Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

30. Bölüm Kış Gibi Bir Yaz (3)

Çevirmen: Violet / Editor: Güz

Kış gibi bir yaz geçip gitmişti.

Sonbaharın başında bile Buz Körfezi soğuk oluyordu, sert kıştan hiçbir farkı yoktu. Ayırt etmenin tek yolu, bitki örtüsünün renklerinin henüz tamamen solmamış olmasıydı.

Richard adeta uzun zamandır uykuda duran bir volkan gibi, durduk yerde patlak vermiş büyük bir enerjiyle dolup taşıyordu. Yaz aylarında kaydettiği ilerlemeden zaten çok etkilenmiş olan profesörleri, onun bilgiye olan açlığıyla yine şaşkınlığa uğramışlardı! Birisinin böyle kısa bir sürede bu kadar çok fazla şey yapabilmesi neredeyse inanılmazdı ama bu minik çocuk yaşayan bir kanıtıydı bunun.

Programını pek çok kez ayarlayıp düşünmemek için kendine hiç mola bırakmadı. Günlük programı son saniyesine kadar planlanmıştı, bu yüzden yorgunluğu doruğa ulaştığı an, zihnini boşaltıp derin bir uykuya dalmak için yatağa atıyordu kendisini. Dağlarda yaşarken öğrendiği en temel ihtiyatı bile üzerinden atmıştı, bir eğitim gününü kaldırmasına yetecek üç saatlik rahat bir uyku çekmesinin tek yolu buydu. Ayrıca uyku sırasında geri kazandığı mana, meditasyon sırasında kazandığından daha az olmuyordu bu şekilde.

Karaaltın'ın aldığı raporlar, dışarıdaki kar taneleri kadar boldu ve bu da cüceyi öfkelendiriyordu. Olur da Ekselansları aşırı sevinip Koyumavi'deki zaten hassas olan gelir-gider dengesini bozarsa diye, efsanevi büyücünün masasına gönderilecek şeyleri olabildiğince azaltmak için fazlasıyla çaba sarf ediyordu. Ancak gri cücenin güçleri zaman zaman onu yarı yolda bırakıyordu. Yazılı kayıtlar, bir gayzerden fışkıran su gibi Koyumavi'nin her köşesinde dalgalanıyordu ve birçoğu öyle uzağa uçuyordu ki Sharon'a kendi başlarına teslim ediliyorlardı.

Koyumavi'nin mali durumu, bir kez daha belirsizlikle sarsılmaya başlamıştı. Neyse ki Dük Solam’ın durduk yere bir sebepten verdiği büyük mali destek, durumlarını telafi etti ve üç büyük insan imparatorluğundan biri olan Milenyum İmparatorluğu'na ücretli çıraklık için başka bir yer daha sattılar.

Her ne kadar bu olaylar sonbahar ve kışı kurtarmış olsa da gri cüceler öngörüden yoksun değillerdi. Karaaltın, finansal spekülasyonda çok iyiydi ve Koyumavi'nin 300 yıl ilerisindeki durumu hakkında endişelenmeye alışkındı. Şimdi baharı atlatamayacak gibi görünüyorlardı.

Günler ilerledikçe gri cüce daha fazla yoruluyordu. Sağlam ve tıknaz yapısı incelmiş, kemikleri çıkmıştı biraz. Paltosu artık ona olmuyordu, bir büyü yapmak için kollarını ne zaman hareket ettirse rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu, tıpkı dengesiz hesaplar gibi.

Karaaltın her gün bir derya sayıyla uğraşmak zorundaydı, her ne kadar istikrarlı bir gelire sahip olsa da masraflarını tahmin etmesi her zaman zor bir işti ve onlar azalmaktan ziyade gelirini aşma eğilimindeydiler. Tükettiği her kâr, vücudundan bir parça etin diri diri koparılması gibiydi. Ancak efsanevi büyücünün neşesi, sırf gri cücenin kararlılığıyla bir kenara koyulacak değildi, Sharon zaman zaman Richard’ın başarılarının en küçüğünü bile kutluyordu.

O sonbahar, bütün Koyumavi'de Sharon'ı mutlu görmek istemeyen tek kişi gri cüceydi. Hatta en çaresiz anında Sharon'ın kişisel stoğundan zimmetine para geçirmeyi bile düşündü. Eğer Ekselansları’nın çantasında en ufak bir delik açmaya tenezzül etseydi, Koyumavi'nin mali durumu bir parmağını şaklatmasıyla çözülecekti. Bir zamanlar bu fikir onu büyülüyordu, kim bilir kaç dev ejderha değerinde servet vardı ince bir güzelliğe sahip o küçük cüzdanında? Ancak, çok şükür ki cücenin aklı hemen başına geliyor ve planının ne kadar aptalca olduğunu fark ediyordu. Muazzam ejderhalar bile Sharon’ın parasına elini sürmeye cesaret edemezken, küçücük bir cüce ne yapabilirdi ki?

Ancak gözü korkmamış aksine bundan kendine motivasyon çıkarmıştı. Eğer şu anda Koyumavi'nin mali sorununu çözemeyecekse, onu bir sayman olarak tutmanın sebebi neydi ki? Herhangi bir üst düzey elf, muhasebeyle ilgilenebilirdi zaten…

Richard ve Karaaltın, hüzün konusunda birbirlerine denktiler ama cüce yorgun ve bitap düşerken çocuğun durumu ise tam aksiydi. Sonbaharın son günü, tam boy bir aynanın önünde durup dikkatli bir şekilde kendini inceledi çocuk.

Örnek alınacak bir erkek fiziğine sahip oluyordu gittikçe; geniş omuzlar, kaslı bir göğüs, hızla daralan bir bel, sıkı ama güçlü bir kalça ve hatta ince ama formda bir çift elf bacağı. Yüzü de biraz değişmişti, belki uzun zamandır gülümsememiş olmasından belki de sessiz ve düşünceli anlarından kaynaklanıyordu bu. Olgunlaşmamış nazik gençliğinin kalıntıları silinmiş, yerine keskin hatlar gelmişti, öyle ki devasa bir balta tarafından şekillendirilen dik bir kayaya benziyordu yüzü. Gözlerine gelince, dünyanın derinlikleri kadar sakinlerdi - kasvetli, buz gibi ve dipsiz.

Bakışlarını alt bedenine doğru çevirmesiyle, Richard’ın zihninden anlık bir düşünce geçti. Organı zaten dik bir halde, her an fethetmeye hazırdı. İlerde biraz daha büyüyecekti ama o şimdi bile olağanüstüydü. Gözlerini bu gurur veren öldürücü silahına diken Richard'ın ağzının kenarlarında uzun zamandır unutulmuş bir gülüşün izi göründü. O artık bir erkekti.

O anda, Erin’in keskin ve net fakat ciddi sesi, ansızın Richard’ın yanında duyuldu:

“Evet, dün gece.”

Vücudu hemen titremeye başlamıştı, kulaklarını örtmek için her iki elini de kaldırdı ama yarı yolda geri indirdi. Biliyordu, ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu konuşma bir kez daha başından sonuna gerçekleşecekti.

"Neden?"

"Paraya ihtiyacım var."

“Bende çok var.”

“Ama ben senin paranı istemiyorum.”

Aynada kendine bakmayı bıraktı ve onun yerine konuşma kulaklarında çınlamaya devam etse bile laboratuvara doğru büyük adımlar attı. Laboratuvarın bir köşesinde büyüsünün gücünü test etmesi için hazırlanmış çelik bir bebek duruyordu. Ancak şu anda yumruğu için bir bileğitaşı işlevi görüyordu. Ne zaman kalbi içinde tutamayacağı kadar çok acı çekerse, yaptığı bir şeydi bu; bebeği kullanarak kendisine işkence ettiği gibi fiziksel gücünü de artırıyordu. Bu seferki bir istisna değildi.

Richard çelik bebeğe doğru yürüyüp her zamanki gibi önünde durdu. Bacakları omuz genişliğinde açılmıştı, dövüşe hazırlık için mükemmel duruştu bu. Çelik bebeğe bakarken derin bir nefes aldı, parlak ve temiz yüzeyi yüzünü açıkça yansıtıyordu.

Bazı nedenlerden dolayı yüzünün zırhtaki görüntüsü, onu kontrol edilemeyen bir gazaba gark etmişti. Kendisinden nefret ediyordu, Erin’in utancını daha erken fark etmediği için iğreniyordu kendinden. Bunun yerine kendi kaybına dalmış, sessizce kabul edemeyeceği bir sonucu beklemişti! Gazabı damarlarını yakıp kavuruyor, başının tepesine çarpıp lav dalgalarına dönüşen kanı kaynıyordu.

Yanan kan aniden ona sonsuz bir güç kazandırdı. Her damar, her arter, muazzam baskı altında patlamak üzereydi ve meridyenlerinin her bir enerji kanalı fışkıran kanla kırılmış gibiydi. Richard çılgınca, koca bir kükremeyle yumruğunu kaldırıp çelik bebeğin göğsüne şiddetle vurdu!

Rafine çelik bebeğin yüzeyinde soluk çatlaklar bırakarak içine göçtü. Richard’ın tüm ön kolu bebeğin göğsüne geçmişti, o kadar kuvvetliydi ki yumruğuyla bebeği sıkıca tuttuğunda bir güç girdabı oluştu. Nesne gittikçe daha fazla deforme oluyordu ve onun yeni keşfettiği gücü tamamen bitinceye dek bebeği fırlatıp duvara çarpmayı başarmıştı.

Bu yarım vücut zırh takan bir şövalyeyi taklit etmek için tasarlanmış standart bir büyü bebeğiydi. Yaratılan hasar, Richard'ın yumruğunun tek vuruşta elit bir şövalyeyi öldürmek için yeterince güçlü olduğu ve zayıflamış bir ateş topuyla hasar açısından karşılaştırabileceği anlamına geliyordu.

Sonbaharın yerini kışa bıraktığı gün Richard Archeron, işte böyle ilk soy yeteneği olan Yanardağ Patlaması'nı uyandırmıştı.

Kış olması gerektiği gibi geçti, düzlemdeki her varlık için kasvetli ve ıssız bir dönem olarak. Dondurucu iklimlerde ayakta kalabilen canlılar bile ilkbahar ve yazları tercih ediyorlardı çünkü yiyecek bulup çiftleşebiliyor ve sonbaharın sonu ile bir sonraki kışa hazırlanmak için stok yapabiliyorlardı.

Ancak Richard'a göre ise hiçbir fark yoktu. Merakla dünyaya bakan genç kuş, gözlerini tamamen kapatarak duyularını saf dışı bırakmıştı. Artık dış dünyadaki başka hiçbir şeyle ilgilenmeden, kendini tamamıyla büyü dünyasına adamış durumdaydı sadece. Mana gelişimi yine çılgın boyutlardaydı ve hatta 3. seviyeyi aşmak için 24 puan mana elde etmişti. Richard'ın profesörlerinin neredeyse tamamı gelişmesinden büyük sevinç duyuyordu.

Bir istisna vardı, ona sanat dersi veren maestro.

Çocuğun gönderdiği her resim gittikçe daha çok boğulduğunu hissettiriyordu ona. Her şey düzgünce çizilmişti, ince bir tüy kalemle darbe darbe. Sanatı, başlangıçta her türlü karakteri betimleyerek ışık ve gölgelerin bileşimine özel bir ilgi göstermişti. Adam ona portrelerin sanatın ruhu olduğunu öğretmişti ama Richard'ın sanat eserlerindeki çevreler gittikçe daha boğucu ve iç karartıcı hale gelirken insanların sayıları da azalıyordu. Sonunda resimler içinde herhangi bir yaşam formu olmaksızın daha da iyileşmiş, manzara bile giderek bulanıklaşmıştı. Maestronun gözünde bu resimler, yaklaşan fırtına hakkında yumuşak dalgaları uyarmayan karanlık bir okyanusun yüzeyi gibi öncekinden daha güçlü bir hale gelmişlerdi.

Bazen çizgileri daha ayrıntılı olarak analiz etmeden duramıyordu maestro. Her bir eskiz, her halka, her düz çizgi, her darbe içinde büyük bir güç tutuyor; sanki cehennemin derinliklerinden seslenen bir ruh gibi onunla konuşuyordu. Sanatçı, Richard'ın onları nasıl çizdiğini hayal bile edemiyordu ve bir gün, yalnızca 12. seviye bir büyücü olan bu adam, gördüklerinin etkisine dayanamadı.

Richard'ın göndermiş olduğu her bir resmi ciddi bir şekilde incelemek, öğretmen olarak onun göreviydi ancak Richard’ın resimlerindeki ışık gittikçe zayıflamaktaydı. Arka planlar bulanıklaşmış, büyük gölgeler geniş alanları yutmaya başlamıştı. Sonunda Richard'ın “resim” olarak sadece dağınık çizgiler sunduğu gün geldi ve maestro o an stüdyoda harap edebileceği her nesneyi paramparça ediverdi!

 

......

 

Kışın, Richard’ın hayatını bir parça bozan iki önemsiz konu vardı.

İlk olarak Richard, derslerinden birinde Steven adlı genç büyücüyle bir kez daha karşılaştı. Genç öylesine samimi ve zarifti ki birinin onda eleştirebileceği en ufak bir şey bile yoktu. Sharon’ın kişisel çıraklarından bir diğeri olduğu için ikisinin yan yana olması son derece doğaldı. Efsanevi büyücünün öğrencilerinden bir diğeri de orada bulunuyordu, Minnie. Kız genellikle ketum ve soğukkanlıydı ancak bu kez oldukça hareketli davranıyordu, bir süre dinledikten sonra konuşmaya aktif olarak katılıp bazı konuları kendi kendine gündeme getirmişti.

Hem Steven, hem de Minnie büyü çalışmalarında oldukça başarılıydı, bu yüzden tartışmaları bu alandan pek ayrılmıyordu. Richard normalde kimseyle konuşmak istemese de büyü hakkındaki tartışmalar bir istisnaydı onun için. Zor bir karar alıp bir süre onlarla sohbet etti. Neyse ki çok geçmeden ders başlayınca yalnızlığına çabucak geri dönmeyi başardı.

Bu konuşma boyunca onlarda hafif bir düşmanlık sezmişti çocuk. Çok iyi gizlemelerine rağmen, Kesinlik yeteneği uzuvlarının en küçük hareketlerini yakalamış ve zekası, bu hareketlerin anlamını analiz etmesini sağlamıştı.

Rekabetin var olması normaldi ve Sharon ile Erin hariç, Koyumavi'deki herkes bir miktar düşmanlıkla bakıyordu ona. Ancak Steven ya da Minnie'nin aile geçmişleri kendinden çok daha muazzam olduğu halde onların kendisini neden bir tehdit olarak göreceklerini anlamıyordu. Her halükarda onlar aslında Richard için önemli değillerdi, bu yüzden gece olduğunda çoğunlukla hafızasından silinmişlerdi bile.

Diğer önemsiz şey Erin'i tekrar görmesiydi. Hıncahınç insanlarla dolu olan alt seviyeye yakın ticaret alanında, uzaktaki bir silüete anlık bir bakıştı bu sadece. Kız bir an için geçip gitmişti ama Richard o olduğunu biliyordu. Açıkça onu belinden tutmuş bir adam Erin’e eşlik ediyordu ve çok samimi görünüyorlardı. Nereye gittikleri ya da ne yaptıkları önemli değildi çünkü yapılması gerekenlerin zaten yapıldığı çok netti, daha fazlası veya daha azı fark yaratmazdı.

Richard ne onun peşine düştü ne de ikinci kere baktı ona. Erin'in yanındaki genç adam Steven’a benziyordu, ama bu düşünceyi daha fazla devam ettirmeyi de istemedi. Adam kim olursa olsun, artık önemli değildi. Richard kızı ve erkeği zihninden nispeten kolayca siliverdi.

Her şeyi unutmak hala çok zordu, ama acıyı durdurmak için birçok yol vardı. Belki de o kış Richard'ın öğrendiği şeylerden biri buydu.