Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

47. Bölüm Anıların Tortusu

Çevirmen: Violet / Editor: Güz

Minnie pencereye doğru uçup sert bir şekilde çarptı. Sanki ona çarpan bir kurtçukmuş gibi azıcık bile sarsılmayan klasik olarak pişirilmiş tuna camı, neden metrekaresinin bin altın ettiğini göstermiş oldu.

Minnie cansız bir bez bebek gibiydi, çarpışmanın etkisiyle geri sıçrayıp kafa üstü yere düşmüştü. Orada hareketsizce yatıyordu, uzun saçlarının arasından fışkıran kan, parlak obsidyen zemin üzerinde tuhaf bir varlık gibi kıpırdaşıp kıvrılıyor gibi görünüyordu.

Hareket etmesi biraz zaman almıştı, elleriyle etrafını yokladıktan sonra güç bir şekilde kaldırdı kendini. Kan, saçlarının yanlarından akmaya devam ediyordu, bir yanağını kırmızıya boyamış ve saçlarını yüzüne yapıştırmıştı. Sadece alnından değil; dudaklarının kenarları ve burun deliklerinden de kan fışkırıyordu ve Minnie yüzüne dokunup sıcaklığını hissetti. Elini kıpkırmızı görünce, elbisesine sert bir şekilde sürttükten sonra yüzünü temizlemek için eteğinin bir köşesini yırttı. Sonra saçlarını toplayıp kan lekeli o bez parçasıyla bağladı, ayağa kalkarken sallanıyordu.

Steven olduğu yerde durdu, gözlerindeki belli belirsiz kan hiç azalmamış, göğsü inip kalkıyordu. Kasları cildinin altına seğiriyor, sertçe sıkılmış yumrukları zaman zaman keskin çatırtı sesleri çıkarıyordu. Ejderha efsuncuları güçlü bir fiziğe sahiptiler ve gerçek savaşçılarla kıyaslanamasa da normal büyücülerden çok daha güçlüydüler. Yoğun bir şekilde öfkeliyken yapılan bir saldırı çok güçlü olurdu.

Minnie sallanarak Steven'a doğru yürüdükten sonra bir sonraki acı verici darbeyi bekleyerek gözlerini kapattı. Uzun beyaz elbisesinin üzerinde geniş kan lekeleri vardı ve yüzünün yarısı şişmişti. Yine de yüz ifadesi sakindi ve hala tek bir ses çıkarmamıştı; ağlamak ya da yalvarmak onun yalnızca daha sert bir dayak yemesine sebep olurdu.

Steven’ın gözünün kenarı seğiriyordu. Aniden Minnie'nin elbisesini yakasından tuttu ve üst yarısını ikiye ayıracak kadar kuvvetle çekti. Daha sonra iç çamaşırını çekip çıkararak üst bedenini çırılçıplak bıraktı.

Ancak gördüğü şey onu heyecanlandırabilecek çıplak bir beden değildi. Minnie’nin gençliğini mükemmel bir şekilde gösteren orijinal soluk teninde her boyutta çürükler vardı. Her yerinde çatlaklar oluşana kadar fırlatılmış bir yeşim vazo gibi şok edici bir manzaraydı bu.

Genç derin bir nefes alarak gözlerini kapadı. Tamamen sakinleşmesi birkaç dakika sürdü,ama gözlerindeki kanın kaybolmaması dışında, her şey normale dönmüştü. Minnie'ye şunları söyledi:

“Birkaç günlüğüne derslere gitme ve burada dinlen. Bir papaz çağırıp yüzündeki yaralara baktıracağım.”

Biraz durakladıktan sonra odada volta atmaya başladı. Düzinelerce tur attıktan sonra aniden durup yumruğunu etrafa salladı, bu sanki karar vermesini kolaylaştıracakmış gibi, “Her şeyi çözme zamanı geldi. Bu raddede durumu kurtarmanın yolu yok. Yüzündeki yaralarla ilgilenildikten sonra Erin'i bulmaya git, ne yapacağını biliyorsun. O kızın bir işe yaramasının vakti geldi!”

Minnie sessizce başını salladı ve Steven söyleyecek hiçbir şey kalmadığını belirten bir şekilde yumruğunu salladıktan sonra ayakta durmaya gayret ederek ağır bedenini sürükledi. Banyoya girip üstündeki kanı temizlemeye başladı, Steven ise düzgünce giyinip parmağına büyük yakut bir yüzük taktı. Yakut göz kamaştırıcı bir ışık yaydıktan sonra hemen söndü, büyü engelleri aşarak mesajını Koyumavi'nin her köşesine aktarılmıştı.

İki yetenekli adamın Steven'ın önüne gelmesi bir an sürdü. Bunlardan biri savaşçı, diğeri ise bir din adamıydı. İkisi de Steven'ın talimatlarını dikkatle dinledi ve savaşçı hemen ayrılırken din adamı Minnie'yi tedavi etmek üzere orada kaldı.

Rahip kollarını göğsünün önünde kavuşturup dua etmeye başladı, ellerinden yayılan saf beyaz bir ışık, Minnie'nin kafasına su gibi çarptı. Işık cildi boyunca akarak çıplak gözle görülebilecek bir hızla yaraların kapanmasını sağladı. Çürükler dağılırken, şişlik yavaşça indi.

Minnie’nin yaralanmaları korkutucu görünse de sadece yüzeyseldi. Ona karşı daha büyük bir iyileştirici büyü yapılmasına gerek yoktu ancak Steven onun iyileşmesi konusunda son derece sabırsız olduğu için din adamı ona bu türden üç iyileştirme büyüsü yaptı.

Tedavi bittikten sonra Minnie'nin alnının köşesinde sadece hafif bir yara izi kalmıştı. Yapması gerekeni biliyordu o yüzden durup dinlenmek yerine cübbesini giyip evden derhal ayrıldı. Yorgun din adamı da sessizce ayrılırken Steven'ı tek başına bıraktı. Endişeyle bir ileri bir geri dolanan Steven, arada sırada pencereden dışarı bakıp kötü havaya lanetler yağdırıyordu.

Sonunda, savaşçı geri gelip Steven'ın arkasında durdu.

“Her şey hazırlandı. Nasıl yapmalıyız?"

Steven dişlerini sıkarak kolunu kaldırıp öne doğru indirdi. Derin bir sesle cevap verdi, “Elinizden ne geliyorsa onu yapın!”

Savaşçı titrerken sessizce ayrılmadan önce, yüzünde acımasız bir bakış ortaya çıkmıştı.

Kader Günü'nde birçoğunun kaderi değişmişti ancak Richard geleceği için daha çok çalışmaya devam ediyordu. Zirveye doğru ilerleyişin, tıpkı gençliğindeki kayalık yamaçlara tırmandığı gibi adım adım yapılması gerekiyordu. Her sabah, her gece hedeflerine doğru küçük birer adımdı.

Gecenin geç saatlerinde, Richard bir günlük çalışmanın memnuniyeti ve yorgunluğuyla dolu olarak ikametine doğru yürüyordu. Ancak konutun ağır metal geçidi göründüğünde aniden yakınlardaki sokakların derinliklerinde ağlama ve boğuşma sesleri duydu. Ses biraz tanıdık geliyordu ve Kesinlik yeteneği hemen ona Erin'in sesi olduğunu söyledi.

Erin… Hayatından neredeyse kaybolmuş bir isimdi ama şimdi bir kez daha ortaya çıkmıştı. Başı belada gibiydi ki Richard'a çok tuhaf geldi bu - kim burada sorun çıkarmaya cüret edebilirdi ki? Ancak çevredeki bölge son derece sessizdi ve halka açık bölgeleri aydınlatmak için kullanılan sihirli lambalar yumuşak ve loştu. Öte yandan, Richard'ın konutu dışındaki her konutta büyük büyücüler veya soyluların çocukları ve hatta imparator vardı. Güvenlik sıkıydı ve ihmal edilmeksizin her yerde sihirli gözler vardı. Birisi yaygara çıkarmak isterse, etrafında sayısız infazcı bulabilirdi aniden.

Ağlama sesleri oldukça derin olan bir sokaktan geliyordu ve dönemeçteydi, bu da Richard'ın neler olduğunu görememesi demekti. Kaşlarını çatarak arbedenin kaynağını görmek için hemen sokağa doğru yürüyüp köşeyi döndü. Gerçekten de açıkça kötü niyetli olan üç adam Erin'den faydalanmaya çalışıyordu.

Kızın hemen arkasında son derece uzun boylu ve sağlam bir adam vardı, vücudu oldukça büyüktü. Adamın iri eli kızın bileklerini tutmuş, resmen onu havaya kaldırıyordu. Bir başka uzun boylu adam (bu seferki sıskaydı) kollarını göğsünde kavuşturmuş duruyordu, bakışları Erin'in vücudunda aşağı yukarı dolaşıyordu, özellikle göğsünde ve karnında. Kızın önünde ona sarkıntılık eden sert bir adam vardı - sanki kızın bedeninde bir şeyler arıyormuş gibiydi, ama elleri hassas bölgelerden hiç ayrılmıyordu.

Erin, kurtulmaya çalışırken sadece çırpınıyor ve etrafa tekme savuruyordu ama adam uyluğunu yakalayıp koltuk altına sıkıştırdı. Elleri bacaklarından yukarı ilerlerken kıkırdadı, “Neredeyse unutuyordum. Burada çok fazla para saklayabilecek bir yer var. Gel bakalım, bu kadar korktuğuna göre oraya bayağı altın saklamış olmalısın! ”

"Bırakın beni! Parayı geri vereceğim! Henüz zamanı değil!” Erin çığlık attı ama arkasındaki gürbüz adam sol eliyle kızın ağzını kapatarak susturdu onu.

Önündeki adam durma niyetinde eğildi ve sonuna kadar aramaya devam etmek istiyordu. Gülüşü şimdi daha da sapıklaşmıştı.

“Zamanı değil, ama sadece birkaç gün kaldı. Şimdi faizimizi önden istiyoruz. Gerçekten paran yoksa, borcunu ödemek için birkaç gece bizimle yat! Bir erkeğin vücudundan daha önce hiç para kazanmamış değilsin ya…”

Üç erkeğin dikkati tamamen Erin'in üzerindeydi, aniden bir sıcak hava dalgası ortaya çıkıp etraflarını sarana kadar. Sonra Richard'ın sesi duyuldu. “Bırakın onu!”

Erin'in önündeki adam hareketlerini bıraksa da onun gitmesine izin vermedi. Richard’ın yakasındaki ambleme duraksayarak baktı ama onun kim olduğunu anlamakta güçlük çekmişti. Ancak Richard’ın sağ elinde aşağı yukarı zıplayan ateş topu, akıllarını başlarından almıştı. Böyle lüks bir bölgede ortaya çıkan bu kadar genç bir büyücü, ancak bir infazcı olabilirdi. Onlar gibi sınırlarda yaşayan insanlar için infazcılar hemen hemen karşı gelinemez tanrılardı.

Richard kaşlarını çatmıştı. Bu üç adam değil bölgenin sakinleri, Koyumavi'nin kulelerinin resmi sakinleri bile değillerdi. Aksi takdirde mutlaka Richard'ın ambleminin önemini bilirlerdi.

Adamlar Richard'ın yüz ifadesini görünce hemen ellerini çekip, “Kim olduğunu öğrenebilir miyim…” diye sormaya cüret etmişlerdi.

“Richard. Richard Archeron. ”

Üç adam açık bir şekilde korkup hemen saygılı bir tavır takındılar. Sınırların ötesinde yaşayan herkes, efsanevi büyücünün öğrencilerinin ve büyük büyücülerin isimlerini biliyordu çünkü bu hayatta kalmak için şarttı. Bu bölgede kötülük yapmayı akıllarından geçirmeye bile cüret edemezlerdi zira bölgenin yerini izleyen sihirli gözler olduğunu herkes biliyordu. Bu, düşüncesiz ve cahil insanların lüks bölgelerdeki sakinlere zarar vermesini önlemek için kamuoyuna verilen bir uyarıydı. Bunun nedeni bu konutlarda sadece güçlü büyücülerin değil, aynı zamanda aristokrasinin o kadar da güçlü olmayan çocuklarının da bulunmasıydı.

Üç adam derhal Erin'i bırakınca, kız da korkmuş bir tavşan gibi Richard'ın arkasına kaçtı, titreyen elleri onun cübbesine yapışmıştı.

Lider Erin'e baktıktan sonra Richard'a dalkavukluk edercesine gülümsedi.

“Lord Richard, bu kadın bize çok para borçluydu ve geri ödeme yapamayacağı için Koyumavi'de saklanıyordu. Koyumavi'ye başka seçenek yok diye mecburen geldik. Bakın, buralara kadar geldiğimiz halde yine de bize parayı geri vermiyor.”

“Ama daha üç günü var!” diye bağırdı Erin Richard'ın arkasından.