Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

17. Bölüm Ara - Ucuz Bir İçecek

Çevirmen: Shuiqui / Editor: T4icho

  NOT: Bölümde +18 Sahneler bulunmaktadır. 

 Lylandros’un hayattan pek beklentisi yoktu. Sadece şöhret kazanmak ve bütün kadınları elde etmek istiyordu. Basit, direkt bir hayaldi. Fakat artık bütün bu düşünceler geçmişte kalmıştı. Şöhret ve servet gibi şeyleri aklından çıkaralı uzun bir zaman oluyordu. Hatta artık öyle düşüncelere sahip olup olmadığını bile sorguluyordu.

 Şu anda aklında sadece barın hesabını nasıl ödeyeceğiyle ilgili düşünceler vardı. Başka hiçbir şey düşünmek istemiyordu. O ve hemen önündeki bu şişe – bir Rotgut. Bu iğrenç görünen kahverengi ve çamur renklerindeki alkolik içki öyle sertti ki, bir cüceyi bile dört bardakta yere devirebilirdi. Ayrıca çok ucuzdu ve fakirlikten kırılan bu elf için epey uygundu. Tabii leş bir tada sahip olduğunu söylemeye gerek yoktu. Goblin kulaklarından yapıldığı düşünülürse buna pek de şaşırmamak lazımdı. Aroması o kadar kötüydü ki aklı başında bir adam bu içkiden olabildiğince uzak dururdu. Sadece kokusu bile çoğu insanı kusturmaya yetiyordu.

 Fakat, Lylandros Ralea’nın beyin parçalarını tatmış bir elfti. Geçmişte şaka yapmak maksadıyla o elf Doğa Büyücüsü’nün ‘tadına’ baktığını sık sık söylerdi ama bunda ciddi değildi. O kadının beyin parçalarına kıyasla bu içki bir bal likörüne benziyordu. Ve tam o esnada geçmişi hatırlayınca iyice kötüleşti. Ah, keşke bütün bunları unutturabilecek birine sahip olsaydı.

 Oh durun biraz, elbette bir şeyler vardı!

 Cesaretine sarıldı ve kararlı bir ifadeyle içeceğini tek seferde kafasına dikti. Asidik tat ve yüksek-doz alkol anında adamı çarptı. Sanki kafasına bir at nalı yemiş gibiydi.

Sarhoşsunuz. ÇEV, HIZ ve BİL Özellikleri'nin etkisi yarıya düştü.

 Nefes almakta zorlandığı sırada elindeki şişeyi masaya geri çaldı ama hala unutamamıştı. Yeterli değildi, geçmiş peşini bırakmıyordu.

 O zamanda doğru bir karar verdiğini biliyordu. Sağduyusu o yaratığa karşı hiçbir şansı olmadığını kükremişti. Sonuçta tek bir hamleyle insanları öldürebilen bir yaratık gerçekten korkunçtu. Öyle bir yaratığa asla karşı koyamazdı. Dört kişilik ekibi birleşerek mücadele etmeye kalksa bile, o kabustan fırlamış canavarı asla yenemezlerdi. Ve Anormalite görevinin nasıl tamamlandığını öğrenince haklı olduğunu iyice anlamıştı.

  Zihni bütün bunları biliyordu ama kalbi kabullenmek istemiyordu. Ne zaman tek başına kalsa aklını karanlık düşünceler sarıyordu. Tesadüfe bakın ki bu adam hep yalnızdı.

 Onları terk ettim.

 Neden? Neden sadece ben kurtuldum?

Onlarla birlikte ölmeliydim.

“Ah, siktir,” diye mırıldandı. Zihni yine o yöne kayıyordu.

 Elf zil zurna sarhoş olmadan uyuyabileceğini sanmıyordu. Uykuya dalacak kadar rahatlasa bile geceleri kabuslarına giren o yaratık yüzünden soğuk terler döküyordu. Ve bu yüzden, kendini yavaş yavaş zehirlemek uğruna olsa bile, nefesini duvarları sökecek kadar iğrenç kokutsa bile—bu kahrolası ‘ilacı’ içmeye devam edecekti.

  Fakat bundan önce, şişeyi doldurması gerekiyordu. Tembel tembel kolunu kaldırarak barmene ses etti. İri yarı görünen siyah keçi sakallı ve kel adam müşterisine doğru eğildi.

 “Dur tahmin edeyim,” dedi barmen, “bir Rotgut daha mı?”

 Lylandros basitçe başını salladı ve “Ehet.” Dedi. Alkolik bir adamın o klasik tükürüklerini saçarak konuşuyordu. Gerçi barmen bu yüzden elfi yargılayacak ya da sorguya çekecek değildi--- iyi biliyordu. Eğer bir barmen olarak bu adamlara gereğinden yakın davranır ve onları sadece bir ‘para kaynağı’ olarak görmeyi bırakırsa başı epey ağrırdı. Genelde bunu her yaptığında müşteriler ona ‘zorlu’ ve ‘hüzünlü’ hikayelerini anlatarak ağlıyor, barmen de mecburen onları dinliyordu. Zamanla bu tarz müşterileri umursamamayı öğrendiği için müşteriyle arasındaki ilişkileri artık tamamen profesyonellik çerçevesinde tutuyordu.

 “Üzgünüm velet,” dedi, “ancak şuradaki hanımefendi son şişeyi aldı.” Barmen eliyle köşede oturan kadını gösterdi. Mavi cübbelerine uzun, simsiyah saçları eşlik ediyor ve ipekleri andıran saçları omuzlarından sırtına dökülüyordu. Dolgun göğüslerini arkası dönük olsa bile görmek mümkündü, dar sırtının iki tarafından da çıkıyorlardı.

 “Biraz daha içmek istiyorsan ona sorman gerekecek.”

 “Başka… Şişşşhe yok mu? Şişşhe?” diye sordu Lylandros. Bir bardak bile onu sarsmaya yetmişti.

 “Maalesef. Son şişeyi o aldı.”

 Rotgut teknik olarak bir içkiydi ama genelde ya ‘eşek şakası’ olarak ya ‘ceza’ olarak ya da sırf ‘meraktan’ sipariş ediliyordu. Ancak bir kere sipariş edilse bile genelde onu içen insanların ikinciyi ve üçüncüyü istedikleri pek görülmezdi. Talep bu kadar az olunca, barmen de ekstra stok yapmıyor ve barda sadece bir-iki şişe Rotgut tutuyordu. Dolayısıyla önden parayı ödeyen güzeller güzeli bir hanımefendi ve beş parasız görünen fakir bir elf veledi arasında bir seçim yapması gerekince, seçimini gayet tabii hanımefendiden yana kullanmıştı.

  “Ssssiiikkkkktiiir,” deyiverdi Lylandros. Bardan kalktı ve kadına doğru yalpalamaya başladı. Elfin buraya gelirken aklında tek bir hedefi vardı – bayılana kadar içmek. Kadın içkiyi paylaşmak istemezse bile bir şekilde bu amacını yerine getirecekti. Sonuçta içki içmek bayılmanın tek yolu değildi!

 “Hey baksana,” barmen arkasından sesleniyordu. “Sakın ona bir şey yapayım deme, tamam mı? Saçma sapan bir şey yapmaya kalkarsan o cılız bacaklarını kırarım!”

 Lylandros başını çevirdi ve sallana sallana, alaycı bir tavırla ona selam durdu.

 “Annaşıldı, kaptn!”

 Barmen ‘kahrolası veletler’ diyerek iç geçirdi ve tuttuğu güvenliğe işaret etti; elfin hareketlerini izletecekti. Duvarlardan birine yaslanmış olan iki metrelik bir andaval başını öne salladı. Görevi elfin buraya zarar vermesini engellemekti.

  “Pahrdon,” dedi söz konusu ‘elf’ kadına. “Sizi bir şeh—şeyh şu iççek için rahatsız edebilir miyim?!”

 Siyah saçlı güzellik başını çevirdi. Kızıl gözleriyle elfin ela gözlerine odaklandı. Ardından adamın masadaki şişeyi işaret eden koluna baktı.

 “Haaah. Ne olacak canım?” dedi kendi kendine iç geçirerek. “Otur bakalım yabancı.”

 “Ohhh! Müteşekkirim, hanımım!”

 “Lafı olmaz,” diyerek acı acı güldü kadın. Dert edecek daha büyük şeyleri olduğu için rastgele bir elfle uğraşmak istemediği açıktı. Rotgut şişesinden biraz bardağa doldurdu ve onu Lylandros’a uzattı. “Al bakalım.”

 “Teşekkürler,” dedi adam içkiye bakarken.

 Bu şeyi fondip yapmak kolay değildi. Öyle hızlı yutmalıydınız ki diliniz ve burnunuz ne içtiğinizi anlayacak zamana sahip olmamalıydı. Bunu başarmak için ciddi bir bilinç gücü ve cesaret gerekiyordu. Dolayısıyla elf başını kaldırdığı esnada gördüğü manzara karşısında şoke olmuştu: Önündeki kadın direkt şişeden büyük yudumlar alıyordu. Adamın zihni bu durumu kavrayamadan önce vücudu olaya uyanmıştı. Başını eğdiği gibi yere kustu.

 İki metrelik andaval bunu gördü ve sessizce barmenden onay aldıktan sonra işe koyuldu. Yarım dakika sonra Lylandros yan kapıdan dışarıya, tozlu bir sokağa atıldı. Şak diye yere yapıştı, adeta günü-birlik çamaşır çuvalları gibiydi. Onu fırlatan iki metrelik öküz bir şeyler söyledikten sonra ‘son uyarım’ dedi ve içeri döndü.

 Lylandros sırıtıyordu. Görünüşe göre bugün başarısız olmuştu. Rotgut satan ve veresiye alan tek yer burasıydı. Başka bir yere gidemezdi, böylece sokağa uzanmaya karar verdi. Madem buraya atılmıştı, o halde bu sokakta uyumaya çalışacaktı. Zaten gün çoktan batmıştı, onu kimse rahatsız etmezdi.

 Ya da Lylandros öyle düşünüyordu. Yarım dakikaya kalmadan ayak sesleri duydu ve birisi ona doğru eğildi.

“Nerede yaşıyorsun?” diye sordu nazik bir kadın sesi. Adam gözlerini zar zor açtı ve karanlığın gölgelediği kadına baktı. Bu kadın onunla içkisini paylaşma nezaketini göstermiş olan güzeller güzeli kadındı. Kadın eğilerek ona doğru elini uzattı. Bu hareketini takiben göğüsleri tehlikeli bir edayla titredi.

 “Gel,” dedi kadın. “Seni eve götüreceğim.”

 “T-teşekkürler,” Lylandros zar zor konuşuyordu. Kadının onu umursayacağını hiç düşünmemişti ve genç adam bir yardımı geri çevirecek durumda değildi. Aslında, o günden beri ilk defa birileri ona böyle davranıyordu. Kadının pürüzsüz ellerini tereddüt etmeden yakaladı. Zavallı adamı ayağa kaldıran kadın, ona omzuyla destek verdi. Birlikte geceye doğru ilerlediler.

  İçkiden mi, garip ve romantik ay ışığından mı, yoksa -muhtemelen- vücuduna değen yumuşak göğüslerden midir bilinmez, Lylandros bu kadından çok hoşlanmaya başlamıştı. Ona ufaktan bir bakış attı ve ne kadar güzel olduğunu söyledi. Kadın sadece gülümsedi ve biraz kızararak ona döndü. ‘Sen de çok yakışıklısın’. İşte bu beklenmedik bir tepkiydi. Böylece tesadüfler tesadüfleri kovaladı ve Lylandros’un ağılı andıran evine ulaştıklarında çoktan tutkuyla öpüşmeye başlamışlardı. Ön kapıdan girer girmez kıyafetlerini çıkardılar. Yatağa ulaştıklarında ise üstlerinde hiçbir şey kalmamıştı.

 Adını bile bilmediği kadın, elfi yatağa itti. Yavaş yavaş adamın üstüne çıktı ve açıktaki meme uçlarıyla adamın vücuduna sarıldı. Yaşadığı hissiyattan sebep büyülenmiş olan zavallı bakir içten içe dua ediyordu; hemen boşalmayacağını umuyordu… Önündeki çıplak vücut adeta erkeklerin şehvetini ve ihtirasını ateşlemek için yaratılmış gibiydi. Gerçi Lylandros’un buna bir itirazı yoktu.

 Kadın belini düzeltti ve adamın çoktan sertleşmiş kısmına doğru ıslak dudaklarıyla indi. Tutkuyla titrediğini göstermek adına birkaç kez inledi. İkisinin de doruk noktasına geldiğini görünce hemen eliyle uzandı ve onu yakaladı. Elf adam, kadının kalçasını kaldırdığını ve aletini o kutsal bölgeye doğru götürdüğünü izliyordu. Kadın dudaklarını ısırdı ve kalçasını şak diye aşağı vurdu; adamı baştan sona içine almıştı.

 Ancak bu ani zevke dayanamayan genç adam hemen boşaldı. Kadının dolgun kalçalarını yakalayarak işe koyuldu. Tekrar ve tekrar boşaldığı sırada partneri keyifle inliyordu.

 Yaklaşık 15 dakika sonra adam nihayet sınırına ulaşmıştı. Kadın basit bir tatminkarlıkla iç geçirdi. O aptal kutuya bağlantıktan sonra ilk defa gerçek bir ‘yemek’ yemişti. Partnerinin üstünden indi ve yataktan kalktı. Onca spermi içine almasına rağmen baldırlarından tek bir damlası bile akmıyordu.

 Xera parmaklarını şıklattı. Çıkardığı mavi cübbeler görünmez bir iplikle bağlıymışçasına ona doğru geliyordu. Çıplak vücuduna sarıldılar ve şekil değiştirerek kadını eski haline çevirdiler. Tamamen ‘giyinen’ Sukkubus akabinde yanında getirdiği Rotgut şişesini aldı ve tek seferde şişenin dibini gördü.

 “Ahh, bugünlerde bu şeyi eskisi kadar sert yapamıyorlar,” diye kendi kendine isyan etti. “Başım bile dönmüyor! Bazen böyle bir vücuda sahip olduğum için lanet ediyorum!”

 Büyüden yapılma bir vücuda sahip olduğu için ne yemeğe ne de suya ihtiyacı vardı. Demin ‘yediği yemek’ bile sadece kaşınan bir bölgeyi kaşımaya benziyordu. Teknik olarak bu ‘yiyecek’ sayesinde CP ve MP yenileyebilirdi ama kadın zaten eksiksik bir şekilde buraya gelmişti. Biraz atıştırmalığa hayır demezdi.

 Ama düşündüğü kadar tatmin olamamıştı. Bu zavallı bakirlerden ziyade güçlü ve kuvvetli, iri yarı adamları tercih ediyordu. Fakat şu anda bir seçim şansı yoktu. Efendisi Rütbe Atlama’dan ötürü uyuyordu ama kadın bu ‘kısa’ tatilin ne kadar süreceğini hiç bilmiyordu. Böyle bir durumda bulduğu ilk kurbana sarılmak kadar doğal bir şey var mıydı? O elf adamın İblis Cazibesi’ne karşı bir direnci yoktu ve kimse onun ölüp ölmemesini umursamayacaktı. Fena sayılmazdı.

 “Kahretsin. Daha güçlü bir şeye ihtiyacım var. Acaba burada Abateş Brendisi bulabilir miyim?”

 Boşalan Rotgut şişesini yere attı ve kirli evden çıkarak bir sonraki kurbanını aramaya koyuldu.

 Peki ya Lylandros?

 Ondan geriye sadece bir ceset kalmıştı. Bir deri ve bir kemik kalan cesedin dudaklarında ürkütücü bir gülümseme vardı.

………