Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

13. Bölüm Ye ve Büyü - Parça 6

Çevirmen: Shuiqui / Editor: T4icho

 Beş kişilik bir ekip ormana doğru ilerliyordu. Zırhlı iki muhafız önden giderken, arkadaki üç maceraperest onları takip ediyordu. Bu grup son zamanlarda ortaya çıkan Anormalite’yi aramakta olan dört gruptan biriydi.

 “Çavuş ne düşünüyordu ki? Hayret bir şey…” Diye sitem etti Mark.

 Bunu duyan Harold’un yüzü ekşidi. “Çavuş işini iyi bilir. Maceraperestlerin gücüne ihtiyacımız vardı ve onlar da bir öncüye sahip değildi. Bu bizim işimiz.”

 “Biliyorum. Biliyorum ama… İnsanlara kolay kolay güvenemiyorum işte. Özellikle şu Akıncı. Adam bize adını bile söylemedi!”

 Harold omuzlarını silkti ve arkasına, onları takip etmekte olan üç macerapereste doğru baktı.

 “Hey, dost! Sana ne diye sesleneceğiz?”

 Baştan aşağı siyah derilerle kaplı olan uzun, ince adam bakışlarını Harold’a çevirdi.

 “’Dost’ demeniz yeterli,” dedi rahatça. “Ve lonca kurallarından ötürü ismimi söyleyemiyorum. Mesleki risk altına girmemek için böyle yapmamız gerekiyormuş.”

  Harold sırıtarak arkadaşına döndü.

 “Gördün mü? Adamın adı ‘Dost’muş.”

 “Harold, çok komiksin.”

 ‘Dost’ denen şahıs Kara El adlı bir maceraperest loncasına üyeydi. Bu lonca minimum koşulları sağlamayan kişileri arasına almıyordu. Onlara katılmak için en azından bir Seviye 5 Akıncı olmanız gerekiyordu ve Gizlilik Yeteneği’nin 2. Seviye’de olması şarttı. Özetle hırsızların, casusların ve suikastçıların toplandığı bir gruptu. Mark böyle bir loncanın nasıl yasal olduğuna hala anlam veremiyordu. Ve onun gibi toplumun genel kesimi isyan ediyor olsa da, lonca bütün bu itirazlara rağmen legal bir şekilde hayatını sürdürüyordu. Sonuçta, sağladıkları servisler şehirde epey popülerdi. Bir Akıncı tuzak yerleştirebilir ya da yerleştirilmiş tuzağı bozabilirdi. Ayrıca kilitleri açmakta usta olan bu figürler, Gizlilik’in etkisiyle önden keşif yaparak yaratıkların ağzını burnunu kırabilirdi. İşte bu özellikler bir zindan için olmazsa olmaz şeylerdi. Savaş başladığı anda ise düşmanın dengesini bozarak ne kadar değerli olduklarını gösteriyorlardı. Sis bombaları, zehirli hançerler, fırlatılan bıçaklar ve her türlü alçak, kirli taktik onları çoğu durumda vazgeçilmez kılıyordu.

 Dost bilhassa gelecek vadeden yeni üyelerden biriydi. Kendisi 21. Seviye’de olan bir Akıncı’ydı ve Yan Mesleği de 6.Seviye Simyacı’lıktı. Yan Meslek için bir Zanaatkarlık seçmek garip görünse de, adam kendi iksirlerini ve zehirlerini üretebildiği için muazzam bir kolayklıkla ilerliyordu. Ayrıca Simya Mesleği ve Yetenekleri genelde HIZ, AGI (ALGI) ve biraz da olsa DAY özellikleriyle doğru orantılı gelişiyordu. Bir Akıncı bu üç özelliği de iyi kullanabilirdi. İşin kötü yanı şuydu: Zanaat-odaklı Meslekleri geliştirmek uzun zaman sürüyordu ama yine de bu meslek Ana Mesleği’ne çok uygundu.

  Görünüşü de farklıydı. Deriden yapılma sıkı ve dar kıyafetleri kollarını, gövdesini, kıçını ve baldırlarını sarıyordu. Böyle bir zırh ile gelen darbelere karşı koyamazdınız ama zaten darbe alan bir Akıncı, gerçek bir Akıncı sayılmazdı. Bu yüzden genelde böyle figürlerin giydiği kıyafetler ÇEV odaklıydı; böylece gelen saldırıları durdurmak ya da karşılamak yerine onları daha kolay atlatabiliyorlardı. Adamın baş kısmı tamamen gizliydi – bir kapüşon ve bir de maskeyle gözleri ve normal kulakları haricinde her şeyini kapatmıştı. Kulakları açıkta olduğu için daha iyi duyabiliyordu ama onları gösteriyor olmasının asıl sebebi insanlara ‘ben bir elf değilim’ demek istemesiydi. Elflere karşı özel bir garezi yoktu. Hatta birkaç elf hayranı bile vardı. Lakin müşterilerinin büyük bir kısmı elflerden nefret ediyordu. Kulakları uzun ve sivri olmayan bir Akıncı’ya daha çok güvenirlerdi.

 Fakat Mark’ın siniri bozan asıl şey bu Akıncı’nın davranışlarıydı. Burada, hep birlikte bir ormanın ortasında tehlikeli bir yaratığı avlamak için geziyorlardı ve bu şüpheli adam ne mi yapmıştı?

 “Onurlu bir hırsız olabilirim ama korkarım ki gözlerinizdeki o bakışla kalbimi çaldınız.”

 Son yarım saattir gruptaki tek kadını, bir Cadı olan Xera’yı tavlamaya çalışıyordu!

 “Teşekkür ederim. Çok tatlısın!” diye cevap verirken kadın biraz kızardı.

 Sen de hemen adamın kollarına atladın yani, Mark kendi içinden bağırdı. İlk önce onları azarlamayı düşünse de bundan vazgeçmişti. Bir kez daha iç geçirdi. Ona göre Xera da bir problemdi.

 Ağzını sonuna kadar açan ve koyu-kırmızı gözleriyle sürekli etrafına bakan bu kadının aklı-havada bir tip olduğu açıktı. Yüzü çok güzeldi ve uzun, siyah saçları ona inkar edilemez bir çekicilik katıyordu. Uzun, donanma mavisi cübbesi ise tek kelimeyle inanmazdı. Hafif kumaş omuzlarından dökülerek sırtını açıkta bırakıyor, derin kol kısımları kollarını tamamen sarıyordu.

 Ve tabii kadının gerçek-dışı dekoltesinden de bahsetmek gerekirdi. Göğüsleri o kadar büyüktü ki, neredeyse başıyla aynı büyüklükteydiler ve attığı her adımda zıplayarak onlara bakanları hiptonize ediyorlardı. İnce, alçak kesimli kıyafeti tehlikeli bir edayla itiyorlardı. Sanki her an onları tutan kıyafeti yararak ortaya çıkacakmış gibiydiler. Düzgün bakıldığında kadının meme uçları da kıyafette belirgin bir şekilde görülüyordu.

 Uzun lafın kısası, kadın tam bir sürtüktü. Güzel ama aptaldı. Davranışları ve görünüşü 27. Seviye’de olan bir Fevt Büyücüsü’ne hiç uymuyordu. Tabii bunlar kadının sözleriydi. Mark ise durumun böyle olup olmadığını sorgulamak istese de, bunu yapamayacağını biliyordu. Sonuçta buraya gelen herkes önce görev için gerekli koşulları sağladıklarını göstermek için derin bir İnceleme’den geçiyordu. Mark böyle bir durumda üstlerinin yeteneklerini sorgulayamazdı. Bunu yaptığını öğrenirlerse hayatı boyunca tuvalet temizlemek zorunda kalabilirdi.

 Olaya biraz iyi yandan bakacak olursak, grupta en azından aklı başında biri vardı. Koross iri yapılı 21. Seviye bir Rahip’ti ve yan Mesleği yoktu. Bileğindeki altın işlemelere beyaz bir cübbe eşlik ediyordu ve kalp ile bel kısımları da benzer desenlere sahipti. Kendini Tanrılar’ın hizmetine adamış klasik bir adama benziyordu. Kalın, düzgün kesilmiş bir sakalı ve karnına kadar uzanan bıyıkları vardı. Kel başı güneş ışığında parlıyordu. İri yapılıydı ve belindeki çelik topuzu boşuna taşımıyordu.

 Gerçi onun da kusurları vardı. Koross bir cüceydi ve çoğu cüce gibi onunla seyahat etmek de iki büyük sorunla karşı karşıya kalmanıza yok açıyordu. Sorunlardan ilki adamın kısa boyuydu. Bücür bacakları yüzünden diğerlerine yetişmekte zorlanıyordu ve sürekli yarı-koşu modunda grubu takip etmek zorunda kalıyordu. İkinci sorunu ise alkolikliğiydi. Koross de diğer cüceler gibi alkole hastaydı. Arada sırada beline asılı olan şişeden birkaç yudum alıyordu. Ama sorun değildi--- cücelerin sağlam yapıları vardı ve çakırkeyif olmak için birkaç yudumdan fazlasını içmeleri gerekirdi. Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, viski kokan bu adam garip Akıncı’dan ve aptal Cadı’dan daha güvenilir görünüyordu.

 Tam Mark odağını yola çevireceği sırada, Xera aniden utanmış bir şekilde bağırdı. “Hayırr!” Akabinde bir tokat sesi duyuldu ve Dost adlı adam bağırdı. “Seninle öyle bir şey yapamam!” Diyen Xera iki eliyle yüzünü kapatıyordu. Görünüşe göre Dost şansını biraz zorlamıştı.

 “Şunu keser misiniz?! Düşman bölgesindeyiz!” Diye bağırdı Mark. Daha fazla dayanamıyordu. Acaba maceraperestler yoldayken hep böyle mi davranıyorlardı? Aslında evet, çoğu böyle davranıyordu. Monotal gibi güvenli sayılabilecek bir şehirde yaşayan bir muhafızın 30. Seviye’ye yaklaşan maceraperestlerin yaşadığı gerginliği bilmesi mümkün değildi. Bu insanlar bir şekilde gerginliklerinden kurtulmazsa, zamanla infilak bile edebilirlerdi.

 “Hey, sorunun ne senin?” Dost yanağını sıvazlarken sitem etti. Demin yediği tokat göründüğünden daha çok can yakmıştı. “Etrafı zaten izliyorum!”

 “Hadi oradan!” diye bağırdı Mark.

 “Haaah,” Akıncı iç geçirdi. Bu yüzden sivillerle çalışmayı hiç sevmiyordu. “İyi, öyle olsun. Kanıtlayayım.” Kemerinden küçük ve düzgün bir bıçak çıkardığı gibi sağ tarafa dönerek onu fırlattı. Bıçak ses çıkarmadan havayı delerek ilerledikten sonra bir ağacın dallarına girdi. Ardından Akıncı neredeyse görünmez olan çelikten tele asıldı ve bıçağı tekrar kendine çekti. Bıçak daha demin ufak bir sincabı öldürmüştü.

 “Gördüğün gibi Algım epey yüskektir. Sadece kulaklarımla bile gizlice bize saldırmaya çalışan her türlü şeyi duyabilirim. 4. Seviye Gizlilik Yeteneği boşuna değil!”

 Mark birkaç kez gözlerini açıp kapayarak yaşananları sindirmeye uğraştı. Önündeki adam daha demin 20 metre uzaktaki bir hedefi indirmişti. “Peh,” diyerek diline dokundu. “Tamam, sen kazandın. Sadece… Sadece biraz sessiz olun, tamam mı?” Harold böyle olacağını bilse de etkilenmeden edememişti. Koross o esnada alkole daldığı içni yaşananları görmüş sayılmazdı.

 Fakat Xera’nın durumla ilgili farklı bir tepkisi vardı. “Zavallı şey!” diye çığlık attı. “Bunu nasıl yaparsın?! Hey sen, bücür! Bir Rahip’sin, değil mi? Şu ufak hayvanı iyileştirebilir misin?!”

 Şaşıran cüce hemen alkol şişesini kaldırdı. “Ha?! Ne? Kim? Oh, bir sincap! Öğlen yemeğimiz mi olacak? Aferin genç adam!”

 “Sağolasın,” Dost gülümseyerek cevapladı. “Ama korkarım ki öğle yemeğini biraz ertelemek zorunda kalacağız. Burnuma kan kokusu geliyor.”

 “Eh herhalde, üstün başın kan olmuş baksana!”

 “Hayır, koku bundan gelmiyor.” Akıncı sincabın cesedini yere fırlattıktan sonra konuştu. “Yaratık kokusu alıyorum, doğu tarafında! Aşağı yukarı 500 metre uzaktan geliyor.” Sol taraftaki ağaçlara işaret etti. “Ayrıca şuraya bakın,” diyerek ekledi. “Ağaçlarda garip izler var. Sanki bir şey onları ısırmaya çalışmış.”

 Grup söz konusu ağaca döndü. Denemeyi bırakın, bir şey o ağacın kalın gövdesinden koca bir ısırık koparmıştı. Ve garip izlere bakılırsa bunlar diş izleriydi.

 “Fişeği atalım mı?”

 “Henüz değil Kross.” Mark başını salladı. “Önce kendi gözlerimizle görmemiz lazım.” Harold’la birlikte kılıçlarını çekerek kalkanlarına sarıldılar. “Silahlarınızı çekin! İncelemeye gidiyoruz!”

 Dost arka tarafından ikiz hançerlerini çıkardı. Beline asılı duran ufak bir keseyi eline aldığı gibi hançerlerine yeşil bir sıvı döktü. Xera’nın normalde aklı-havada görünen ifadesi doğal olmayan bir şekilde yerini konsantrasyona bırakmıştı. Adeta bambaşka birine dönüşmüş gibiydi. Omzuna uzanarak deri askıdan ağır ve ahşaptan yapılma bir asa çıkardı, ardından iki eliyle onu kavradı.

 Akıncı’nın keskin gözleri merakla asaya bakıyordu. Ahşabın üst kısmı C harfi gibi eğilmişti ve yarım-halka şeklindeki ucunda mor renkli bir kristal küre vardı. Afilli görünüyordu. Pahalıydı. Bunu daha önce nasıl fark etmemişti? Ah, muhtemelen asa Xera’nın sırtında olduğu için onu görmemişti. Çünkü başından beri kadının göğüslerine odaklanmış durumdaydı.

 Koross ise çoktan sağ eliyle topuzunu kavramış, sol eliyle cübbesine uzanmıştı. Bu kez bir alkol şişesi yerine ufak, siyah bir kitap çıkardı. Güneş Yazıtı. Tek diz üstüne çökerek kitabı alnına koydu. Ağzının içinden birkaç kelime mırıldandıktan sonra “Güneşin Lütfu!” diye bağırarak büyüyü tamamladı. Gruptaki herkes sarı ışıklarla parlamaya başlamıştı. Birkaç saniye sonra ışıklar kayboldu.

Artık 'Güneşin Lütfu'nun etkisindesiniz. CP +90.
Etki 60 dakika boyunca sürecektir. Eğer yeni bir 'Lütuf' yapılırsa geçersiz kalacaktır.

“Fiuuu,” Dost ıslık çaldı. “Fena değil, yaşlı adam.” Büyünün etkisine bakılırsa Koross’un Dua Yeteneği 6. Seviye’de olmalıydı. “Gördüğüm en güçlü Rahip’in bir alkolik olacağını düşünmezdim.”

 Yaptığı şaka yanlış sayılmazdı. Cücenin bir Yan Mesleği yoktu ama kendini sadece Tanrı’ya adadığı için ekstra şeyler kazanmıştı. Yetenekler’e odaklanmak önemliydi. Özellikle etkili bir EK onun gibi 25. Seviye’ye gelen ve Yan Mesleği olmayan bir Rahip için çok kritikti.

 “Evlat, Yazıtta Rahipler’in içki içemeyeceğine dair bir şey yazmıyor.”

 Dost kendi kendine sırıttı. Dinine bağlı bir adım sayılmazdı ama Tanrılar arasından en favorisi Güneş Tanrısı Solus’tu. Nedense bu Tanrı’nın yeteneklerini taşıyan kişiler her zaman ilginç kimseler oluyordu. Ayrıca ona tapan rahibelerin çoğu da devasa göğüslere sahip olmalarıyla ünlüydü.

 Hazırlıkları tamamlayan grup yeşil ormana daldı. Temkinle ağaçları ve çalılıkları geçerken Mimik’in şekil değiştirerek girebileceği formları dikkatle süzüyorlardı. Mimik bir şekildeğiştiren olsa bile vücudunu ciddi manada küçültemiyor ya da dikdörtgen şeklindeki vücudunu tam anlamıyla değiştiremiyordu. Bu hem Küçük hem de Büyük Mimikler için geçerliydi. Fakat, sandık yüzey kısmını istediği gibi değiştirebilirdi. Grup yol boyunca birkaç taştan, yere düşen iki ağaçtan ve bir de çıkıntıdan şüphelendi. Diş izleriyle kaplı ağaçları takip ediyorardı.

 Dost durumun garipliğini fark etmişti. Şüphelerini dile getirmeye karar verdi. “Sanırım hedefimiz bizi kendine çekiyor. Bu izlerin oluşturduğu yol çok bariz.”

 “Aynen. O kahrolası yaratığın bundan daha zeki olması lazım, değil mi?”

 “Yine de bir Mimik’ten bahsediyoruz,” ufak bir tepeye tırmanan Xera konuştu. “Normal halinden on kat daha zeki olsa bile aptallığından kurtulamaz.”

 Harold araya girdi. “Xera doğru diyor ama bu konuda Dost’a katılıyorum. İzler çok bariz.”

 Ekip dikkatle ilerledi. Attıkları her adımı ve etraflarını süzüyorlardı. Yavaş yavaş ve acı dolu geçen 10 dakikanın ardından açık bir bölgeye çıktılar. Burası doğal bir çayırlık değildi. Bir şeyler buradaki ağaçların tamamını kesmiş ve onları 20 adet ince barakaya çevirmişti.

 “Goblinler,” Akıncı mırıldandı. Goblin denilen yaratıklar 10-11 yaşlarındaki çocuklara az-çok benzeyen canlılardı. Tabii yeşil bir cilde, kemikli bir yapıya ve uzun bir burna sahiplerdi. Çeneleri ve kulakları da oldukça uzundu. Sıradan goblinlerin seviyesi 10-15 arasında değişiyordu ama bu sadece kayıtlarda yazan miktardı. Bir goblin zayıf bir vücuda sahip olduğu için 10-15 arasında bir Seviye’ye ulaştığında bile sadece 8-9. Seviye’deki yaratıklar kadar güçlü olabiliyordu. Ancak goblinler asla bire-bir mücadeleye girmezdi. Sayıca üstünlük kurarak gruplar halinde gezerlerdi ve bazen bu gruplardaki goblin sayısız yüze kadar çıkabiliyordu. Üreme döneminde bu tarz ufak kulübeler yarattıkları bilinen bir gerçekti.

 Fakat bu ufak goblin köyü çoktan saldırıya uğramıştı.

 “Hassiktir?” Mark yaşadığı şaşkınlıktan ötürü istemsizce küfretti. Gördüğü manzara çok tanıdıkdı. Her yerde kan vardı. Kağıt kadar ince görünen kulübelerin bir kısmı kırmızıya boyanmıştı ve nereye baksanız bir goblin parçası görüyordunuz. Ayrıca bölgede irili-ufaklı kül toplulukları da mevcuttu. Fakat en dikkat çeken şey geriye tek bir cesedin bile kalmamış olmasıydı. Bu manzara o kahrolası zindanda gördüğü manzaraya çok benziyordu. Tabii yaratık bu sefer kendini tamamen aşmış gibiydi.

 Ekibin ‘saygıdeğer lideri’ afallamış bir şekilde manzaraya baktığı için Dost kontrolü ele almaya karar verdi. “Hala burada mıdır?” diye fısıldadı. “Etrafta çok sayıda tava ve kova var.”

 “Evet,” Koross başını salladı. “Kamp ateşinin yanındaki odunlara da dönüşmüş olabilir. Tabii kulübelerde de olabilir…”

 “Bir fikrim var. Bölgeyi ateşe verebilirim.” Xera önerdi.

 “MP’ni boşa harcamış olmaz mısın? Yıkım büyülerinin fazla MP harcadığını duymuştum.”

 “Doğru duymuşsun ama sıkıntı yok. Harold, 1000 MP’ye sahip olduğumu bilmiyorsun tabii…”

 Adam birkaç kez Xera’ya baktıktan sonra başını salladı. Dikkati elden bırakmadan köye yaklaştılar. Köyün ucuna geldiklerinde Xera diğerlerine durmaları için işaret verdi. Ardından Cadı, asasını göklere kaldırdı ve gözlerini kapattı. Ve başladı Büyü’nün sözlerini söylemeye…

 “Kaçacak hiçbir yer yok! Saklanacak hiçbir yer yok! Bu köy Güneş’in kalbi gibi alevlere teslim olacak!”

 Bağırıyordu. Bilerek ve isteyerek bu şekilde konuşmaktaydı ve sesi doğal görünmeyen bir edayla yankılanıyordu.

 “Çağırıyorum keyifle, buraya gel diye!”

 Gruptaki erkeklerin tüyleri diken diken oldu. İçlerinde kötü bir his vardı.

 “ATEŞ FIRTINASI!” diye bağırdı kadın. Aniden ortaya ateşlerden oluşan devasa bir hortum çıktı ve goblin köyünü kavurmaya başladı. Yarıçapı en azından 10 metre olan bu hortumun boyu 5 metreydi. Sadece birkaç saniye sürmüştü ama bu bile koca köyü ateşe vermek için yeterliydi.

 Xera’nın suratında geniş bir gülümseme belirdi. O kadar genişti ki çenesi adeta kopup yere düşecekmiş gibi görünüyordu.

 “Kuhihihihihi,” diye sırıttı. “Huhuhuhuhuhuhu. HAHAHAHAHA! AAAH HAH HAH HAH HAH HAH!!”

 Kollarını iki yana açarak manyaklığın dördüncü-aşamasına ulaşan biriymiş gibi güldü. Gözleri çılgınlar gibi yanan kulübelere bakıyor ve önündeki her şey küle dönüşüyordu.

  Gruptaki diğerleri bunu görünce Ahh diye iç geçirdiler. İşte beklenen an! Kafalarında bu sözler dönüyordu. Kimse neden ya da nasıl olduğunu bilmese de bu, neredeyse yazısız bir kural gibiydi. Büyücülüğü seçen kadınların çoğu kafayı yemiş figürlerdi. Bu özellikle de Cadı gibi Saldırı-odaklı Meslekler için doğruydu. Xera’nın ise kundakçılık ve bir şeyleri ateşe verme konularına kafayı taktığı açıktı. Öyle gülüyordu ki nerede olduğunu bile tamamen unutmuş gibiydi. İşte bu büyük zayıflık, bu manyaklık günün birinde ölmesine sebep olabilirdi.

 “Eğilin!” diye bağırdı Dost. Hala daha kahkaha atan psikopatın dışındaki herkes yere eğildi. Hemen üstlerinden bir karanlık topluluğu uçarak daha demin Rahip’in kafasının bulunduğu yere çakıldı. Ardından birkaç metre daha ilerleyerek ortadan kayboldu.

 “Aegis!” diye bağırdı Koross. Saydam görünen ve altın ışıklardan oluşan baloncuklar grubu kapladı. İkinci bir karanlık topluluğu geldiğinde bu kez hızla-yapılmış bariyer ona karşı koymaya hazırdı. Fakat Aegis saldırının gücüne dayanamayarak parçalandı; yine de en azından saldırıyı durdurabilmişti.

 Dost bunun Gölgesürgü olduğunu biliyordu. Hemen ayağa fırlayarak kükredi, “Bir Fevt!”. Sağ elindeki parmaklarının arasında üç bıçak vardı. Onları 20 metre uzaklıktaki bir ağaca doğru fırladı. Akıncı yaprakların yoğun olduğu bir bölgeye hedef almıştı. Güçlü hisleriyle iki Gölgesürgü’nün de kaynağını çoktan saptamıştı.

 O esnada yapraklar açıldı ve ortaya hançeri andıran bir dizi diş ve bir de büyük, kalın bir dil çıktı… Oraya hiç de ait değilmiş gibi görünen bir ağız açılarak sanki öğlen yemeğinden sonraki tatlı misali gibi yaklaşan üç bıçağı da yuttu.

 “Kishaaaaaaaa!” diye bağırdı Mimik. Fark edildiğine göre artık saklanmasına gerek yoktu. Üstünde durduğu ağaç dalından yere atladı ve yere inene kadar eski haline döndü. Altı örümcek bacağına sahip bir sandık… Ve kılıç tutan üç dil!

 Mark hedefi doğruladıktan sonra hemen işaret fişeğini çıkardı. Tüpü havaya doğru kaldırarak ipine asıldı. Bir bang sesiyle birlikte tüpten fırlayan kıpkırmızı fişek mavi semaya saçıldı. Sinyali gönderdikten sonra dikkatini yaratığa çevirdi. O esnada ufak ve keskin bir şey yüzünü teğet geçerek yanağını çizdi.

Ufak bir kesik aldınız. CP -2.
Zehirlendiniz. CP -20.
Hareketleriniz zehir tarafından kısıtlandı.

Öndeki iki Savaşçı’yla arasını açan Dost soğuk soğuk terliyordu. Mark’ın yanağını kesen o zehirli bıçak demin fırlattığı bıçaklardan biriydi. Yaratık her nasıl olduysa o bıçakları yakalamış ve aynı hızda geri fırlatmıştı. Eğer daha iyi hedef alabiliyor olsaydı, o bıçak Mark’ın gözlerinden birine saplanabilirdi.

 Dost dinine bağlı bir adam değildi ama o esnada onu dinleyen rastgele bir Tanrı’ya dua etmeye başlamıştı.

 Lütfen destek ekipleri zamanında yetişsin!