tanrıların amblemiydi. Bazı bilgeler için ise düzlemleri, kıtaları ve sınırsız çeşitliliğe sahip dünyaları temsil ediyorlardı. Sonsuzlardı, yıkımları sadece birkaç kişi tarafından öngörülüyordu. Eninde sonunda yok olacaklardı, ölüm kapılarını çalana kadar kendi faniliklerini unutan çoğu varlıkla birlikte.

Bahar mevsimi de yaygındı, hemen hemen her düzlemde. Ancak bir düzlem vardı ki orada sadece iki mevsim vardı. İlkbaharda, doğa yeniden hayata döndüğünde her şey canlanırdı ve sonbaharda kış uykusuna girilirken ölümcül sessizlik dünyayı sarardı.

Gökyüzünde üç güneş asılıydı ve ufukta uzanan devasa beyaz yıldızlar vardı. Güneşin ve yıldızların ışıltısı birbirine karışmış, birbirlerini güçlendirmişlerdi ki yıldızlar gün içinde bile net bir şekilde görülebiliyordu.

Çoğunlukla yaşamın taşıyıcısı olan okyanusla kaplı bu düzlemde birden fazla kıta vardı. Dünyanın altıda biri karaydı ve kuş bakışı gezegen; görkemli ve esrarengiz, koyu menekşe rengi bir ışıltı yayıyordu. Altı ay, etrafını çevreliyordu ve en az üçü her gece net bir şekilde görünürdü. Hepsi medeniyetteki büyünün temeli olarak farklı renklerde parlıyordu.

Dağlar, nehirler, göller ve ormanlar kıtaya dağılmıştı ve kendi canlı renklerini oluşturuyorlardı. Ancak yine de menekşe rengi hepsinin en büyüğü ve en önemlisiydi. Görkemli dağ sıraları, 10.000 metreden daha yüksek zirveleriyle, 10.000 kilometrelik bir mesafeye yayılıyordu. Çeşitli büyüklükteki şehirler, kıtayı yıldızlar gibi benekliyordu.

Bunların en görkemlisi 20.000 metre yüksekliğindeki en yüksek zirvelerin tepesinde bir bıçak gibi keskin bir şekilde yükseliyordu. Metalik bir parlaklıkla parlayan spiral gökdelenlerle doluydu. Dünyanın en koyu menekşe rengi etrafını sarıyor, sanki nefes alıyormuş gibi parlaklaşıp donuklaşıyordu.

Bu büyük şehrin merkezinde, çevresinde mor ucundan mor ışık yayarak muhteşem bir şerit oluşturan 3000 metre uzunluğunda bir kule ucu vardı. Bu sivri tepenin üzerinde, devasa toynaklara giden ayaklardaki ters eklemlerle birlikte, bel üzerinde iyi yapılmış bir adam, görkemli bir varlık duruyordu. Mavi teni onun asaletini gölgelemiyordu, yanağı ve çenesinden onlarca dokunaç sallanıyordu ayrı canlılarmış gibi. Metalik bir parlaklığı olan garip bir zırh giymişti, bazı parçaları vücuduna entegre edilmişti.

Adam yaşlıydı, zaman cildinde derin izler bırakmıştı ve içinde bulunduğu oda etrafında çok sayıda rün süzülüyordu, görünüşte ilk başta düzensiz şekilde hareket ediyor gibilerdi ancak yakından bakılırsa yıldızların yörüngesini takip etiği anlaşılabilirdi. Önündeki on metre uzunluğundaki duvar tamamen şeffaftı ve ona dış dünyanın ve kilometrelerce uzunluktaki dağ zirvesinin tepesindeki mucizevi şehrin panoramik görüntüsünü sergiliyordu. Bulunduğu konumdan ufuk kavisini net bir şekilde görebiliyordu ve eğer yeterince sert kısarsa gözlerini, insan bütün dünyaya bakıyormuş gibi hissederdi.

Uygun olarak adlandırılan Nazır Salon, düzlemin tüm varlıklarının içinde bulunmayı hayal ettiği bir yerdi. Gökyüzünü delen sivri kule, kıtanın tamamı için kutsal bir alan olan: Alacakaranlık Kilisesi'ydi. Hızlı adımlar atarken toynakları metalik zeminde kıvılcımlar çıkaran, boyu posu yerinde bir genç adamı gözler önüne seren bir ışık parladı salonda. Attığı her ağır adımda salon titriyordu, muazzam gücünü kasları bile tutamıyordu.

Genç, yaşlı adama doğru koşup diz çökerek “Şaman! Adamlarım uzun süre dayanamaz, lütfen en kısa zamanda ayrılın buradan!”

Yaşlı adam cevap vermedi, yerinden kıpırdamazken yüzündeki dokunaçlar bile sarkmış gibiydi. Dış dünyaya hala duvardan bakıyordu, sanki hiçbir şey dikkatini manzaradan başka yöne çekemez gibiydi. Şu an sesler ve günün gürültüsü solgun mor gün batımına yerini bırakırken, iki güneşin ve yükselen üç ayın gökyüzünü paylaştığı dünyanın en güzel zamanı olan alacakaranlıktı; ufuk birçok efsaneyi hayata geçiren bir renk yelpazesiydi. Alacakaranlık Kilisesi’ne adını veren şey buydu.

Ancak bu kez alacakaranlık kıyameti temsil ediyor gibi görünüyordu. Dağ sıraları boyunca ışık topları titrerken ateş sütunları, gökyüzünü kaplayan kalın, yoğun dumanlı bir sis püskürtüyordu. Gökyüzündeki çok sayıda siyah nokta, dağların üzerinden uçarak birbirlerini kovalayıp çarpışıyordu. Zaman zaman, bu figürlerden bazıları alev alıp yere düşüyordu. Nazır Salon titriyordu, sihirli bariyer gürültüyü engelliyordu ama titreşimi değil.

Kırmızı güneş aniden gökyüzünün yarısını işgal etti; çok sayıda büyük gölge, düz zeminde yürür gibi ışığının altında rahatça gökyüzüne doğru kıvrılıyordu. Uzaktan çok fazla büyük gibi görünmüyorlardı ama yakından, yelken gibi görünen büyük yüzgeçlerinin, daha büyük olan bedenlerine bağlı olduğunu ve bu varlıkların şehirler kadar büyük olduğunu fark edilebilirdi. Halk masallarında duyulan tuhaf kadim okyanus hayvanları gibiydiler ve boyutları tamamen akıl almazdı.

Bu hayvanlar, bütün şehirleri kaplayan ateş tabakaları serbest bırakmak için bedenlerini sallıyorlardı. Bu ne büyü ateşi ne de ilahi ateşiydi, bu neredeyse hiç ısı vermeyen ama yine de her şeyi yakabilen bir ateşti. Söndürülmesi neredeyse imkânsızdı, şehirleri yakıp yıkıyorlardı korkunç, perişan çığlıklar eşliğinde... Bu ateş cansız objeleri kül haline getirebilirken, canlıları uzun bir süre yakarak acılı bir ölüm veriyordu onlara.

Gökyüzünde başka bir kadim canavarın gelişini simgeleyen başka bir kırmızı bulut kümesi ortaya çıktı. Gölgeler dağdan yükselip ona doğru hücum ediyordu ancak hem genç hem de yaşlı adam klanlarının cesur savaşçılarının, daha önce hiç görülmemiş düşmana karşı bu savaşta hayatlarını feda ettiklerini biliyordu. Saldırıları cesur ve şiddetliydi ama sonuçta etkisizdi, birçok kişi daha yaklaşamadan ateşlerle yanıp göklerden düşüyordu.

Ardından buz dikenleri ve yıldırımları izleyen alevler atıldı yerden. Böyle büyük mesafeleri vurabilen insanlar, kıtada iyi bilinen varlıklardı ve büyüleri küçük görünse bile bir dağ sırasını düzleştirecek güce sahipti. Büyüler bir mesafeden basit görünüyordu ancak Mavi Kükreme, Yakıcı Bağlar ve Ejderha Nefesi gibi isimlere sahiplerdi ve her biri nefes kesici bir şekilde muhteşemdi.

 

Ancak, bu tür güçler bile bu canavarlara karşı işe yaramıyordu, sadece vücutlarına birkaç mantar bulutu olarak çarpıyordu, hiçbir zarar vermeden.

Genç delikanlı hala yerde diz çöküyordu ama o da dışarıdaki sessiz kıyamete bakmak için kafasını kaldırmıştı. Birkaç dakika önce gökyüzünde savaşan cesur savaşçıların arasında kendisi de yer almış olduğundan düşmanın gücünü o da hissetmişti. Olağanüstü kuvvetinden dolayı hayatta kalmayı başarıp devam etmek yerine Nazır Salonu'na gelmişti. Ölümüne savaşmaya cesareti yok değildi ancak yerine getirmesi gereken daha büyük bir sorumluluğu vardı.

Bir kez daha konuştuğunda ses tonu hafif bir umutsuzluk izi taşıyordu. “Şaman, sadece en güçlü savaşçılarımız bu yaratıklara zarar verebilirken, efsanevi büyücülerimizin ve ilahi yetkililerimizin büyüleri bile yararsız kalıyor. Tanrıların gücü bile yardımcı olmuyor, saldırılarımız karınca ısırığı gibi. Tanrılar bizi terk etti!”

“Endişelenme, yine de bizde ilahi canavar var.” dedi Şaman yavaşça.

“Ama…” Genç delikanlı, cümleye ortasında durup kıyamete bir kez daha bakmaya başladı. Işıltısıyla etrafındaki dağları aydınlatan gümüş bir ejderha uzak dağların arkasından yükselirken zemin titredi. Bu güzel yaratık, bu düzlemin koruyucusu olan ilahi bir yaratık: Buz Ejderhası Sera'ydı.

Tarihte diğer çok sayıda istilayı bastıran ejderhanın hırıltısı, izole edilmiş Nazır Salonu'nda bile yankılandı; bir düşman sırtına doğru uçarken pençeleri, boynuzları ve Ejderha Nefesi ile saldırıyordu. Gökyüzündeki devlerin yanında o bile küçük duruyordu ama yine de savaşın başlamasından beri bir düşman ilk kez yaralanmıştı. Kıyametin ilk düşman zayiatı kıtanın dört bir yanından gelen bir tezahüratla okyanusun ortasına düştü.

“Ama sadece bir tane Sera'mız var.” dedi genç delikanlı, küfür sayılabilecek kadar kendinden emin. Şaman sadece iç çekti, bu genç son on yılın en yeteneklisiydi, gücü efsanevi bir zirvedeydi zaten. Bu kıyamet düşmanlarına karşı dövüşten sağ çıkabilen tek kişi oydu, bu yüzden onun görüşü yanlış olamazdı.

Şamanın bedenindeki kırışıklıklar, sanki bir anda onlarca yıl yaşlanmış gibi derinleşti. Başını sallayarak ağır bir şekilde iç çekti, birkaç dokunacının düşüp yere çarpmadan önce küle dönmesine neden oldu bu.

Ufukta soluk gri bir ışık ortaya çıkıp, Sera'nın rakibini saf dışı bıraktığı tarafta yerle göğü birleştirdi. Buz ejderhası, ışık direğinin içinde kısılı kalırken kurtulmak için mücadele etti ancak kanatları hızla yok olurken inledi ve vücudu parçalanıp küllere dönüştü. Bu görkemli varlıktan geriye kalan, gümüş kumdu.

“Haydi Şaman, hala zamanımız var. Gücümle başka bir düzleme geçit açabilirim. Hala hayatta olduğun sürece Alacakaranlık Kilisesi efsanesi yaşayacak!” Şimdi bile gencin sesinde kararlılık vardı. Başka bir düzleme portal açmanın canına, ruhuna mal olacağını söylemedi zira bunun bu dünyanın son umudu olduğunu biliyordu.

Şamanın elinde ağır ve antik görünümlü bir bronz kitap ortaya çıktı aniden. Düzlemin milyarlarca yıllık tarihini taşıyan bir arkaik aura ile salonu doldurdu.

“Sonsuzluk Kitabı!” Oğlanın gözleri umutla aydınlandı, şamanın hala elinde ilahi bir silahı olduğunu unutmuştu neredeyse.

Şaman, kitabı açık bıraktığında soğukkanlılığını sürdürdü. İlk sayfada bir görüntü belirdi, Sera'nın gri ışığın içinde mücadele ettiği sahne. Soluk sarı parşömende bile görüntü tarif edilemez bir çaresizlik tasvir ediyormuş gibi görenlerin yüreklerini titretiyordu.

Genç delikanlı, Sonsuzluk Kitabı'nın özelliklerini biliyordu. Bir sonraki sayfaya çevireceğini umarak resme bir anlık baktıktan sonra dikkatini sadece şamanın eline odakladı. Şaman da öyle yaptı. Sayfa sessizce ters çevrilip arkasında ne olduğunu ortaya çıkardı.

Ancak koruyucu düştükten sonra yeni bölüm yoktu.

Genç delikanlı kitaba şaşkınlıkla bakarken zihni boşaldı.

Salonun dışındaki kıyamet müjdecileri alevler içinde yükselerek bütün düzlemi yakan daha fazla ışık sütunu ortaya çıkarıyordu.

Altıncı Çağ işte böyle sona eriyordu.

Bu sondu.

Bahar. Her zaman kıtaların ve varlık düzlemlerinin ötesine geçerek birçok ırka coşku getiren bir mevsim olmuştu. İnanılmaz derecede verimli ve gizemli, inanılmaz derecede geniş bir arazi olan Norland kıtası için çok daha doğruydu bu.

Ebedigece Ormanı, Norland'in olan mücevherle süslenmiş kumaşındaki güzel bir cevherdi. Kıtanın en büyüğü ya da en güzeli değildi ama yine de göründüğünden daha büyüktü ve birden fazla düzlemi ve gümüşay elflerinin krallığını sakladığını söyleyen dedikodular vardı. Sadece dedikodu olsa da bunlar elfler düzleme girmiş bilenen tek ırktı. İnsanlar veya diğerleri bu konuda ihtiyatlı davranırdı.

Onlarca arabadan oluşan bir kervan ve yirmiden fazla muhafız, Ebedigece Ormanı'ndan çok da uzak olmayan topraklarda ilerliyordu. Telaşsız tempo, vakit nakittir düsturuyla yaşayan tüccarlar için nadir bir şeydi.

Bahar kıtanın en güzel mevsimiydi, ruhları neşelendirip sevinç getiren bir mevsimdi. Sıcak esinti, dört bir yandan havaya karışan çiçek kokularıyla yolcuların endişelerini ve yorgunluklarını uzaklaştırıyordu.

Kervan ne çok büyüktü ne de malları pek ağırdı. Muhafızlar bunun için çok abartılı gözüküyordu zira eğitimlerinin başında genç erkeklerden oluşuyorlardı, zarif zırhlar ve düzgün silahlar ve atları için üstün kaliteli eyerler kuşanmışlardı. Uğraşılmayacak kişiler olduklarının kanıtıydı bu, iyi ekipmana sahip olanlar genel olarak iyi savaşçılardı.

Muhafızların sahibi, bu kadar genç erkekleri iyi ekipmanlarla donattığına göre cimri görünmüyordu. Para ve gücün iç içe geçtiği Norland'de çok şey ifade ediyordu bu. Tecrübeli olanlar, bu kervanın Ebedigece Ormanı'ndan edinilmiş, şeytani hayvanların et ve kürkleri, çeşitli malzemeler ve nadir odunlar gibi mallara sahip olduğunu görebilirdi.

At arabasının üzerindeki sembol aristokrasinin bir işaretiydi ve çeşitli ailelerin imzalarını incelemiş alimler, ortadaki üç bıldırcını tanıyacaklardı. Bu kervanın sahibi aile, en az 400 yıllık bir tarihe sahipti ve geçmiş savaşlarda katkılarda bulunmuştu.

 

Donanımın kendisi muhafızların yetersizliklerini telafi edebilirdi, bu yüzden onları gözleyen haydutların tekrar düşünmelerine neden oluyordu. Bu savaştan elde edilecek kar dökülecek kana değmezdi, dolayısıyla kervan seyahatlerinde henüz bir haydut ile karşılaşmamıştı.

Canlı gözlerle etrafa bakarken gruptaki bir genç kız can sıkıntısından esnedi, “Çok sessiz geçiyor… Neden hiç haydut yok ki? Akıllanmışlar mı yoksa?” Gösterişli ancak hafif bir zırh takımı kuşanmış, güzel kahve saçları atkuyruğu yapılmıştı. Atının yanında asılı duran iki kılıcın gölgelediği çocuksu bir masumiyeti vardı.

Düz cübbeli yaşça daha büyük bir kız bunu duyduğunda gülümsedi, “Zeki olmayanlar çoktan ortadan kaldırılmışlar. Öyle değil mi?”

Genç kız daha çok öfkeliydi, “Cesur haydut yok mu hiç?”

“Cesur olanlar daha hızlı ölüyor.”

Bu cevap karşısında sessiz kaldı. Bir süreliğine dudak büzüp şöyle dedi:

“Asla seni alt edemem Elena.”

Elena adlı kız, Acolyte ve güçsüz büyücülerin kıyafeti olan sade bir cübbe giymişti. Koyu saçları arkasında özgürce sallanıyordu, birkaç tutamı göğsüne inerken yüzünün keskin kıvrımlarını takip ediyordu. Seçkin gözükmüyordu ama saf karizması dikkat çekmek için yeterliydi. Elena, belli ki zayıf noktası olan genç kızın içini rahatlatıp neşesini tekrar ortaya çıkarmıştı.

Bir atın ayak izleri aniden kervanın arkasından duyuldu ve hemen muhafızları alarma geçirdi. At arabası durmasa bile, silahlarını hücuma hazırladılar. Bu, haydutları ortadan kaldırmak için ekstra çaba harcayan Vikont Axecar'ın toprakları olabilirdi ancak hiçbir şeyi hafife almayacak kadar iyi eğitilmişlerdi.

Atın toynaklarından gümbürtüler yankılanırken kalın dumanın arasından bir süvari çıktı. Oldukça tuhaf görünüyordu, dağınık saçlarını tutan kırmızı bir bez vardı kafasında. Zırhının altında hiçbir giysi yoktu, sadece kalın tüylerle kaplanmış çıplak kaslı bir göğüs…

Adamın sadece gösterişten ibaret olup olmadığı bilinmiyordu ama sürdüğü kara at, sıradan atlardan çok daha büyüktü, belli ki şeytani bir hayvanın soyundandı. At sırtındaki tek bir adam olsa da bin asker aurası yayılıyordu.

Muhafızların yüzlerinin, rakip üzerlerine doğru gelirken beti benzi attı. Kılıçlarının kabzalarını daha sıkı tuttular, hatta bazıları yarım çekmişti. Bu silahlar büyülerle parlıyordu, her biri bir vagon şeytani canavar derisinden daha pahalılardı.

* Clang! * At kuyruklu kızın kılıçları çınladı, kendiliğinden kızın ellerine uçarken yaklaşan süvariye doğrulttuğunda gözleri parıldıyordu, “Haydut mu?!”

“Saçmalık!” Elena heyecanlı kızı durdurup muhafızlara yol vermeleri için işaret etti. Birçoğunun yüzünden dehşet okunuyordu ama hepsi sessiz kalıp emirleri uyguladı.

Süvari, yıldırım gibi bir hızla yanlarından geçerken Elena'nın uzun ve parlak saçlarını rüzgarda dalgalandırdı. Onlardan birkaç on metre öteye fırlamıştı ama sonra aniden durup yerinde daire çizmeye başladı ve yaklaşan kervana bağırdı: “Hey, güzel kız! Adım Gaton!”

Kelimeleri bağırır bağırmaz gitmişti, çok uzaklara. Kervan şaşkınlıkla kalakalmıştı.

“Elena, sana asılmaya mı çalıştı o?” dedi küçük kız bir süre şaşkınlıktan sonra.

“Sana sesleniyordu, Tzu.”

“Hayır, sana bakıyordu-” Kız devam etmek istedi, ancak Elena’nın parmaklarının ucundan gelen küçük bir kasırga atına vurup onu ileri yolladı. Tek yapabildiği sızlanmaktı.

Bu bölümden sonra kervan, Ludwig Kasabası'nda geceyi orada geçirmek için rezervasyon yaptırdıkları hana ulaşana kadar pek bir şey olmadı.

Ludwig kasabası hiçbir şekilde büyük değildi. Tüm şehri birbirine bağlayan bir yolu vardı ve nüfusu sadece birkaç yüz kişilikti, ancak Vikont Anzikar ve Ebedigece Ormanı'nın bölgeleri arasındaki avantajlı konumu nedeniyle ticarette gelişmişti. Kasabada sayısız han ve otelin yanı sıra silah, büyülü aletler ve büyülü hayvanların derilerini satan dükkânlar vardı.

Ancak bunların en popüler olanı yerel içkiydi. Kasaba akşamları canlanır; esinti, yiyecek ve alkol kokusunu taşırdı. Akşam yemeği uzun bir iş gününden sonra herkesin biraz dinlenebileceği bir zamandı ve kervanın tüm üyeleri, tam da bu nedenle hanın salonuna geçtiler. Bu hanın restoranı oldukça büyüktü, bu yüzden grupları diğer paralı askerler ve kervanlar arasında fazla yer işgal etmiyordu.

Barın yanında üç gezgin şair sahne alıyordu, ikisi gitar çalarken ortadaki daha yaşlı olan djembe adlı bir çalgı çalıp yiğit Kara Süvari Alexander ile ilgili bir şiir okuyordu. Boğuk sesi, müziğe duygular katarak davulun güçlü ritmiyle birleşip söylediği tutkulu hikayeye eşsiz bir cazibe veriyordu.  Muhtemelen dinleyicilerin birçok defa duymuş olmalarına rağmen neden hala büyülenmiş olduğunu açıklıyordu bu. Alkol, bardak bardak içiliyor, kana karışıp insanın aklını başından alıyordu. Davulun ritmini daha da çekici hale getiriyordu sanki, hatta Elena'yı bile etkileyerek.

Aniden kapının dışında, tam hanın girişinde duran bir atın ayak sesleri duyuldu. Yapılı bir adam içeri girdi, o kadar büyüktü ki kapıya girebilmek için eğilmek zorunda kalmıştı. Etrafa göz gezdirirken muhafızların delici bakışlarından habersiz, Elena ve Tzu'ya doğru büyük adımlar atarken gözleri parlıyordu. Elena'ya geniş bir gülümsemeyle baktı, sanki dünyada kalan yalnızca ikisiymiş gibi:

 “Hey güzelim, bak yine tekrar karşılaştık! Benim adım Gaton!”

Daha net bakıldığında gösterişçi kaslarıyla adam oldukça kaba görünüyordu. Kalın iğne benzeri bıyığına rağmen gözle görülür derecede gençti. Gözleri iki zümrüttü, insan onlara ne kadar uzun süre bakarsa o kadar canlı görünüyordu. Bronzlaşmış adamın gözünün kenarından yanağının sol tarafına kadar uzanan, oldukça yeni olan ama görünüşünü bozmayan, soluk kırmızı bir yara izi vardı. Yara izi ona bir parça erkeklik katıyordu. Taktığı zırh, üst düzey bir şey değildi ve zaten biraz aşınma ve yıpranma vardı üzerinde.

Tzu'nun gözleri Gaton'a bakarken parlıyordu, “Haydut?”

“Maceracı.”

“Çok banal.” dedi Tzu, Gaton’un cevabı karşısında bariz bir şekilde hayal kırıklığına uğramıştı ama “Neden bizi takip ediyorsun?” diye sormaktan da geri kalmadı.

Gaton gülümseyip Elena'ya işaret etti. “Çünkü ondan hoşlanıyorum!”

“Ah anladım, bir zampara.” Tzu yüzündeki hayal kırıklığını gizlemeye zahmet etmedi.

Elena sessizce oturuyordu ama adamın çınlayan zırhı muhafızların çoğunu harekete geçirmiş; çoğu kılıçlarını çıkarmıştı. Muhafızların auraları, kılıçları kınlarından çıkar çıkmaz değişip ölümcül bir hava vermeye başladı. Restorandaki sıcaklık anında düştü ve daha önce gürültü yapan paralı askerler de kargaşaya bakıp sessizleştiler. Neler olup bittiğini anlayacak kadar macera yaşamışlardı ve bu muhafızlar uzman olmasalar da daha önce can almışlardı. Becerileri, genç görünüşlerini aşıyordu.

Elena kaşlarını çatarak onun ateşli bakışlarından kaçınmadan açık mavi gözleriyle Gaton'a baktı. Muhafızlar o işaret verdiği anda kılıçlarını geri çekti ama yerlerine tekrar otururken yine de Gaton'a dik dik bakmayı sürdürdüler. Tek bir tuhaf harekette kılıçlarını onun bedenine geçirmekten çekinmezlerdi.

Elena basitçe, “Anlamsız takıntıları sevmem, bundan hiçbir şey elde edemeyeceksin.” dedi.

Gaton güldü, “Senden hoşlanıyorum ve sen de bana aşık olacaksın. Bu bir kehanet.”

“Yani bir kehanetten dolayı mı beni sevdiğini söylüyorsun?” Elena kayıtsız kaldı, kehanetin nereden geldiğini bile sormadan.

“İkinci kısmı kehanet edildi, ilki değil. Seni gördüğümde çok beğendim, bu kadar basit.”

“Kimin kehaneti?”

"Benim."

Elena ümitsizce iç çekti, az önce hala onu merak ediyordu ama onun da ısrarcı serserilerden biri olduğunu neredeyse doğrulamıştı artık. Bir yandan gözlerindeki masumiyet onu şaşırtıyordu, az önce muhafızlarının hamle yapmasına izin vermemesinin sebebi de buydu. Yine de onun saçmalıklarını yeterince duymuştu.

Tzu tekrar heyecanlanıp sözlerini böldü. “Tamam, Elena'yı seviyorsan kanıtlamalısın! Neden bize bir içki almıyorsun?”

Gaton, Elena reddedemeden kesesini çıkarıp tüm parayı masaya döktü. Kervandaki herkesi işaret ederek “Hey, patron! Ben ısmarlıyorum, buradaki her adama bir bardak üzüm - ah hayır, bira!”

Çok fazla para dökmüştü, ama çoğu bakırdı. Bırakalım altını, ancak birkaç gümüş vardı. Bu bir bardak bira bile almak için yeterli değildi, daha pahalı olan üzüm şarabı şöyle dursun. Gaton utanç içinde kafasını kaşıdı, “Uh, maceracı hayatım yeni başladı. Henüz pek kazanamadım…”

Bu, restoranda kahkahalara yol açtı. Diğer maceraperestlerin hayatları sıkıcı ve tehlikeliydi ve nadiren bu şekilde eğleniyorlardı.

Muhafızlar ise daha çok hoşnutsuz kalmışlardı bu durumdan. Gaton, Tzu'nun ilgisini daha da çekmeye başlamış gibiydi.

“Ben Elena'dan daha güzelim ve daha iyi bir vücudum var. Neden benden hoşlanmıyorsun?” O, enerji doluydu ve ayrıca Elena'dan daha uzun boyluydu. Aldığı dövüş eğitimi, genellikle erkeklere daha çekici gelen zarif ve çekici bir beden vermişti ona.

Gaton başını kaşıyıp şöyle yanıtladı: “Onu sevmek için bir nedenim yok. Onu görünce ondan hoşlandım.”

Tzu bu işin peşini bırakmayacaktı. “O zaman kendinden bahset, Elena'ya layık olduğunu sana düşündüren neyin var?”

“Bakın, ben bir soyluyum!” Gaton cebini karıştırıp bir amblem çıkardı. Üzerine oyulmuş desenler çoktan solmuş olsa da, antik bir nesne olarak tanımlanabilirdi yine de. İnsanlar Norland'da var olduğu sürece sosyal statü önemli bir yer tutmuştu çünkü pek çok hak sadece aristokratlara veriliyordu.

“O zaman kalen nerede? Orada kaç kişi yaşıyor?” Bunlar bir aristokratın gücünü gösteren faktörlerdi.

Gaton yüzü kızarırken şöyle dedi, “Miras kalan kale… Birkaç nesil önce satıldı. Kendime gelince, henüz miras alma hakkına sahip değilim.” Sözleri nazikti ancak ailesinin uzun zaman önce iktidarı ve hatta belki de topraklarını kaybettiğini itiraf ediyordu. Muhtemelen topraklarını kaybetmiş bir aristokrat ailesinden gelen mirassız biriydi.

“Peki başka?”

“Henüz hayat yolunu çizmemiş 3. seviye bir savaşçıyım.” Gaton kaslı kollarını ve kaya gibi göğsünü büktü. Ne yazık ki bu onun yeteneği hakkında hiçbir şey kanıtlamıyordu; üst düzey bir savaşçının becerileri sadece kaslarıyla ölçülmezdi.

Tzu dudak bükerek, "3. seviye savaşçılardan her yerde var zaten, değil mi?"

“Diğer 3. seviye savaşçılardan farklıyım! Ben bir dahiyim ve vücuduma rün yazılabilir! Buraya bakın!” Gaton kollarını uzatıp koruyucuları çıkardı, ön kolunda canlı bir boğa dövmesi duruyordu. Bu basit bir dövme değildi, onun yerine sihirli güce sahip bir ründü. Vücuduna yazılmış, yeteneklerini güçlendiren küçük bir büyü oluşumuydu bu.

Rünler bireyin gücünü büyük ölçüde etkiliyordu ve güçleri ve nadirliklerinden dolayı son derece değerli sayılan mallardı bunlar. Herkes kendi bedeninde bir rün taşıyabilirdi ama yüzlerce insan arasında direkt vücutlarına yazılmış olan bir kişi bulmak zordu.

“Sadece Boğa Gücü bu, kıskanılacak bir şey değil. Tüm maharetin bu mu? ”Bilgili Tzu, Gaton'un rün yeteneğini anında anlamıştı. Boğa Gücü, bir savaşçının fiziksel yeteneğini artırabilirdi ama onunki gibi kullanışlı olduğu kadar yaygın bir ründü. Yine de Elena’nın bakışları, Gaton’un kolundaki dövme üzerinde kalırken derin düşüncelere dalmıştı.

Gaton kol koruyucularını geri takıp şöyle dedi:

“Daha iyi bir rün elde etmek için param yok. Ama ben birisinin geride bıraktığı hazineleri buluncaya veya üst düzey bir canavarı öldürünceye kadar bekle, o zaman param olacak. Vücuduma bak, dört farklı rünün gücüne dayanabilir.”

“Bu daha iyi!” Tzu zar zor tatmin olmuştu. Bir kişinin yeteneği hem onun sınıfı hem de taşıyabilecekleri rün sayısıyla ölçülürdü. Çoğu sadece bir tane taşıyabilirdi, bu yüzden Gaton gibi dört tane taşıyabilecek biri oldukça iyi sayılırdı. Ona kendi seviyesindeki sıradan insanlardan daha iyi bir statü ve yetenekler veriyordu bu.

Bu tarafta daha fazla tartışma olmadığı için, herkes konuşmalarına kulak kesilmeyi bıraktı. Gezici şairin sesi, davulun sabit ritmi ve kuvvetli alkol birbirini tamamlarken bir kez daha yankılanıyordu. Tzu kısa süre sonra Gaton'la sıkı fıkı olurken, birbirlerine maceralarındaki deneyimlerini durmaksızın anlatıp içkinin tadını çıkardılar. Aslında evden ilk kez bu kadar uzaklaşıyordu ama Gaton’un büyüleyici hikâyeleri Tzu’nun merakını cezp etmişti.

Zaman geçtikçe, yemek salonundaki harika atmosfer devam etti. Koşuşturma vardı ama dövüşen ya da sorun çıkaran insan olmadı. Herkes gece geç saatlerde dağıldıklarında barmenin memnun gülümsemesinden anlaşılıyordu ki pahalı içkilerinden bol bol içmişlerdi. Tzu bile yürürken sallanıyordu, öyle ki Elena onu sürüklemek zorunda kalmıştı.

Ertesi sabah, gezginler normal olarak yolculuklarına devam ettiler. Otelden ayrılırken Gaton'un uzun zaman önce uyanmış, üzerinde bir cübbeyle ahırda atları yıkmakta olduğunu görünce şaşırdılar. Bu sadece hizmetçilerin yaptığı bir işti.

“Gaton, ne yapıyorsun?” Tzu yüksek sesle bağırdı.

“Hesabı ve kirayı ödemek için yeterli param yoktu. Yapacak bir şey yok, borçlarımı ödemek için çalışmam gerek!” Gaton’un sesi neşeyle dolu ve canlıydı. Bir aristokratın statüsüne sahip bile olsa, bir hizmetçinin işini üstlenmekten hiç utanmıyordu. Hareketleri öyle yetenekli ve ciddiydi ki atların kürkü çok geçmeden ellerinin altında tertemiz oluverdi.

Tzu, sadece tüm içkilerin hesabını önceki gece Gaton'a ittiğini daha yeni yeni hatırlıyordu. Hatırladığı anda kahkahayı patlatıp Gaton'u zevkli işiyle baş başa bırakarak atının sırtına atladı. Kervan sorunsuz bir şekilde yola çıktı ama arkasına baktığında, uzun ve güçlü bir figürün onlara istikrarla el salladığını gördü.

Kervan kuzeydoğuya doğru ilerleyerek Vikont Anzika'ın topraklarından ayrıldı ve Kont Tudor’un bölgesine girmeden önce Kont Vernon’un topraklarından geçti. On beş gün rahatsız edilmeden geçerken Tzu'nun sabırsızlıkla beklediği haydut gruplarına rastlamamışlardı bir kez bile.

Onun yerine Gaton'la iki kez karşılaşmışlardı. Yolculuklarında kervanı takip edip herkese içki ısmarlarken Tzu ile Elena'ya serüvenlerini anlatarak onları eğlendirdi. Borçlarını ödemek için her defasında 3 ila 5 gün zorunlu iş yapıyordu. Kervanın geçtiği alanlar oldukça güvenli ve sakindi, bu yüzden maceracıların para kazanma şansı yoktu. Tzu, Gaton’un cüzdanının büyüklüğünü bilmezden gelerek zil zurna sarhoş olana kadar içiyor, tüm hesabı ona kilitliyordu.

“Bu, sürekli sana yapışmasının cezası!” dedi Tzu gülerek, büyücüyü sessizce kafa sallamak dışında yapabileceği bir şey bırakmazken.

Kervan yolculuklarına devam etti, yiyecek ve su kaynaklarını yenilemek için her durakta durarak. Öyle olsa bile, at arabalarındaki malzemeleri hiçbir zaman artmadı ya da azalmadı, Ebedigece Ormanı'ndan gelen aynı eski mallar duruyordu halen. Her birkaç günde bir Gaton kesinlikle ortaya çıkardı. Atının adımlarının gök gürültüsü gibi sıçrayışı her seferinde duyulur ve canlı kahkahası yankılanırdı, muhafızlar da son borçlarını ödemeyi bitirdiğini anlardı o zaman. Öyle ki Gaton bir gece geç kalsa, bir şeylerin eksik olduğunu bile hissederlerdi.

İki ay geçmişti ve Gaton, kervana toplamda altı tur içki ısmarlamıştı. Herkes biliyordu ki Gaton her gün sıkı çalışıyordu, bu yüzden kendisinden hoşlanmayan muhafızlar bile ona karşı yumuşak kalpli olmuştu, Tzu ise hala umursamazca ona bol miktarda içki faturası bırakıyordu.

Bu 2 ay boyunca, Elena ve Gaton 20'den fazla cümle konuşmamıştı ama Gaton'un gözlerindeki coşku onun için yavaş yavaş dayanılmaz bir hal alıyordu. Yolculuk pek de sakin değildi yani.

İşte bu şekilde Kutsal İttifak’tan Kont Kyle’ın topraklarına ulaşmışlardı. Kutsal İttifak, Norland'ın bütününde büyük ve küçük aristokratların bir koalisyonu olan muazzam bir güçtü ve geleneksel imparatorlukların aksine kraliyet ailesi sadece koalisyondaki en güçlü aileydi. Bu topraklar, kıtanın efsanevi kenti olan Kutsal İttifak'ın başkenti Faust'a yaklaşık 3000 kilometre uzaktaydı. Kervan, Kont Kyle'a ait toprakların bir bölümü olan Noivudor'un küçük sokaklarına girdi. Gece için duracakları yer burasıydı.

 

Ancak Noivudor'a düzgün bir şekilde girmek üzereyken, kervan küçük bir sokaktan çıkan bir büyücüyü çevreleyen on süvariyle karşılaştı. Sokağa giren çıkan insanlar çoğunlukla gezici tüccarlardı ve sık sık ara sokağı kullanan tüccarlar hızla büyücü ve süvarilere yol açtı. Süvariler oldukça yetenekliydi, savaş atlarını kaçınamayan insanlardan uzaklaştırırken bir yandan da hıza ayak uydurmayı başarıyorlardı.

Atın sırtındaki büyücü, kervanın yanından geçerken bakışları Tzu ve Elena'ya takılı kaldı ve hayrete düştü. İnce orta yaşlı adam, yeşilimsi-siyah bir ışıltı yayıyordu çünkü laboratuvardaki çeşitli deneylerden gelen zehir, cildine nüfuz etmişti muhtemelen. Gözbebekleri bulanık olsa da,sinsi bakışları, insanları korkudan titretmeyi başarıyordu. Cübbesi alışılmadık derecede abartılı ve karmaşıktı, büyü rünleri takılabilecek bir aksesuardı bu ve sadece 9 veya üstü seviyelerde olan büyücülerde bulunurdu.

Süvariler kısa bir süre sonra ana yoldan uzaklaştılar ancak büyücünün kasvetli gözleri, kervandakilerin üzerinde derin bir etki bırakarak dehşet dolu bir hava yarattı. Planlanan hana vardıklarında Elena atlarından inip içeri girmeye hazırlanan muhafızları durdurdu ve “Hemen gidelim!” dedi.

“Ah… Ama Gaton bugün bize yetişecekti.”

"Haydi. Ayrılalım. Hemen!” diye tekrarladı Elena ve bu kez Tzu sessizce atına binerken karşı çıkmadı. Elena ketum biriydi ve bir şeyi yalnızca bir kez tekrarlardı.

Alacakaranlık yaklaşıyordu ve en yakın yol on kilometre uzaktaydı. Şimdi Noivudor'dan ayrılırlarsa, çadırlarını sadece vahşi doğaya kurabilirlerdi. Ancak Tzu, Elena’nın kararına karşı çıkmadı, ne var ki muhafızların ilerlemesi için işaret ederken onun kararını irdelemedi bile. Herkes tekrar atlarına dönerken kervan yolculuğuna devam etti. Noivudor'dan çıkınca hızlanmaya başladılar, hatta ilerlerken daha yavaş at arabalarının bir kısmını sokaklarda terk ettiler bile. Yine de 20 kilometre bile ilerlememişken, arkalarından yankılanan at adımlarının sesiyle paniğe kapıldılar.

Elena yan yoldaki alçak bir tepeyi işaret edip kısık bir sesle şöyle dedi:

“Yön değiştirin, koruyup savunun!” Muhafızlar, arabalarını derhal terk edip atlarıyla tepeye tırmandılar ve hemen silahlarını çıkardılar. Muhafızların her birinin uzun bir kılıcı olmasına rağmen yarısından fazlası ana silahı olarak yaylarını çekmişti. Bu paralı askerlerde rastlanan bir şey değildi.

Birden fazla atın gümbürtüsü ana yolun sonundan onlara yaklaştı, dumanların arasından zırhlı savaş atları gözüküyordu. Süvariler, her biri elinde iki metrelik bir demir kılıçla ağır bir şekilde silahlandırılmıştı. Kont Kyle'dan yaklaşık 50 süvari vardı burada, elit birliklerinin yarısından fazlası!

Silahlı süvarileri yandan kuşatan hafif silahlı birlikler vardı ve bunların merkezinde kervanın gün batımında karşılaştığı büyücü. Halen abartılı bir cübbe giyiyordu ama şimdi elinde üç metre uzunluğunda, ucuna büyük bir kristal gömülmüş bir asa vardı. Kristalden gelen ışık, cübbesindeki desenlerle birleşirken onu alacakaranlıkta gizemli bir şekilde ışıldatıyordu.

Muhafızların yüz ifadeleri silahlı süvarileri görünce sertleşti. Kervan halkı bazı dövüş sanatlarını biliyordu, hatta at arabasını sürenler bile 2. seviye savaşçılardı ama hepsi hafif silahlılardı ve 50'den fazla kişi etmiyorlardı. Normal yaylar silahlı süvariler için sınırlı bir tehdit oluşturuyordu ve bunun üzerine rakiplerinin yanında bir büyücü vardı! Büyücü artık aurasını gizlemediği için kervan onun en azından 12. seviyeden büyük bir büyücü olduğunu fark edebilmişti! Kont Kyle gibi yüksek rütbeli aristokratlar bile bu tür iktidarlara karşı nezaketle davranmak zorundaydı, bu yüzden muhtemelen çok daha yukarda birileri için çalışıyordu bu büyücü.

Tepenin üzerindeki herkes sessizleşip savaşa hazırlandı. Artık onların tek umudu, süvarilerin ve birliklerin asıl hedefleri olmadıklarıydı ama bu da boş bir umut gibiydi…

Noivudor sokaklarında bir kez daha at toynakları çınladı. Siyah bir savaş atının üzerinde duran Gaton, caddelerde hızla ilerleyip şehrin en büyük hanının ön kapısında durdu. Ancak yakınlardaki kervanın bilindik at arabalarını görünmüyordu ve ahır da neredeyse boştu. İki ay boyunca çalışırken aşina olduğu hiçbir at yoktu ahırda.

Gaton’un kalın kaşları bir kez daha çatıldı. Siyah savaş atıyla bir süre etrafta döndü, Gaton atıyla sokaklardan rüzgâr gibi fırlarken toynaklar bir kez daha etrafta çınlattı. At ve süvari uçsuz bucaksız geceye doğru kayboldu…

Tepe çoktan kan gölüne dönmüştü, atlar ve insan cesetleri birbiri üzerine yığılmışken etraf kıpkırmızıydı. Öyle olsa bile yere çakılan nal sesleri hiç kesilmedi; silahlı süvariler, tepenin eteklerinde bir kez daha hücum etmeye hazırlanıyordu.

Kervanın savunması hala yerindeydi, aralarından dokuz tanesi kaybedilmesine rağmen... Geriye kalan 41 kişinin savaşma azmi korkutucu seviyedeydi. İlk darbeleri, tepedeki savunmasıyla doğrudan doğruya isabet edip kervandan onlarca insanın hayatına son vermişti. Ancak muhafızların yayları da sıra dışıydı, bir ok bile zırhlarından geçerek büyük hasarlara neden oluyordu. Rakipleri kontrol etmek için kullanılan hafif silahlı askerlerin yirmiden fazlası vurulmuştu, zira hafif zırh keskin okların önünde hemen hemen hiçbir işe yaramıyordu.

Tzu zorla nefes alıyordu, her iki kılıcı elinde ileri doğru hedef almıştı. Vücudu hafifçe bükülmüştü, her an saldırmaya hazır duruşunu korumaya çalışıyordu. Gözleri birkaç yüz metre uzaktaki büyücünün üzerine odaklanmıştı.

İki elli kılıcı bir ışık demeti yayıyor, onun güçlü bir sihirli kılıç olduğunu gösteriyordu. Çok yüksek seviyede olmasa da kızın mükemmel bir kılıç ustalığı vardı. Silahlı bir süvari bile ona başa baş saldırmaya kalkışsa ikiye ayrılabildi ve aslında o süvarilere verilen zararın yarısını yapan kişi de Tzu'ydu.

Ateş, şimşek fırtınaları ve patlamalar savaş alanını darmaduman ediyordu. Elena büyücüyle ciddi bir savaşın ortasındaydı, sadece 6. seviye olmasına rağmen adamın saldırılarını engellemek için tamamen kontrole sahipti. Yine de güçler arasındaki böyle büyük bir fark yok edilemezdi. Elena’nın yüzü solgunlaşırken alnı ter içinde kaldı.

Bu kervan gerçekten tuhaftı. Ortalama olarak yüksek seviyede değillerdi, Kont Kyle’ın birliklerinden aşağılardı ancak donanım ve yetenekleri daha güçlü düşmanların saldırılarına karşı koyabilecekleri kadar üstündü rakiplerinden.

Tzu enerjisini korumaya çalışıyordu, gözleri bir saldırı başlatma niyetini ortaya koyarken. Hedef herhangi biri değil, büyük büyücüydü. Teorik olarak önünde 40 silahlı süvari ve yüzlerce metre mesafe varken kız, büyücü için bir tehdit oluşturmamalıydı ancak büyücü bilinmeyen bir tür tehdit algıladığı için aniden titredi yine de.

Bakışlarını hemen çevirerek, düzinelerce meydan kavgası arasında ustaca yapılmış kısa bir yay çekmiş kızı tespit etti. Çocuk oyuncağı gibi küçücüktü, ama sadece görüntüsü bile hayatının en büyük tehlikesi içinde olduğunu hissettirdi büyücüye.

Büyücü Tzu'ya gülümsedi, ürpertici gülüşü kızın titremesine neden oldu. Elleri sabit kaldı, eylemleri yetenekli ve hassas. Karmaşık bir küçük ok, büyücünün alnına doğru bir şimşek gibi fırladı. O okun yolu doğa kanunlarını tamamen çiğneyerek, hedefe varmadan önce uzayda sıçramış gibi sanki takip edilemiyordu. Büyücünün vücudundaki koruyucu kalkanlar yavaşça kayboldu.

Bu en güçlü okçu yeteneklerinden biriydi, Büyülü Kırılma!

Ok yaydan ayrılırken, Tzu istemeden soluk verdi. Ama ondan önceki sahne, gözlerinin fal taşı gibi açılıp vücudunun kaskatı kesilmesine neden oldu.

Büyücü garip bir şekilde gülümsemeye devam ediyordu. Büyü patlamalarından oluşan dumanlar arkasında toplanıp sessizce büyük bir kılıç çizerek, büyücünün önünde durdu. Ok kılıcı vurup gerçekten sadece bir oyuncakmış gibi sekti ve duman yok olurken ağır zırhlı bir şövalyeyi ortaya çıkardı.

Şövalyenin zırhının eklemlerinden karşı konulamaz bir ışık parlıyordu ve üzerinde oturduğu savaş atı, diğerlerinden yarım kat daha büyüktü. At üzerinde herhangi bir zırh ya da koşum yoktu ancak kürkünde karmaşık rünler yazılıydı.

“Rün şövalyesi!” diye bağırdı Tzu, böyle dehşete ilk defa kapılıyordu.

Rün şövalyeleri insan gücünün epitomuydu. Özel yapılmış büyü zırha sahip güçlü savaşçılardı en başta ancak gerçek güç kaynakları, kendi üstlerine ve atlarına yazılan rünlerde yatıyordu. Sadece en az beş rünü idare edebilenler bir rün şövalyesi olarak adlandırılabilirdi!

Savaş alanında tek bir rün şövalyesi tüm bir orduyu kolayca katledebilirdi. Bir savaşın akışı üzerinde böyle bir kontrole sahip olduklarından, yüzyıllar önce ilk rün şövalyeleri Norland'ın diğer ırklarının kâbusu haline gelmişlerdi. Bu rünleri yazabilen rün ustaları, tüm kıtada en çok aranan insanlar oldular ancak bunların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu, zira bir rün ustası olmak büyük yetenek gerektiriyordu.

Tzu, rün şövalyesinin ortaya çıkmasıyla şaşırmıştı, ama henüz tepki bile veremeden koyu yeşil yaprakları vücudunu sarmıştı. Yapraklar, onu kapladıkları sırada büyü enerjisiyle zonklarken, Tzu ne kadar uğraşırsa uğraşsın büyüye direnemiyordu.

“Elena!” diye bağırdı ama vücudu yavaşça şeffaflaşıp ortadan kayboldu. Yapraklar sadece bir kez kullanılabilen güçlü bir sihir aracıydı. Amaçları, hedefi tehlikeli durumlarda belirlenmiş bir yere göndermekti ve güç Tzu'nun karşı koyamadığı bir şeydi. Sadece Elena'nın vücudundan bir mana dalgasının süzüldüğünü ve gücü tükendikten sonra yere yıkıldığını görebildi.

Elena o kadar acı çekiyordu ki görüşü bulanıklaşıyordu, geri kalan birkaç muhafızı bile göremiyordu. Daha önceki sihir patlamaları onları da etkilemişti ve rakibin zırhlı şövalyeleri başka bir hücuma daha hazırlanıyordu. Onlar hafif zırhlarla uğraşırken, bu saldırı onları yok edecekti.

Kendine gelince mi? Rakibinin ellerine düşmenin sonuçlarını düşünmeye kalkışmadı çünkü bunun gerçekleşmeyeceğini biliyordu. Avucunda, yüreğine doğru konumlanmış bir yeşim hançeri ortaya çıktı. Bıçak gümüş bir parlaklıkla ışıldıyordu, üstüne yazılmış rünler hem hayatını hem de ruhunu alabilirdi. Bu hançer onu bir anda bir yığın kül haline getirecekti.

Etrafında kalan son bir kalkan vardı, taktığı bir süs içinde muhafaza edilen bir büyü sayesinde. Her şey bozulduğunda kendi canını alacaktı. Bu insanlar için geride hiçbir şey bırakmayacaktı.

Silahlı süvariler, tüm gürültüyü bastıran bir gümbürtü çıkardılar. Ama Elena bu sefer hengamenin içinde tanıdık bir şeyler işitmişti…

Gaton savaş alanının yanındaydı ve rün şövalyesinin heybetli duruşu, gözbebeklerinin küçülmesine neden olmuştu. Bir anlığına oradan ayrılmak istedi ama Elena’nın kalkanının kırıldığını gördüğü an yüzü solgunlaştı. Gözlerinin beyazları kanla dolarken bir manyak gibi kükreyerek rün şövalyesine doğru hücum etti.

"Artık her şey için çok geç.” Elena'nın bilinci zayıflamıştı, hançeri kavrayıp kalbine sapladı.

* Thud! * Bileği aniden ağır bir darbe alırken hançer uçarak vücudundan uzaklaştı. Hançer kıyafetlerini delmiş, neredeyse cildini kesmişti ve kan çıktığı anda etkileri harekete geçecekti.

Güçlü bir kol Elena’nın vücuduna dolanıp onu kaldırdı. Sanki bulutların arasında süzülüyormuş gibi, nefes alıp verişleri hissediyordu. Tanıdık bir koku sinirlerini yatıştırıp duyularını rahatlatmıştı ve gözleri karardıktan sonra bayıldı. Son hissettiği şey sırtındaki bir histi. O adamın vücudu yanıyordu ve çelik kadar da sağlamdı.

Elena gözlerini açtıktan sonra ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu ama gördüğü ilk şey, sıkı kasları olan bronzlaşmış çıplak bir sırttı, yaralarla dolu. Adamın Gaton olduğunu bilmesi için ona dönmesi gerekmiyordu.

Elena'nın kafası hala bulanıktı ve vücudunun gücü yoktu. 3. seviyeden bir savaşçının nasıl olup da onu savaş alanına çıkardığını merak ediyordu; şu an bir kale zindanında değil, bir mağaradaydı.

Oturmaya çalışırken göğsüne vuran ani bir soğukluk hissedince cübbesinin tamamen parçalandığını fark etti. İç çamaşırları bile yırtılmıştı ve oturduğu sırada bütünüyle üzerinden düşüp göğsünü ortaya çıkardı. Gaton, arkasındaki hareketleri aynı anda duyup döndüğünde Elena'yı bütün ihtişamıyla gördü.

“Sen!” Elena öfkeyle bağırdı. Ellerini kaldırıp bir büyü patlaması yapmaya hazırlansa da manası uzun zaman önce tükenmiş olduğu için gözleri karardı birden. Ellerindeki muazzam acıya neredeyse tekrar bayılacak gibi olunca vücudu zayıf düşüp yere yığılıverdi.

Gaton korkmuştu. Aceleyle davranıp onu yakalayarak sarıldı. Elena şiddetle mücadele etti ama sonra Gaton şöyle karşı çıktı ona:

“Zaten her şeyi gördüm, o yüzden mücadele etmeyi keser misin?!”

Sesi gizemli bir güç taşıyordu ve Elena onun kanla kaplanmış ama yumuşak ifadeli yüzünü gördüğünde bilinci yavaş yavaş yerine geldi. Gaton'un göğsünün solu, kalbine doğru yaralanmıştı ve Elena'nın mücadeleleri, yaraların bir kez daha açılmasına neden olurken kan bir ok gibi dışarı fışkırıyordu.

Elena’nın solgunlaştığını gören Gaton hafifçe güldü, “Rün şövalyesi beni bıçakladı, ama düzelirim. Ondan kaçmak için bir darbe yemem gerekiyordu. Karaay o kadar hızlı olmak için fazla genç.”

Elena hareket etmeyi bırakıp kendi yüzündeki kanı temizlemeye kalkışmadı bile. Göğsü hala açıktı ama artık bunu düşünmüyordu, Gaton’un göğsündeki yaraya odaklanmıştı. Dünyadaki tüm şansa sahip bile olsa, 3. seviyeden bir savaşçı bir rün şövalyesinden kaçmaya çalışırsa, sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalırdı. Muhtemelen adamın kalbi delinmişti, yaranın derinliğine bakılırsa.

“Sen…” Elena devam etmeden önce, Gaton anlamış gibi onun elini tutup kendi göğsüne koydu. Elena, sağlam kaslarının altında güçlü ve düzenli bir kalp atışı hissetti.

“İki kalbim var ve hayvanlardan daha hızlı iyileşebiliyor. Bir tanesini kaybetmek sorun olmaz.” Kahkahaları halen neşeliydi ve Elena'ya kendini güvende hissettiren ani bir huzur veriyordu. Gaton onu öpmek için eğildiğinde, Elena direnmedi…

Gece olduğunda mağaradaki ateş tüm soğuğu uzaklaştırıyordu ve Gaton ile Elena ateşin yanında oturuyorlardı. Yabani bir tavşan kızartılıyordu ama dizlerine sarılıp kafasını koymuş dururken Elena'nın pek iştahı yoktu. En yakın oldukları sırada Gaton'u itmişti. Başka bir adam olsa muhtemelen öfkelenirdi ama o hiçbir şey olmamış gibi davranmış, bunun yerine her ikisi için de akşam yemeği hazırlamaya koyulmuştu mutlu bir şekilde. Gözleri masum bir mutluluk ve sevgiyle doluydu ve onlarda hiçbir nefret veya kızgınlık belirtisi göremiyordu Elena.

"Benden hoşlanıyor musun?"

"Tabii ki!"

"Neden?"

"Bir sebebi yok."

Elena tekrar konuşmadan önce düşüncelerini aklında sıraladı, “Biz birbirimizi neredeyse hiç tanımıyoruz. Beni anlamıyorsun ve geçmişimi bilmiyorsun. Kont Kyle'ın neden bize saldırdığını düşündün mü? Benim bazı sırlarım var.”

“Önemli değil. Ben Archeron'um ve eğer birinden hoşlanmışsak hoşlanmışızdır. Bunun için sebep yoktur.” dedi Gaton kayıtsızca.

"Ne pahasına olursa olsun mu?"

"Tabii ki."

“Ya ölmeni istersem?”

“Gerekirse, o zaman elbette olur.” Gaton gülümsedi.

Elena fazla konuşmayıp sessiz kaldı, zira adamın sözlerine gerçekten inanmıyordu. Birbirlerini anlamazlardı, aslında fazla konuşmamışlardı bile. Tzu bile Gaton'u ondan daha iyi tanıyordu ama yine de onun aşkı için ölmeye istekli miydi yani?

İnsanlar. Akılsızca sözler verirler ama onları tutmaya asla hazır değillerdi. Ancak Gaton’un yarasından halen parlak kırmızı kan fışkırdığını görünce Elena tereddüde düştü.

Sessizlik hüküm sürdü bir süre. Elena'nın “Ailenizden herkes böyle...” diye konuşmaya başlayana kadar yüzyıllar geçmişti sanki.

“Aptal mı?” diye sordu Gaton gülerek ve devam etti, “Belki de doğrudur. Gençken hepimiz aptalız. Ama aptal olmak iyi bir şey, en korkutucu şey uğruna aptallaşacağın birini asla bulamamak.”

“İfadeniz geçersiz. Ama bu soyad, Archeron biraz garip. Bana adını söyleyebilir misin?"

“Gaton Isaiah Satanistoria Archeron.” Şaşıran Elena Gaton'a bakmak için başını kaldırdı. Adamın gözleri hala en saf ve en değerli taşlar gibiydi ama Elena'nın kalbi artık huzur içinde değildi. İsmi aşırı derecede uzun ve telaffuz etmesi zordu ama bunun bir şeytan geleneği olduğunu anlayabilmişti Elena. Bu adamda gerçekten de iblis kanı varsa, isim tek başına zor duruma düşürebilirdi. Güç, bir şeytanın gerçek ismiyle aynı değildi ama yine de kıyaslanabilirdi.

Bir süreliğine sessiz kalıp sonunda “Ailen ismini öyle kolay kolay vermemen gerektiğini söylemedi mi?” dedi.

“Gerçek ismi mi yani?” Gaton güldü. “Annem büyüdüğümde kimseye söylemememi tembihlemişti. Ama mecbur kalırsam, sadece bir kişiye olabilir.”

Yani, her şeyi biliyordu. Aniden Elena söyleyecek kelime bulamadı, sadece bu adamın onunla ilgili her şey gibi çok absürt ama çok gerçek olduğunu hissetti. Her nasılsa, kişinin kalbine dokunan böyle bir şey, yanılsama ve gerçeklik âlemleri arasında var olurdu. Tıpkı Gaton'un dediği gibi, sözleri Elena uğruna ölme isteğinin samimi bir ifadesiydi. Ona gerçek ismini söylemek hayatını ellerinin arasına koymakla birdi… Gerçekten, nasıl aptal bir adam olabilir ki?

“Ne olmak istiyorsun o zaman? Maceracı olarak mı kalacaksın?”

"Tabii ki hayır! Kendi ordumu oluşturup diğer ırklarla savaşacağım, topraklar kazanarak kendi krallığımı kuracağım! ”dedi Gaton onurlu bir şekilde, daha önce binlerce askere öncülük etmiş bir generalmiş gibi.

Elena sessiz kalıp sadece ateşe baktı. Yüzü parlak ateşin aksine, sıkıntılı ve karanlık görünüyordu. Rüzgâr gökyüzünün öbür ucundan süzülürken gece iyice kararıp üç ayı sessizce gizledi.

Elena ayağa kalktı, “Ben gidiyorum.”

Gaton şaşırmıştı. “Gidiyor musun? Nereye?"

“Olmam gereken yere.” Yavaşlamadı bile ve mağaranın dibine doğru ilerledi.

“Bir dahaki sefere biz-”

“Bir dahaki sefere olmayacak!” diye bağırdı Elena gecenin içinde kaybolurken ama sesi mağarada yankılanmaya devam ediyordu. Gaton orada kaldı, şaşkına dönmüş halde, peşinden koşamadan. Daha yeni bir kalbini kaybetmişti, bu yüzden 6. seviye bir büyücüyü kovalamak için yeterli gücü yoktu. Dahası normal büyücülerde olmayan gizemli güçleri vardı bu kızın.

Gaton yenik halde oturup saçlarını çekiştiriyordu. Bir süre sessiz kaldıktan sonra histerik bir şekilde güldü, “Her şey yolunda. Archeronlar zaten delidir. 'Ya deliliğe teslim olun ya da sessizce ölün… ' bunu hangi alçak söylemişti?”

Kahkahaları sessiz gecede çok uzaklarda yankılandı. Ateş yanmaya devam ederken, tavşan çoktan kül olmuştu bile.

......

 

Zaman durmak bilememiş ve beş yıl parmaklarının arasından hızla kayıp gitmişti. Ebedigece Ormanı, altıncı ilkbaharda huzurunu yitirdi çünkü insanlar orman derinlerine kadar uzanan ordularını getirdi. Ormanın güzelliği ve dinginliği kaba kuvvet ve büyü tarafından yok edildi. Alevler etrafı yutarken ağaçlar yakılıp yıkıldı. Büyülü hayvanlar yaşam alanlarından zorla çıkarıldı çünkü en güçlüsü bile insanlarla boy ölçüşemiyordu.

 

Ebedigece Ormanı, gümüşay elflerinin geleneksel bölgesiydi. Kuşaklar boyu elf kraliyeti yuva dedikleri bu ormanı korumuştu ve toprakları için ellerinden geleni yapmışlardı. Elflerin en büyük düşmanları, açgözlülükle yanıp tutuşup onlardan koparabilecekleri herhangi bir materyal için onlara tekrar tekrar saldıran insanlardı.

Ancak bu seferki işgal öncekilerden farklıydı, orduların komutanı, savaşta eşi benzeri görülmemiş bir dahiydi. En deneyimli okçuların bile avantajlarını azaltan 50 rün şövalyesinden oluşan bir birliği yönetiyordu. Kabileler arasında çatışmalar patlak verdi, en güçlüleri birbiri ardına düştükçe birliklerinde düzensizlik baş göstermişti. On iki elf kralının yarısından fazlası savaşta ölmüştü, hatta askerlerin çoğunluğunun feda edilmesi bile istilayı engelleyemedi. Çatışmalar Ebedigece Ormanı boyunca yayılırken insanlar derinliklerdeki Gümüşay Sarayı'na saldırdılar.

Başka çıkar yolu kalmayınca, gümüşay elflerinin pek çok kabilesi güçlerini birleştirip savaşa girse de elfler yok edildiler. 1300 yıllık saltanattan sonra, Ebedigece Ormanı'nın elfleri düşmüştü…

Küçük bir elf grubu Ebedigece Ormanı'nın içlerine kaçmıştı. Sanki ormanla bir gibilerdi, dörtnala koşan atlar ve ölümcül savaş çığlıkları arasında hızla ilerlerken sadece gölgeler bırakıyorlardı artlarında. Yangınlar eski ağaçları yutup ön cepheleri açarken, onların şaşkın yüzleri bu savaş alanının artık aşina oldukları orman olmadığını anlatıyordu adeta. Şövalye grupları zaman zaman onları engellemek için ileri atılıyor olsa da ilerlemeye devam ediyorlardı.

Elfler genç bir şamanı korumak için etrafını kuşatmışlardı. Genç kadın için hayatlarını tehlikeye atıyorlardı, rün şövalyelerinin saldırıları arttıkça güçlü elf savaşçıları birer birer ölürken.

Kadın şaman ona yakın kalın bir altın kitaba sarıldı. Bu, gümüşay elflerinin en kutsal eşyası olan Alucia'nın El Yazması'ydı. Birlikte koştuğu askerlerden daha yavaş değildi ve biri aslında ilk görüşte onun bir büyücü olduğunu anlayamazdı. Zorluklar arasında ilerlerken yanında sadece iki savaşçı kalmıştı.

Önlerindeki yol aniden açıldı ve sakin bir göl göründü. Bu, Ebedigece Ormanı'nın incisi Hilal Gölü'ydü. Gölün yanında sessizce oturan bir şövalyeleri vardı, yollarını kapatıyordu.

Ormanın huzur ve dinginliğini bozan gergin bir aura havayı doldurdu. İnsan suya baksa, tüm organizmaların durup saklanacakları yere aradıklarını görürdü.

Onları engelleyen tek bir şövalye olmasına rağmen uzun boylu poslu görüntüsü onu güçlü bir dağ gibi gösteriyordu. Sürdüğü siyah savaş atı bile normalden daha büyüktü ve onun cübbesi o kadar kalındı ki muhtemelen sıradan insanları korkutabilirdi. Hiçbir şeyden etkilenmemiş görünüyordu, sadece burun deliklerinden gelen sıcak bir hava çıkarıyordu arada bir. Elindeki kılıç üç metre uzunluğundaydı ve hala taze kanla kaplıydı - gümüşay elfi kanı.

Kadın şaman, yanındaki savaşçılar at sırtındaki şövalyeye saldırırken durdu. Bu sadece ölümle sonuçlanabilecek bir savaştı, tek istedikleri kılıçlarını şövalyenin göğsüne sürmekti. Hücum ederken tepkileri görmezden geliyorlardı ama bir kılıç yıldırım gibi savrulurken kaskın içinde bir kahkaha yankılanmıştı.

Şövalye atından ayrılmış, kanla görünür bir şekilde lekelenmişti. Şamana doğru yürürken güldü, “Ayın güzel ve zarif şamanı. Elflern kraliyeti için çok önemlisin, seni ve kutsal kitabını o kadar kolay bırakacağımı mı sandın? Bunu yapsaydım ödülüm yarıya inerdi! İlk defa bu kadar büyük ve güçlü bir orduyu yönetiyorum, kesinlikle bunun olmasına izin veremem!”

Konuşması biter bitmez iki cansız elf yere düştü. Gümüşay kraliyetinin en iyi elit muhafızları bile şövalyenin kılıcını atlatmayı başaramamıştı. Ancak şaman sadece hafifçe titreyip öfkeyle sordu, “Gaton?!”

Şövalye kaskını çıkarıp kesilmiş yüzünü ortaya çıkarırken vücudu taş heykel gibi kaskatı kesildi. Gerçekten de bu Gaton'du, son beş yıl onun üzerinde olgunluk ve kararlılıktan başka bir iz bırakmamıştı. Maceracı, binlerce birliği yöneten ve bu düzlemde hiçbir insanın yapmadığı şeylere başaran bir general haline gelmişti. Sadece o bir çift göz, beş yıl önceki kadar saf ve temizdi.

Gaton kadın şamana bakarken yüz ifadesi büyük bir neşeye dönüştü ve yüksek sesle haykırdı:

 “Elena!”

Gaton'un önünde duran Ay Tanrıçası'nın güzel bir şamanıydı, yıllar önceki sade görünümlü insan büyücü değil. Yine de Gaton bu gözleri tanımıştı. Bir zamanlar 3. seviyeden bir savaşçı olan adam, gümüşay elflerinin gizli dönüşüm büyüsünü şimdi anlamıştı.

Gaton’un neşesi, yavaş yavaş acıyla soldu ve şöyle dedi: “Sen bir gümüşay elfi ve üstüne üstlük Ay Şamanı'sın. Aslında bir soyluymuşsun, yıllar önce o kadar güçlü büyülerin olmasına şaşmamalıydım.”

Onun bakışları bir süre için Elena'ya sabit kaldıktan sonra neşeyle gülümsedi, “Hey, güzelim! Hayallerimdeki en mükemmel kadından daha güzelsin ama yine de seni insan büyücü olarak daha çok sevmiştim.”

Bu tanıdık kıkırdama… Elena'ya tıpkı beş yıl önceki gibi hissettirse de elindeki kalın ve soğuk kitap onu düşüncelerinden uyandırdı. Alucia Şamanı'nın saf ve kusursuz olması gerekiyordu.

Elena, Alucia'nın El Yazması'nı kaldırıp soğukkanlılıkla söyle dedi:

“Gaton, ellerin çok fazla gümüşay elfinin kanıyla kirlendi. Bugün sadece birimiz buradan canlı çıkabilir.”

Gaton burnunu yavaşça ovuşturup acı bir şekilde gülümsedi. “Sen… Benimle boy ölçüşemezsin...” sözlerini bitirememişti çünkü Elena elf savaşçılarının hızında ona doğru hücuma geçmişti bile. Kapak sayfası açıldığında el yazması parladı.

Gaton, iki büyük kılıcı ellerinde çevirip hücum eden elfe baktı, inanılmaz hızlı saldırısı insan yiyen şeytanları bile öldürmeyi başarabilirdi, çok daha hassas olan elfler bir yana. Akıl almaz yeteneklere sahipti zaten.

Ölüm, Elena'nın kapısını çalıyordu ama o bunu fark etmemişti. Ona karşı hücum ederken bile aklından geçen tek şey Gaton'la karşılaştıkları anlardı.

“Ya ölmeni istersem?” diye sormuştu o titrek ateşin önünde.

“Gerekirse, o zaman elbette olur.”

Beş yıl geçmişti ama görünüşü biraz bile değişmemişti. Gerçekten birkaç bin askere liderlik eden bir general haline gelmişti ama neden birliklerini Ebedigece Ormanı'na yönlendirmek zorundaydı ki…

Elena'nın dudaklarının kenarları aniden kalktı. Kılıcın ucu gözlerine gittikçe daha fazla yakınlaşıyordu ama o sıyrılmadı. Kısa bir kılıç hızlandığı anda, el yazmasının içinden çıkarak Gaton’un göğsüne acımasızca nişan aldı. Kendi elleriyle kalp atışını hissettiği o geceyi hala hatırlıyor ve ikinci kalbinin konumunu biliyordu.

Elena, Gaton'un bu saldırıyı atlatamayacağını biliyordu. Bu, Gümüşay Sarayı'nın en güçlü yeteneği, Gizli Ayışığı Darbesi'ydi. Ay Şamanı olarak, kılıç ustalığı aslında onun büyü ve kutsal sihirlerinden daha güçlüydü. Hiçbir zırh, Alucia'nın kendisi tarafından kutsanmış olan bu kılıcı durduramaz ve hatta rün şövalyeleri bile hayatta kalamazdı. Kısa ve keskin bıçak merhamete yer bırakmıyordu.

Gaton’un göğsündeki derin yaraların görüntüleri Elena’nın gözlerinde belirdi. Beş yıl önce, onun hayatını kurtarmak için ilk kalbini kaybetmişti. Şimdi ise elinde kısa kılıç, ikincisini delmek üzereydi.

Elena, Gaton’un kılıcından sıyrılmaya niyetli değildi ve ondan kaçamazdı zaten. Sadece onun kılıcı belini kesmeden önce kendi kılıcıyla Gaton’un kalbini delmeyi umuyordu. Şiddetli alevlerde can veren gümüşay elflerinin intikamını almak zorundaydı.

Bırakın bizi… Bırakın birlikte kalalım, birlikte bu ormanda… Düşündüğü tek şey buydu.

Ayışığı Kılıcı, Gaton’un zırhını acımasızca kesip göğsünü deldi ve zonklayan kalbine derinden nüfuz etti. Kılıcın içindeki kudretli güç onun atriyal ve karıncıklarını tamamen harap etmişti.

Gaton'ın kılıçları aniden durdu, tenine değmişlerdi ama uçları daha ileri gitmedi zira onları tutan eller, dağ gibi sabit kalakalmıştı.

Gaton, Elena'ya bir şey söylemek ister gibi baktı ama artık ses çıkaramıyordu. Ancak silahlarıyla birlikte Elena'nın kucağına düşerken gülümsüyordu. Kanı beş yıl önce olduğu gibi Elena'nın vücudunu sırılsıklam etmişti.

“Sen...” Elena suskun kaldı, gözlerinin önündeki dünya bulanıklaşıyordu ve sıcak kanı vücudunda deli gibi akıyordu.

“Ama aptal olmak iyi bir şey; en korkutucu şey, uğruna aptallaşacağın birini asla bulamamak.” Bu adamın bir zamanlar söylediği sözler Elena'nın zihninde yankılanıyordu. Tereddütsüzce gerçek adını ona söyledikten hemen sonraydı bu.

El yazması yere düştü. Elena kollarını Gaton'un etrafına sararken Gaton'un vücudu onun kollarında sıcaklığını kaybediyordu yavaşça.

“Hayır!” ona sıkıca sarılıp fısıldadı: “Ölmeyeceksin!”

Gaton, sonraki yedi günü rüya ve gerçeklik arasında geçirdi. Gözlerini açtıktan sonra kendini bir mağarada buldu.

Kalp atışı hissetmiyordu ama yine de hayattaydı. Üzerinde kurumuş kan olan şaman kıyafetleri buldu etrafta. Kan kokuyordu ama sevdiği kadının kokusunu bastırmak için yeterli değildi. Onu da saran hafif ve hoş bir koku.

Koku yok olmamıştı ama artık Elena’nın güzel siluetini göremiyordu. Son birkaç günkü hassasiyet, ilkbahar ve samimiyet; bir yanılsamadan başka bir şey değildi, hiçbir yerde iz bırakmayan.

Bu sefer gerçekten de "gelecek sefer" yoktu.

Çevirmen notu
Yarın akşam 50 bölüm daha var!