Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

2. Bölüm Büyümek

Çevirmen: Violet / Editor: Güz

İlkbahar çok sevilen bir mevsimdi. Kış mevsiminin ağır temposundan sonra insanlar yeni yılda artık dondurucu soğuğa dayanmak zorunda kalmıyor ve daha kolay yiyecek elde edebiliyorlardı. Gıda çeşitleri de çoğalıyordu, bu yüzden yılın en önemli mevsimiydi bahar. İnsanlar, cüceler, orklar, elfler, canavarlar, doğaüstü yaratıklar veya etobur hayvanları ele aldığımızda bahar ayında onlar adına önemli olaylar yaşanırdı.

Tabii ki, dünya gerçekten karmaşıktı ve her zaman istisnalar olurdu. Örneğin, bahar yeraltında yaşayanlar için çoğunlukla anlamsızdı. En uç durumda, kar iblisleri kesinlikle bahardan nefret ederdi. Öte yandan, insan ırkının çoğunluğu sezonu keyifli bulurdu. Hava sıcak ve nemliyken, dağları ve denizleri aşıp Rooseland köyüne ulaşan köylüler baharın geldiğini anlardı.

Rooseland, sahile yakın bir dağın ortasında yer alıyordu. Binlerce kilometre boyunca uzanan dağların arasında, Baron Tucker tarafından Kutsal İttifak yönetiminde idare edilen küçük bir noktaydı burası. Baron'un kalesinden neredeyse üç yüz kilometre uzaktaydı, bu yüzden köylüler sadece hasat mevsiminde Baron'un vergi tahsildarlarını görürlerdi. Onun liderliği bu kısa sürede dışında göz ardı edilebilirdi.

Baron, köylülerin günlük yaşamlarını fazla etkilememesi için sadece bölgenin özel mahsullerini toplayarak arada vergileri düşük tutuyordu. Kötü geçen bir hasat yılında verginin artması korkunç sonuçlar doğurabilirdi. Bunun yanı sıra dağlarda yaşamak o kadar da kötü değildi. İnsan yıl boyunca çalıştığı takdirde hayatta kalabiliyordu.

Köyün dışındaki arazilerin ilkbaharda sürülmesi ve tohumlanması gerekirdi, yaz aylarında da ürünler hasat edilirdi. Avcılar da bu zamanda ormana girmeye başlarlardı. Henüz kış uykusundan uyanmış olan büyülü hayvanlar, yiyecek arayışlarında son derece tehlikeli ve saldırgan olurlardı ama vücutlarında parfüme dönüştürülebilen bezler veya değerli tıbbi malzemeler olarak kullanılabilen bazı özellikleri vardı. Onların kalitesi ilkbaharda en yüksek seviyeye ulaşırdı, bu yüzden kayıplara ve yaralanmaya rağmen avcılar her yıl mutlaka ormana girerdi. Bu, tüm tanrılar içinde Avcılık Tanrıçası’nı en çok tapılan tanrı haline getirmişti. Ebedi Ejderha’nın dışında, Norland’de gökteki yıldızlar kadar çok tanrı ve din vardı.

Norland, sıkı bir hiyerarşi altında ilahi güçler tarafından yönetilen ve bol kaynaklara sahip bir kıtaydı. Rooseland gibi ücra ve barışçıl bir köyün bile etkileyici bir geçmişi vardı ve basit, aynı zamanda samimi olmasına rağmen köylüler uzmanlara saygı duyarken zayıfları küçümsüyordu. Yalnızca onlarca hanesi olan bu küçük köy, kendi üstü kapalı hiyerarşisini uyguluyordu.

Köyün dışında minyon figürlü bir çocuk içi ekmek meyvesiyle dolu, neredeyse kendi boyu kadar hasır bir sepet taşıyordu. Kış stokları normalde ilkbaharda biterdi, bu nedenle diğer gıda kaynakları elde edilmeden önce bu mülayim meyve bile hala önemli bir kaynaktı. Köyün yanındaki ormanda yetiştiği için bulması da kolaydı.

Yanında üç çocuk daha vardı, bunların her biri ötekine göre daha uzun boyluydu. Ellerinde yay ve dirgenler vardı, bellerinde de hançerleri... On yaşından küçük olsalar da, hepsi sırtlarında geyik ve tavşan taşıyordu, yani şimdiden avlanmayı biliyorlardı. Tabii ki sadece uysal hayvanları hedef alıyorlardı, ancak bu hayvanları yakalamak için tuzak kurmak da basit bir iş değildi. Halktan veya soylulardan olsun, köyün çocukları böyle şeyleri ebeveynlerinden öğrenirlerdi.

En arkadaki grubun lideri aniden bağırdı “Hey Richard, baban nerede? Sana nasıl avlanacağını öğretmedi mi yoksa? Senin yaşındayken tavşan yakalamak için dağlarda tek başıma tuzak kurardım ben! ”

Yanında bir çocuk kıkırdıyordu, “Babasız bir çocuk sadece meyve toplayabilir!”

Üç büyük çocuk, köye girmek için Richard'ın yanından geçerken güldüler. Adımları hafifti, her birinin yürüdükleri sırada on kiloluk av taşıdığına inanmak güçtü.

Küçük çocuk alaylara aldırış etmedi ve köye girerken sepeti sırtında taşımaya devam etti. Girişte oturan orta yaşlı bir adam tüm olayı görmüştü, çocuğu çağırıp eline kurutulmuş büyülü canavar etini tıkıştırdı. Oğlanın kafasını şefkatle okşadı, “Küçük Richard… Beyrut ve arkadaşlarının zorbalıkları seni kızdırmıyor mu? Onlara daha sonra bir ders vereceğim, sadece çocuk olsalar da o kadar düşüncesiz davranmamalılar.”

Çocuğun kafasını sallayıp, “Gerek yok, kızgın değilim.” cevabını vermesini beklemiyordu.

“Ama…” Adam, çocuğu anlamakta zorlanıp siyah ve nasırlı eliyle başının arkasını kaşıdı. Çocuğun onlardan korktuğunu ve bir şey söylemek istediğini sanmıştı. Ne de olsa, dağlardaki çocuklar cesurdu.

Ancak oğlan daha sonra gülümseyerek “Bir babam olmasa da, en iyi anne benimki.” dedi.

“Bu doğru! Doğru!”

Adam şaşkınlıktan sersemce gülümseyerek kafasını kaşımaya devam etti.

Küçük çocuk elinde koca sepet, köye doğru sekerken mırıldanıyordu. Hafif kasvetliliği yerini neşeye bırakmıştı, çünkü annesi ne olursa olsun mutlu kalmalıydı.

Küçük Richard bu yıl altı yaşına basmış ve mutluluğu öğrenmişti.

Orta yaşlı adam köyün demircisi, Bobby’ydi. Çocuğun annesi, oğluna hamile kaldığında Rooseland köyüne tek başına gelen Elaine adında bir sihirli Acolyte* idi. Aşırı derecede güzel değildi, ama kişiliği su gibi yumuşaktı ve varlığı köyün ilk kez bir doktora sahip olması anlamına geliyordu. Sadece hafif incinme veya hastalık için yakındaki kasabaya onlarca kilometre koşmaya gerek duyulmuyordu artık. Eskiden aradaki mesafeden dolayı rahatsızlıklarına katlanmayı yeğliyorlardı. (ç/n: Acolyte, bir tür dini hizmetkar)

Elaine köyün yanında küçük bir klinik kurmuştu. Sadece en temel ilaçları yapabilmesine rağmen geldiğinden beri birçok köylünün hayatını kurtarmıştı. Bu yüzden köyün muhtarı ve bazı büyükler, Elanie’yi resmen Rooseland köylüsü yapmak için ona bir miktar arazi vermeye karar verdiler. Köylülerin çoğunluğu avcı olmakla birlikte şu anda köyde üç ana otorite merkezi vardı. Biri demirci Bobby, diğeri de emekli bir subay olan köy muhtarıydı. Sonuncusu ise, artık diğer ikisi ile birlikte tüm köyün geleceğini destekleyen Elaine'di.

Rooseland'daki yaşam çok huzurlu ve yavaş ilerliyor, bir sene göz kırpıp açıncaya kadar geçiyordu.

Richard, bu baharda birkaç santim daha uzamıştı ve sekiz-dokuz yaşlarındaki çocuklara benziyordu. Şimdiye dek geleneklere göre tavşan ve diğer küçük otoburlara tuzak kurmayı öğrenmiş olmalıydı.

Rooseland yakınlarındaki ormanda birçok küçük büyülü hayvan vardı, büyük olanlarsa çok nadir görülürdü. Burası köyün çocukları için bir eğitim alanıydı, bu yüzden avcılar küçük hayvanları avlamazdı. Sadece arada sırada bölgeyi devriye gezip, ormanın derinliklerindeki tehlikeli canlıları ya da nadir olan büyük büyülü yaratıkları yok ediyorlardı.

Richard yine de birkaç günde bir dağlarda sırtında sepet taşımaya devam ediyordu. Eskiden olduğu kadar çok değildi, ama yine de dağın her yanındaki ekmek meyvesinden topladığını kanıtlıyordu bu. Ekmek meyvesi lezzetli değildi ve köylüler onu yemektense, onlara güç veren büyülü hayvanların nefis tattaki etini daha çok tercih ediyordu.

Hepsi annesinin emriydi. Ayrıca, bazı karmaşık süreçlerle her bir mevsim için farklı türde olmak üzere şifalı otlar da topluyordu. Otları eve getirmek sadece işin yarısıydı, geri kalanlar ise döndüğünde yapılıyordu

Anlamadığı şey, ekmek meyvesinin bile otlar gibi işlenmesi gerektiğiydi. Aslında otlardan daha fazla zaman alıyordu. Diğer köylüler bunu yapmazlar ve geceleri yere düşen olgunlaşmış meyveleri topladıktan hemen sonra onları yerlerdi. Bunun yerine annesi ondan, belirli renkte ve büyüklükteki meyveleri ağaçtan özel bir yöntemle koparmasını isterdi. Ancak, bir keresinde fark etmeyeceğini düşünüp onun talimatlarını umursamadığında annesi onu yakalamıştı, o yüzden birkaç azardan sonra artık hile yapmıyordu. Meyveleri ciddiyetle toplayıp kusursuzca işliyordu. Ancak kışın, annesi tüm bunların amacının onun azmini eğitmek olduğunu söyledi.

Küçük Richard bu sene yedi yaşına basmış ve görevlerinde azimli olmayı öğrenmişti. Yedi senelik hayatında neyi sevmediği sorulsaydı, günlük yemeği olan ekmek meyvesi diye cevap verirdi. Asla unutamayacağı küçük bir kâbustu bu.

Rooseland, bir sonraki baharda olduğu gibi aynı kaldı. Bobby hala bekardı ve Elaine hala az iş yapıyordu. Köy muhtarı, güçlü büyülü yaratıkların karşısına ilk çıkan kişi olarak her zamanki kadar sağlıklıydı. Ancak Richard nihayet tuzak kurmayı öğrenmişti. Yine de, Beyrut ve geri kalanlar kısa yayları kullanmaya ve dağlarda avcıları takip etmeye başlamışlardı. On yaşına bastıklarından, kendilerini genç olarak tanımlayabilirlerdi. Kasabadakiler, kaslı bedenlerinden dolayı onların on beş veya on altı yaşlarında olduklarını bile düşünürlerdi.

Tuzakların ayarlanması çok fazla deneyim gerektiriyordu. İnsanın dikkatli gözlere, bir çift çevik ele ve biraz şansa ihtiyacı vardı. Tuzak yapımında kullanılan ilkel aletler yüzünden, tecrübesiz bir avcı tarafından yapılan tuzakların onu yaralama olasılığı yüksekti. Richard yetenekliydi, ilk denemede köyün gençleri için problem olan şeylerin üstesinden gelebiliyordu. Onun başarısı köyün yetişkinlerince övgüyle karşılanırdı ve özellikle Bobby, Richard'ı kendi oğlu olarak gördüğünden çok sevinçliydi. Bunu köydeki herkes bilirdi; Richard ona baba diyecek olsa, Bobby muhtemelen dükkanını kapatmaya razı gelirdi.

Sadece birkaç gün içinde Richard birçok tuzakta ustalaştı. Büyük, karmaşık tuzaklar kurarak ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladı. Büyük büyülü hayvanlar burada ara sıra görülürdü ve şansına tuzağı önden kurduğunda bir kamçatka yaban domuzu karşısına çıktı. Yaratığın ön ayakları dikenler, rattan ipi ve demir çivilerin arasında sıkıca yakalandı ve gerçekten güçlü olmasına rağmen, tuzak titizlikle yapıldığı için çabaları boşa çıktı. Yaban domuzu, şiddetli bir mücadeleden sonra bile kurtulamadı.

Yakınlarda saklanıp yaban domuzunun mücadelesini gözlemleyen Richard'ın elleri ter içinde kalmıştı. İlk kez elindeki av bıçağının güvenilir olmadığını hissetmişti. Yaralı bir yaban domuzu çok tehlikeliydi ve önündeki yaban domuzu çok küçük olsa da kendisi sadece bir çocuktu.

Richard, tam da avının tuzaktan kaçamayacağından emin olup üzerine saldırmak üzereyken kendisini arkadan yere vuran büyük bir güç hissetti. Bir okun ıslığı ve yaban domuzunun çığlığı kulağına geldi, ağzı ve burnu kanla dolarken başı dönmeye başladı. Daha sonra, yanında tanıdık seslerin tezahüratını işitti.

Richard yavaşça ayağa kalkıp Beyrut ve grubunun bilinmedik bir zamanda ortaya çıktığını gördü. İçlerinden biri onu bir kenara itmişti ve ok atışı yapan Beyrut'du. Domuzun boynuna ölümcül bir darbe indirmişti ki sürekli mücadele ettiği için yakalanmış bir yaratıkta bile zor bir işti bu.

Richard aniden ne yaptıklarını anlayıp öfkeyle bağırdı: “Benim avımı çaldınız!”

“Buradaki herkes domuzu öldürdüğümü ispatlayabilir. Avını çaldığımı nasıl iddia edebilirsin? Şu tuzağın yüzünden mi? İyi bir avcı, bu tür tuzakların sadece tavşan yakalamak için kullanılabileceğini bilir. ”Beyrut, Richard'a küçümseyerek baktı.

Richard'dan çok daha uzun boyluydu ve kaslıydı. Köy muhtarının oğlu olarak, yaşıtları olan diğer çocuklardan çok daha güçlüydü, neredeyse bir yetişkin gibi. Muhtar sık sık yakındaki güçlü büyülü canavarları avlardı ve bu hayvanların eti, onu tüketenlerin bedenlerini büyük ölçüde kuvvetlendirirdi.

“Neden burada yaban domuzu avlanıyorsun?” Richard'ın karşılık olarak sorduğu soru Beyrut'un dilini bağladı. Richard’ın zayıf ve güçsüz bedenini küçük görüyorlardı, ama gerçekten akıllı olduğunu inkâr edemezlerdi. Çok fazla kelime yazabildiğini duymuşlardı ama bu saygıyı gerektirmiyordu. Avlanmaya yardımcı olmuyorsa kelimeler ne işe yarardı?

Richard’ın sorusu Beyrut’u kızdırdı. Eliyle aşağı doğru sert bir hareket yaptı, yanındaki bir gence Richard’ı tekrar yere itmesi için işaret etmişti.

Richard küçük yüzü kızarmış şekilde ayağı fırladı. Daha sonra av bıçağını sıkıca kavradı. O anda onun aurası aşırı derecede soğuk hissettirdi, ama Richard bir an için tereddüt etmişti, Beyrut da fırsattan istifade Richard'a tekme atıp yere düşürdü. Gençler hep birlikte onun üstüne çullandılar, av bıçağını aldılar ve tekme ve yumruklarla ona saldırdılar. Hatta Beyrut, toprağa gömecek kadar sert bir şekilde Richard'ın kafasına bastı!

Bu dağ gençlerinin bedenleri güçle doluydu ve darbeleri hiç de hafif değildi. Fakat Richard, Beyrut'un giderek artan öfkesiyle daha da sertleşmesine rağmen mücadele etmedi, direnmedi ya da merhamet dilemedi; sadece sessizce saldırıya tahammül etti. Onun tepki vermeyişi, Beyrut'a sanki kendisiyle alay ediliyormuş gibi hissettirdi.

“Kabul ediyor musun?” Gençler daha sert vurmaya başladılar, ama Richard sanki vücudu kendisine ait değilmiş gibi ona saldırmalarına izin verdi. Kısa bir süre sonra Beyrut aslında çok endişelenmişti, Richard'ı ağır yaraladığından korkuyordu. Elaine’in köyde saygıdeğer bir itibarı vardı buna ek olarak köy muhtarı da kendisi gibi asabiydi, o yüzden evine döndüğünde kesinlikle dayak yerdi.

Gençler darbelerini yavaş yavaş kestiler. Richard’ın ağır bir şekilde ayağa kalkması biraz uzun sürdü ve Beyrut yaban domuzunu alıp gitmeden önce ona birkaç sert laf salladı. Onlar gözden kaybolunca, Richard güç bela ayaklandı ve eve gitmeden önce uzun bir süre bir ağaca yaslanarak dinlendi.

Elaine, Richard’ın çürüklerle kaplı vücudunu görünce, gözyaşlarını tutamadı. Çocuk iyi olduğunu ve sadece biraz acı çektiğini söyleyerek teselli etti onu. Yaralarına merhem sürülünce çocuk annesine baktı ve “Hala karşılık veremez miyim?” diye sordu.

“Mhm!” Elaine dişlerini gıcırdatıp tüm gücüyle başını salladı.

“Tamam, karşılık vermeyeceğim. Ama boyun da eğmem”

Beyrut, o günden sonra Richard'ı birkaç kez daha dövüp, başını derde sokmaya kalktı. En kötüsünde, Richard ayağa bile kalkamayacak hale gelmişti ama yine de merhamet dilemedi, hatta inlemedi bile. Her seferinde, onu dövmekten yorulduklarında er veya geç eve dönmek üzere ayağa kalkardı. Sonra sessizce Beyrut'a gözlerini dikerdi, onun sakin tavrı çocuğa kalbinin derinliklerinde bir soğukluk hissettirirdi. Tıpkı bir cesede atılan bakıştı bu.

Beyrut, o yıl Richard'ı her dövüşünde günlerce tekrarlayan kabuslar görmeye başladı. Fiziksel farklılıkları gittikçe artıyordu, ama Richard kendini savunmamaya devam etti. Beyrut, Richard'ın neden babasına onu hiç şikâyet etmediğini anlamıyordu ki bu en azından onu birkaç kez kırbaçlatırdı. Aslında, Richard köydeki hiç kimseye dövüldüğünden bahsetmiyordu.

Gençler zaman geçtikçe Richard ile daha az uğraşır olmuştu. Bir keresinde, çocuk ağzının kenarından kan damlarken onlara gülümsedi ve onlar da şaşkınlıktan dağılıverdiler. Onu son kez dövüşleriydi bu.

Richard sekiz yaşındayken azmi öğrenmişti.