Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

33. Bölüm Öldürme Sanatı

Çevirmen: Violet / Editor: Güz

“Ne?!” Büyük büyücü sanki pencereden Buz Körfezi'ne çırılçıplak atlamış gibi birdenbire tüm vücudunun buz kestiğini hissetti. Richard'ın ona böyle bir şey soracağını asla hayal etmemişti. Ortalama bir çocuktan daha suskun olsa da Richard yine de gayretli ve iddialı on iki yaşında bir çocuktu. Şu an birisini öldürmek mi istiyordu?

Richard'ın daha önce çizdiği tüm sanat eserleri, büyük büyücünün zihninde beliriverdi o anda. İçlerinde gizlenen sınırsız güç… Büyük büyücü, Richard'a sıradan küçük bir çocuk muamelesi etmekle yanlış yaptığını fark etti.

On iki yaşındaki bazı insan soyluları son derece olgun oluyordu, on beş ise yetişkinlik için standart yaştı. İnsan kontrolünün dışında, bazı canavar kabileler altı veya yedi yaşlarındaki çocukları da olgun sayıyordu.

Bu şekilde düşününce maestro dik durup ciddiyetle sordu: “Tanışmak isteyeceğin birini biliyorum, cinayette gerçek bir uzman ama önce öldürmeyi niye öğrenmen gerektiğini söylemelisin bana.”

“Rün ustaları, savaşın habercileri.” diye yanıtladı Richard.

“Sadece nasıl öldürüldüğünü öğrenerek olağanüstü rün şövalyeleri yaratabilirim.”

Richard’ın cevabı, büyük büyücüyü yine çaresiz bırakmıştı. Birkaç derin nefes aldı ve sonunda duygularını bastırmayı başarıp yavaş yavaş konuştu, “Bu harika bir sebep. Doğru gibi gelmiyor, ama bunu boş ver. Bir sebep olduğu sürece herhangi bir sebep yeterlidir. Bahsettiğim kişiye gelince, onun adı Naya. Yıllar önce insanların birçoğu ona Felaketin Kılıcı derdi. İstediğin şeyi ondan alman mümkün.”

Richard başını sallayıp adama bir kâğıt teslim etmeden önce resmi bir şekilde başını eğdi. Maestro bunun bir ödev olduğunu düşünüyordu ama aslında Richard tarafından imzalanan ve büyük büyücünün kendisine belli sayıda dersi verdiğini gösteren bir makbuzdu. Bu derslerin çoğu aslında mevcut değildi ancak bu makbuzla maestro, Koyumavi'den altın alabilecekti. On bin sikkelik ek ücret, göz ardı edemeyeceği bir miktardı.

Bu yöntem son derece de güvenliydi çünkü birebir dersler için öğrenciler kendileri ödeme yapıyorlardı. Koyumavi bunun için Richard'la görüşürdü ve eğer onların mali durumlarına hiçbir zararı olmazsa, doğal olarak bu konuyu daha fazla kurcalamazlardı.

Bu makbuzu gören sanatçının kafası allak bullak olmuştu. Rüşvet miydi bu?

“Richard!” gitmek üzere olan çocuğu seslendi maestro dağınık saçlarını tutarak, “Neden benden yardım istedin ki?” diye sordu.

“Çünkü bunun en kolay yolu olacağını düşündüm.”

“Peki ya sana yardım etmeseydim? Kimden yardım isteyecektin?” Büyük büyücü geri adım atmamıştı.

"Karaaltın'dan."

Büyük büyücü aniden farkına vardı ki, küçük Richard’ın gözünde sanatla uğraşan ve altınla oynayanların ikisi de hayli güvenilmezdi, bu yüzden burayı seçmişti. Ancak merak ettiği başka bir şey daha vardı: “Bu işe yaramazsa kime başvuracaksın?”

Richard hemen cevap verdi:

“Sadece öğrencilere ders vermek isteyen büyük büyücülere!”

......

Gece geç saatlerde Richard, sınırlardaki bir binaya ulaşmak için Koyumavi’nin ana kulelerinden ayrıldı.

Ana kulelerde, her birine en az yirmi ila otuz kişinin hizmet ettiği çok sayıda büyücü vardı. Bu, birçok insanı çevre alanlara itmişti çünkü ana kulelerin kirası, 10. seviyenin altındaki herhangi bir büyücünün karşılayabileceği bir şey değildi. Sadece bir yataklı küçük bir oda bile almak imkânsızdı.

Dış bölgeler ana kulelere olan mesafelerine göre farklı bölgelere ayrılmıştı. Koyumavi'ye en yakın halkada, çoğu 10. seviyenin altında olan pek çok büyücü bulunuyordu. Onlar Koyumavi'de kalmak için yeterli gelire sahip değillerdi ama biraz zorlukla dış bölgelere yerleşebiliyorlardı.

Karanlık bir pelerine sarınmış olan Richard, en uzaktakine ulaşmak için çok sayıda bölge boyunca yol alıyordu. Yolda üzerinde kendisine yöneltilen türlü bakışları hissetti, kibirli 8. seviye büyücülerden diğer kötü niyetli kişilere kadar.

Çoğu meraktandı, sonuçta bu bölgeleri gezenler ya birbirlerini tanıyorlar ya da en azından daha önce görmüşlerdi, o yüzden yabancılar çok dikkat çekiyordu. Richard'ın büyük bir sıkıntıya girmesini engelleyen şey, pelerinin üzerindeki 3. seviye büyücü işaretiydi.

İnsanlardan yoksun ve karanlık olan bir ara sokağın sonunda eski püskü küçük bir meyhane duruyordu. Ahşap tabelada bir oyma vardı, buna bakınca yarı çıplak bir kadının kaba görüntüsünü zar zor çıkarabiliyordu insan. Kapı yarı açıktı, meyhanenin loş ışıklı ve sessiz iç mekanını gözler önüne seriyordu. Dışarı çıkan tek şey alkolün keskin kokusuydu.

Artık kış mevsimi gelip çatmıştı ve çetin soğuk her yerdeydi. Koyumavi'nin iç bölgelerini sıcak tutmak için büyü yapılıyordu, oralardaki yüksek kiraların ve sakinlerinin küstahlığına sebep olan başka bir faktör de buydu ama ana kulenin dışındaki bunun gibi küçük sokaklar oldukça soğuktu. Bu büyüklükteki bir meyhane, ısıtma sağlasa bile sadece dışarıdan az daha sıcak oluyordu; tüm bir ayın karı, orayı bir günlüğüne oda sıcaklığında tutmaya yetmiyordu.

Richard'ın hislerine göre az bir sıcaklık bile ona oldukça fazla geliyordu, ama çoğu sıradan insan -30 ile -50 santigrat derece arasındaki farkı anlayamazdı bile. Böylesine korkunç bir havada ve böyle uzak bir yerde, meyhanede pek fazla misafir olmazdı.

Richard meyhanenin kapısını açıp içeri girdi. Meyhane çok büyük değildi, sadece üç masa vardı ve barmen ortalama fiziğe ve görünüşe sahip bir adamdı. Yarı kır saçları yaşını göstermeye başlamıştı.

Yırtık pırtık kıyafetler giymiş uzun boylu iki adam ise köşedeki bir masada oturuyorlardı, rahatça duvara yaslanmış, yavaş yavaş yiyip içiyorlardı. Alkol güçlü kokuyordu, bu da ucuz olduğu anlamına gelirdi. Onunla birlikte küçük bir tabak ne eti olduğu bilinmeyen dilimlenmiş bir et vardı ve kupkuruydu. Sadece görünüşü bile insanın iştahını kapatabilirdi, ama bu adamlar çok dikkatlilerdi, parça parça alıp çiğniyorlardı ve güçlü alkolden birkaç büyük yudum almadan önce tadını çıkarmaya çalışıyorlardı. Sadece küçük bir tabak etti ama görünüşe göre gecenin sonuna kadar bitiremeyeceklerdi.

Richard etrafa bir bakış atıp, buradaki durumu hemen anladı. Barın arkasındaki adam bir bardağı temizlerken Richard'a bakış attı.

 “Küçük adam, annen sana büyüyünce içki içebileceğini söylemedi mi? Tabii ki eğer paran varsa sana bir ya da iki bardak koymaya itiraz etmem.”

Richard başlığını kaldırıp konuştu: “Buraya içki içmek için gelmedim. Birini arıyorum."

“Kimi?” Barmen ilgilenmiş gibiydi.

“Felaketin Kılıcı.” Bu sözler ağzından çıktığı an, Richard kendini buzlu bir mağaraya düşmüş gibi hissetti. O kadar donuvermişti ki parmağını bile hareket ettiremiyordu ve başı dışında tüm vücut parçaları onu dinlemeyi bırakmıştı. Ona hücum eden soğuk hava, milyonlarca iğne batıyormuş gibi keskin bir şekilde cildini deldi. Richard hayatında ilk kez ölümle burun buruna geliyordu.

Sanki zaman durmuş gibiydi. Masadaki iki adam tüm hareketlerini kesip duruşlarını sürdürdüler. Biri boğazından aşağıya bir içki gönderirken donakalmıştı, diğeri ise elinde o kadar ince olan bir et parçası tutuyordu ki et havada yarı saydam görünüyordu.

Ancak onlar Richard gibi hareketsiz gözükmüyorlardı. Hareketleri dururken, bakışları çocuğa kilitlenmişti ve yüz ifadeleri hiçbir şey söylemiyordu.

Barın arkasındaki adam bardak temizlemeyi bırakıp duvardaki titrek mumlara baktı. Anılarından geri dönmesi bir an sürmüştü, sonra Richard'a doğru döndü. “Bu uzun zamandır kullanmadığım bir isim. Bana Naya diyebilirsin; Felaketin Kılıcı'nı her kim biliyorsa, o arkadaşımdır. Yine de merak ettim, bir çocuk benden ne isteyebilir ki?”

“Nasıl öldüreceğimi öğrenmek istiyorum.” Richard'ın sözleri, her zamanki gibi dolaysızdı.

"Neden?"

“Çünkü yakında bilgiye ihtiyacım olacağını düşünüyorum.”

Naya ona daha fazla baskı yapmadan başını salladı. Konuyu değiştirdi, “Burası dış bölgesi olsa bile Koyumavi…”

“Ücreti hazırladım.” diye yanıtladı Richard.

Naya gülümseyince dudaklarının kenarı kıvrıldı, öldürme gayretinin buz gibi acısı ortadan kayboldu.

“Derslerim pahalıdır. Her gün en az 500 altın sikkeye ihtiyacım var. ”

Richard bir sihirli kese çıkarıp onu açtı ve bar tezgâhına parlak altın sikke yığınını döktü. “Bin sikke hazırladım, o yüzden bana elinden gelen her şeyi öğret.”

Naya, önündeki altın sikke yığınına umursamazca bakarak kıkırdadı.

“Bu kadar çok paraya sahip ergenliğe girmemiş bir çocuk, katilin yuvasına geldiğinde onu yutmamdan korkmadı mı? Sanırım benim adımı kadınları çizmeyi seven o adamdan duydun, ama omurgasızın tekidir, güvenilmez o herife. Öyleyse söyle bakalım, neden seni hemen öldürmemeliyim."

“Çünkü bu altın sikkeleri sadece bugün için getirdim.”

Naya daha da parlak bir şekilde sırıttı.

“Akıllı çocuk seni! Ama bana başka bir sebep daha verirsen iyi olur. Bazen para için bir şeyler yaparım ama diğer zamanlarda çok fazla değil. Güvenliğin için, sadece para istediğimi varsaymaman en iyisi olur.”

Richard tekrar konuşmadan önce biraz tereddüt etti, “Benim adım Richard, Richard Archeron. Ekselansları Sharon'ın çırağı ve Gaton Archeron'un oğluyum.”

Naya’nın yüzündeki gülümseme donmuştu, aniden bir miktar öksürüp masadaki iki adama bağırdı:

“Ne dersiniz, çocuklar?!”

Soldaki adam bardağını indirdi, “O ikisi manyaktır! Bu çocuğa bir şey yaparsan, Gaton gerekirse seni cehennemden çekip çıkarır ve Ekselansları da gelecek bin yıl boyunca yaşadığına pişman eder seni.”

Sağdaki adam etini tabağa geri koyup küçük Richard'a baktı, “Bu küçük adam sence de ilginç değil mi? Onun gibi küçük bir adamı eğitmek çok tatmin edici ve karlı olmalı! Yeterince para kazandığını düşünüyorsan, onu bana gönder. Zaten, Felaketin Bıçağı günlerinin üstünden on yıldan fazla geçti, o bıçağı hala yeterince hızlı hareket ettirebiliyor musun kim bilir? Benim şu an paraya ihtiyacım var!”

“Rüya görmeye devam et, Kızılsakal!” diye bağırdı Naya tezgâhtaki tüm paraları cebine sokarak, çok yavaş davranırsa gideceklerinden korkuyor gibiydi. Richard'a bakışları biraz değişti, “Sana öğreteceğim şey sadece birisini nasıl öldüreceğin değil, bir hayatı nasıl yok edeceğin. Şimdi hazırsan başlıyoruz.”

 

......

 

Richard evine döndüğünde sabahın erken vaktiydi. Yatak odasına giderken yaralarla kaplı çelik bebeği ve herhangi bir hasar almamış göz alıcı başını gördü. Bir anlığına ona bakmayı bırakıp, iç geçirerek kendi kendine söylendi, “İlerde sana ihtiyacım kalmayacak artık.”

Bebeğin yanından geçip odaya doğru gitmeden önce onun boynuna dokunan sol eli zar zor fark edilebiliyordu.

Kuklanın başı bir tangırtıyla vücuttan ayrılıp yere düşerek uzak bir yana uçtu. Boyundaki kesik, keskin bir bıçakla yapılmış gibi bir ayna kadar pürüzsüzdü.