Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

6. Bölüm Ayrılık

Çevirmen: Violet / Editor: Güz

Küçük Richard yedi gün uyuyup, güneş yedinci gün odasına girdiğinde ancak gözlerini açmıştı.

Uyandığında yaptığı ilk şey, odasından fırlayıp annesini aramaktı. Onu çalışma odasında bulup hemen ona doğru atıldı ve “Anne!” diye bağırıverdi. "Ay Tanrıçası'nın tapınağından ne aldığımı tahmin et!”

Elena ona doğru dönüp hafifçe kafasını okşayarak, “Tahmin edeyim… Richardım daima bir büyücü olmak istiyordu. Doğaya uyumluluk gücünü mü aldın? ”

Ancak, Richard'a yüzünü çeviren kadın, onun daha önce hiç tanımadığı biriydi. Her ne kadar biraz şaşırmış olsa da, hala insanları tanımak için kendi yolu vardı. Biraz koklayınca kokusu ona tanıdık gelmişti, “Sen… Annem misin?”

“Sevgili Richard, bu annenin gerçek formu. Nasıl, güzel miyim? ” Elena yüzünde bir gülümseme ile konuşuyordu.

Richard başını salladı, “Annem dünyanın en güzeli!”

Elena ya da daha doğrusu Elaine, Richard'ın küçük yüreğinde en güzel kadındı her zaman. Ama şimdi annesinin gerçek formu olan gümüşay elflerinin büyüleriyle eş güzelliği gün yüzüne çıkmıştı.

Her çocuk gibi Richard da sabırsızlık edince annesinin tahmin etmesi için bekleyemedi: “Bilgelik ve hakikatim var!”

“Hakikat mi?” Elena şok olmuştu, zira bilgelik lütfunu biliyordu, ama daha önce hakikat lütfunu hiç duymamıştı.

Richard kaşlarını çatarak yeni edindiği bilgelik yeteneğiyle açıklamaya çalışıyordu. “Hakikat… Hmm, hakikat yeteneği dünyanın güçlerini daha net görmemi sağlayan bir şey. Şu anda çok kullanışlı değil, ama gelecekte daha da geliştirilebilir ve daha net bir şekilde duyabilmeme ve ileriyi görmeme yarayabilir. ”

Elena karşılık olarak mırıldanmıştı ve Richard'ın omzuna elini koyup, yeni yeteneklerinin değerini bilmesini söyledi ona. Ayrıca (en azından Richard'ın bakış açısına göre) öğretilerini de unutmaması için ona dırdır ediyordu. Annesinin bitmeyen konuşmasına tepki olarak Richard yüzüyle komik bir ifade yapmıştı; zaten mükemmel bir hafızaya sahip akıllı bir çocuktu, hem de bilgelik gücüne sahipken aynı şeyi iki kez dinlemesine gerek olmuyordu.

Elena uzun süredir konuştuğunu anladığında nihayet durdu.

“Babanı görmek ister misin, Richardım?”

Richard kaşlarını tekrar çatarak aklına gelmeyen bir cevap bulmak için çok çabaladı. Elena bir karar vermeden önce onu bölerek “Onu çok yakında görebileceksin. Seni almak için bazı insanlar gönderdi, şu an yoldalar. Şimdi, en iyi halinde olmayı unutma, tamam mı?”

“Ha?” Her şey çok hızlı gelişiyordu, bu yüzden Richard uygun bir yanıt vermek için bile vakit bulamamıştı. Aniden fark etti, “Peki ya sen? Sen de gelmeyecek misin? ”

“Hayır, annen gitmiyor.”

“O zaman ben de gitmeyeceğim!” dedi çocuk kararlılıkla.

Elena yanıt olarak gülümsedi, “Hayır, gitmelisin. Yerine getirmeni istediğim bir dileğim var. ”

“Bunun için endişelenme anne! Zaten kocaman oldum; bana ne istediğini söyle, allem edip kallem edip yaparım onu! ”dedi Richard özgüvenle.

Elena'nın sıcak ses tonu, oğlunun üstüne yoğunlaştırdığı ciddi bakışa karşı tamamen zıttı, "Gerçek bir erkek olacak kadar büyüdüğün zaman, beni babanın aile mezarlarının en üst katmanına gömmeni istiyorum.”

Oğlan biraz fazla hevesle de olsa, başını sallamıştı. Evet, bu isteğin gerçekte ne olduğunu anlamak için çok gençti, ama bir dağ genci asla sözünden dönmezdi…

Rooseland'deki sabahlar normalde sakin ve sessizdi, ancak köyün dinginliği bugün hafif sarsıntılarla bozulmuştu. Titreşimlerin ölçeği artmış ve nihayetinde köyün yaşlılarından uykusu en ağır olanını bile uyandırmıştı. Köylüler evlerinden dışarı kolaçan ettiler, yolun sonuna bakarken kendilerini üşümüş hissediyorlardı.

Dağ rüzgârı öyle soğuktu ki, en cesur savaşçıları bile titretiyordu. Ancak bugün hissettikleri ürperti farklı bir şeydi, kalpten gelen kötü bir şey olacak hissiydi bu.

Sarsıntılar devam edip dağın çekirdeğini sarsmasıyla köylüler köy girişinde toplandılar. Uzaklarda dumanın yükseldiğini görebiliyorlardı, kuşlar yuvalarından kaçıp dağlara doğru uçarken ağaçlar tehditkâr bir şekilde sallanıyordu.

Şeytani bir şövalye aniden at sırtında ormandan çıktı. Siyah zırhı dikenlerle kaplıydı ve göğsünde bir kafatası vardı. Atı bile köylülerin daha önce gördükleri gibi değildi, ortalamadan en az yarım metre uzundu. O da kalın ve dikenli zırh ile süslenmişti, dikenler korunma için olmalıydı. Atın yanında her biri yüz kilogramdan fazla ağırlıkta iki büyük kılıç vardı. Bu güç, karşı gelinebilecek cinsten değildi.

Savaş atı çakıl yolu tahrip ediyor, her yere taş ve çamur sıçratıp delikler açıyordu. Yirmisi daha ilk şövalyeyi takip etti ve bunların arkasında hepsi parlak büyülü yaylar ve sofistike zırhlarla donatılmış bir savaşçı ordusu vardı. Böyle bir ordu, Baron Tucker’ın kalesini kolayca ortadan kaldırabilirdi, ancak burada küçük bir köyü işgal ediyorlardı.

Köylülerin beti benzi atmıştı. Avcılar cesur olabilirlerdi, ancak bu şövalyelere karşı hiç şansları olmadığını biliyorlardı. Köy muhtarı bile olağandışı uzun atlardan dolayı farkına varmıştı - askeri deneyimi ve içgüdüleri bu şövalyelerin çok güçlü olduğunu söylüyordu.

Şövalye atını durdurdu. At toynakları yolda başka bir delik daha açarken, burun deliklerinden ateşler saçıyordu. Şövalye ifadesiz bir şekilde köylüleri gözden geçirdi, “Elena'nın nerede kaldığını bilen var mı?”

Köylüler şaşkınlıkla birbirlerine bakıyorlardı. Köyde Elena adında bir kadın yoktu. Demirci ve köy muhtarı bir şeyler hatırlar gibiydi, ama onlar da sessiz kalmayı tercih etmişlerdi. Şövalye aniden daha kasvetli bir hale büründü.

Ancak o konuşmadan önce Elena kliniğinden dışarı çıktı.

“Gaton mu gönderdi seni buraya?”

Şövalye'nin ifadesi, neredeyse Elena'ya baktığı anda değişmişti. Savaş atından hızla atlayıp Elf'in önüne iniverdi. Kaskını çıkardığı gibi kafasını eğdi, “Ben Mordred, Lord'un bir şövalyesiyim. Onun emri üzerine sizi geri götürmek için buradayım. ”

 

Mordred dikenli kestane rengi saçlara sahipti, başını eğdiğinde bile aurası inanılmazdı. Kliniğin yakınındaki herkes onun varlığında titriyordu.

Elena elbisesi hafifçe sallansa da, geri çekilmedi. Konuştuğu sırada ani bir rüzgârın tepesinde gibi duruyordu, “Bu beni daha güvende hissettirdi.”

Mordred yürekten güldü, "İltifatınız için teşekkürler, Leydim."

Elena, Richard'ı arkadan tutarak küçük elini Mordred’ın eline koydu, “Gaton'un istediği bu. Onun adı Richard… Richard Archeron. ”

Mordred, Richard'ın ellerini tutmadan önce, “Sizin hizmetinizdeyim.” diyerek dikkatlice çocuğa baktı.

Şövalye, Elena'ya bakarak, “Zaten toparlanmış olduğunuzu sanıyorum, Leydim. Hemen gidelim, Lord Gaton ikinizi görmek için çok sabırsızlanıyor olmalı!”

“Almam gereken önemli bir şey var, lütfen burada bekle.” Elena kliniğe geri dönerek kapıları kapattı. Richard'ı büyük ve güçlü Mordred'la yalnız bırakmıştı. Çocuk, şövalyeye doğru bakınca şövalye de karşılık verdi. Bir süre sonra Mordred, sebepsiz yere bir kahkaha patlattı.

Ancak, gülümsemesi yüzünde dondu.

Klinikte aniden ortaya çıkan müthiş bir alev patlaması, çatıyı neredeyse on metre havaya fırlatıyordu. Patlama meydana geldiğinde onun gibi güçlü bir şövalye bile onu fark etmemişti!

Şövalye, kliniğe doğru atılarak tüm gücüyle bağırmaya başladı. Duvarlar ona peynir gibi geliyordu, azgın alevler bile en ufak bir zarar veremiyordu ona. İçeride zarif Elena'nın görüntüsüyle karşılaştı ve onu kurtarmak istedi, ancak alevlerin vücudundan çıktığını görünce şok oldu çünkü Elena kendini ateşe vermişti!

Mordred'i görünce bir kez gülümsedi ve sonra yanıp kayboldu, geride hiçbir iz bırakmadan…

Mordred ayağa kalktı, vücudu hala alevler içindeyken o gülümseme anılarına kazınmıştı. Çok güzel, çok zarif… Ve yine de, çok karmaşık.

Diğer taraftan Richard kendini kaybetmiş halde kliniğe girmesini engelleyen diğer şövalyeleri tekmeliyordu, ama çabaları boşa çıktı. Yapı onun hemen önünde büyük bir gürültüyle parçalara ayrılmıştı. Mordred küllerin arasından çıkarken, karşısında deli gibi ağlayan yıkılmış bir çocuk buldu.

Kısa bir süreliğine sessiz kaldıktan sonra “Harika bir annen vardı. Hadi gidelim, seni babana götüreceğim.” dedi.

Bu ani olay, alevlerin sönüşünü izleyen Rooseland köylülerini şaşkına çevirmişti. On yıl boyunca orada bulunup onlara destek olan kliniğin, göz açıp kapayıncaya kadar yıkılmış olduğuna bir türlü inanmak istemediler.

Mordred, kalan şövalyeler sıraya girip de Richard'a eşlik edene kadar geride kaldı.

Niyeti Elena'yı gömdürmek değildi elbette- o alevlerde tamamen yok olmuştu. Sadece çılgın bir dahi, kendini tamamen yakabilirdi ve Mordred'ın sadece bir kez karşılaştığı bu kadına aşırı saygı duymasını sağlıyordu. Ağzının köşeleri harabelere bakarken bir gülümsemeye dönüşmüştü, kendi kendine mırıldandı:

“Bu kadın gerçekten Lorduma layıktır.”

Mordred’ın yanına bir şövalye yaklaştı, “Buradaki köylülerle ne yapmalıyız, Efendi Mordred?”

Mordred, kargaşa etrafında toplanan köylülere şöyle bir bakış attı ve sakalını sıvazlayıp kayıtsızca şöyle dedi:

“Bu köyde çok fazla yetişkin erkek var, Lord memnun olmaz. Herkesi öldürün!"