Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

18. Bölüm Dürtü - 1

Çevirmen: Shuiqui / Editor: T4icho

 Litigar Zindan Kompleksi’nin Kırmızı Bölgesi şüphesiz ki Motonal Şehri’nin yakınlarında bulunan en tehlikeli bölgeydi. Bir zindanın en korkunç kısmından da bu beklenirdi. Yine de, mesleğini aldıktan sonra iki-üç ay çalışan maceraperestler için burası o kadar da tehlikeli sayılmazdı. Dünyadaki diğer zindanlara kıyasla burası hiç de fena değildi.

 Yeşil ve Sarı Bölgeler’deki mağara-vari yapının aksine, Kırmızı Bölge daha çok bir mahzene ya da bir mezara benziyrdu. Taştan yapılma kalın zemin, duvarlar ve karanlık tavan sonsuzluğa kadar uzanıyor gibiydi. Taştan gargoylların rastgele bir şekilde duvarlara yerleştirildiği ve korkunç çizimlerin arada-sırada ortaya çıktığı bu bölge tek kelimeyle kasvetliydi. Sönmeye yüz tutmuş mavi meşaleler koridorları soluk bir ışıkla aydınlatıyordu; derin karanlığa alışmanın tek yolu bu ışıklardı. Havaya ağır bir ölüm kokusu hakimdi ve garip bir çilek kokusu da arada sırada duyuluyordu. Çilek kokusunun kaynağı bölgedeki yoğun manaydı. Ölüm kokusu ise buranın yerlilerinden geliyordu.

 Seviyeleri 15 dolaylarında değişen bu yerlilerin tamamı ölmeyen, yani namevt türü yaratıklardı. Çoğu namevtin yorulmak nedir bilmediği ve acı hissetmediği bilinen bir gerçekti. Onlarla karşılaşan kişiler genelde sonu gelmeyen bir kovalamacaya ve anlamsız bir nefrete maruz kalıyordu. Buradaki en basit düşmanlar tabii ki de iskeletlerdi. Tek bir bakışla iskeletin hangi türe ait olduğunu anlamak mümkündü. Acaba karşınıza paslı silahlar ve zırhlar kuşanmış İskelet Askerleri mi çıkacaktı? Yoksa kısa yaylarıyla sonu gelmeyen ok yağmurları fırlatan İskelet Okçuları mı? Belki de Buz ile Karanlık elementlerine odaklanmış Büyüler yapan İskelet Büyücüleri? Büyücüler’le karşılaşmayı kimse istemezdi.

 Bu yaratıklar genelde dörderli ya da beşerli gruplar halinde geziyor ve saldırıyordu. Maceraperest ekipleri gibi onlar da düzgün bir dengeye ve her üyenin yeteneklerini ortaya çıkaran bir takım oyununa sahipti. Oluşturdukları görüntüyle burayı işgal edenlere neredeyse bir söz yahut mesaj veriyorlardı. ‘Burada gebereceksin, kaderin seni terk edecek’ işte canlılara vermek istedikleri mesaj buydu. Tabii bu sadece bir hurafeden ibaretti. Sonuçta İskeletler buradaki yoğun manadan doğan basit yaratıklardı. Ancak yine de oluşturdukları tehdit kayda-değerdi. Ufak bir devriye ekibiyle karşılaşmak bu yerde başınıza gelebilecek en tehlikeli şeylerden biriydi.

 Ve bütün bunlara rağmen onlara karşı koymak oldukça basitti. Size direkt saldırıyorlar ve parçalanana kadar da durmuyorlardı. Öte yandan Hortlaklar, çok başkaydı. Bu yarı-çürük cesetler akılları-havada bir şekilde dolaşıyor ve bir canlının kokusunu aldıklarında hemen harekete geçiyorlardı. Neredeyse vahşi bir yaratık gibi dört nala koşarken hedeflerine çığlık üzerine çığlık atıyorlardı. Ve hedefe yeterince yaklaşırlarsa, onlara lanet pençeleri ve bükülmüş dişleriyle saldırıyorlardı. Ufak bir çizikle bir çeşit Zehir ya da Hastalık enjekte etmeleri kuvvetle muhtemeldi. Rakibin canını ya da hareketlerini yavaş yavaş etkiliyorlardı.

 Ve korku nedir bilmiyorlardı. Kollarını ya da vücutlarının yarısını kaybetseler bile saldırıyı alsa durdurmuyorlardı. Bacaklarını kesmek de onları etkilemiyor gibiydi. Kellelerini koparırsanız, o halde vücutlarıyla saldırıya geçiyorlardı. Bu yaratıklar ölümcül bir hasar alamayan yaratıklardandı ve Cplerini yavaş yavaş eksilterek yenilebilen türdendi. Onları öldürmek için vücutlarını tamamen parçalamanız ve yok etmeniz gerekiyordu. Baş belası bir rakip oldukları açıktı.

 Burada bulunan en son ve en sinir bozucu yaratık türü ise Tayflar’dı. Bu yarı-gerçek varlıklar saydam bir yeşil sis bulutu halinde geziyorlardı ve az-çok insanı andırıyorlardı. Duvarlardan ve zeminlerden istedikleri gibi geçerek rakiplerine Hakimiyet büyüsüyle saldırıyorlardı. Felç, Uyku ve Panik buraya gelen maceraperestlerin sonunu hazırlayan en yaygın büyülerdendi. Daha da kötüsü, bu yarı-saydam yaratıkların vücutlarına sadece büyüyle zarar verebiliyordunuz. Onları yenmek için büyülere ve geliştirilmiş silahlara ihtiyaç vardı; dolayısıyla buraya hazırlıksız gelen maceraperestlerin hazin bir son yaşayacağı kesindi.

 Yine de, burayı asıl tehlikeli yapan şey savaş sırasında çıkan seslerin başka namevtlerin de dikkatini çekiyor olmasıydı. Bu bölgelerde 20 düşmanla karşılaşmak standart bir olaydı. Goblinler gibi, zindanın bu kısmındaki yaratıklar da rakiplerini sayı üstünlüğünü kullanarak yenmeye odaklıydı. En kötü durumda, macareperestler 3 yaratık tipinin de bulunduğu büyük bir grupla savaşmak zorunda kalabiliyordu. Ölümcül iskeletler, serseri hortlaklar ve ne yapacakları belli olmayan tayflarla aynı anda başa çıkmak olağanüstü denebilecek kadar zordu. Maceraperestler kazandıklarında bile savaş sonrasında bazı can sıkıcı yan-etkilerle mücadele etmek zorunda kalıyorlardı.

 Nihayetinde buraya nadiren maceraperestler geliyordu. Çoğu burada avlanmak yerine yakınlardaki ormanı tercih ediyordu. Ormanda daha yavaş seviye kasacak olsalar bile en azından bu mezardaki gibi her an saldırıya karşı tetikte olmaları gerekmeyecekti.

 Yine de, bu bölge namevtlerle başa çıkmak konusunda muazzam olan 4 spesifik Meslek için vazgeçilemez bir yerdi. Rahipler ve Kutsal Şövalyeler şüphesiz ki bu 4 Mesleğin arasındaydı. Büyüleriyle ve Lütuf ya da Kutsamalarıyla hem saldırıya hem de savunmaya odaklanabiliyorlardı. Bir namevti kutsal büyüye boğmak onu arındırıyor ve insanlara uyguladığı bütün negatif etkileri anında siliyordu. Temizleme Büyüsü bunun için biçilmiş bir kaftandı.

  4 meslekten üçüncüsü ise Nekromansır’dı. Namevct ordularına karşı daha büyük namevt orduları kullanmak gerçekten de etkili bir yöntemti. Minyonlar savaşın ön saflarında mücadele ederken, efendileri arkadan onlara büyü desteği veriyordu. Kontrol ettikleri yürüyen cesetlerden bazıları parçalansa bile, yerlerine yenilerini koymak çok basitti. Doğal yollardan ortaya çıkan namevtlerden geriye kalan parçalar bir Nekromansır’ın ellerinde yepyeni bir namevte dönüştürülebiliyordu. Ancak hepsi bu kadar değildi—kendilerine ölümün efendisi diyen bu figürler rakip namevtleri kendi minyonlarına çevirebiliyor ve onlara zorla emir verebiliyordu. Bunu yapmak için gereken tek şey doğru Yetenek kombinasyonunu uygulamaktı.

 Gerçekten de yaptıkları şey, ateşe karşı ateş kullanmaktı. Tabii namevtlere karşı namevtleri kullanmak ortamı tamamen kaosa boğan bir seçenekti. Tek başına kalmayı seven Nekromansırlar’ın neden sürekli ‘yalnız’ gezdiklerini anlamak zor değildi. Öte yandan, namevtlere karşı koymanın en etkili yöntemi gerçek bir ateş kullanmaktı.

 “Ateş Fırtınası!” diye bağırdı Xera.

 Ortaya çıkan ufak ateş hortumu hortlakları, iskeletleri ve tayfları sarıyordu. Büyü sadece birkaç saniye sürmesine rağmen koridordaki bütün yaratıkları etkisi altına alacak kadar genişti. Ateş Fırtınası’yla direkt karşılaşmak o kadar da kötü değildi, fakat işin içine bir de Yutan Ateş girince durum değişiyordu.

Yutan Ateş
Açıklama: Yoğun ateş arkasında küllerden ve tozlardan başka hiçbir şey bırakmaz.
Gereklilikler: Seviye 5 Ateş Büyücüsü, ZEK 40
Tip: Açılır-Kapanır (AÇIK)
Aktifleşme Zamanı: B/M
Harcanma: B/M
Menzil: 100 metre
Etki: Ateş Büyüleri'nin etkisini %20 artırır.
Ateş Büyüleri hedefe 5 saniye boyunca Yutan Ateş etkisini uygular.
Yutan Ateş geçen her saniyede verilen ilk hasarın %10'luk kısmını uygular.
Seviye başına Yutan Ateş'in verdiği hasar %20 artar. 

 İşte bu Ateş ve Buz Büyücüleri’nin gücüydü. Büyüleri’yle bir Fevt ya da bir Sihirbaz gibi direkt hasar vermiyorlardı ama Yetenekleri’nin ikincil etkileri bu açığı fazlasıyla kapatıyordu. İşte bu durum söylenenlere mükemmel bir örnekti. Namevtlerin çoğu Ateş Fırtınası’ndan direkt bir hasar almamıştı ama onları saran fırtına, yavaş yavaş vücutlarını yakarak hepsini küle çeviriyordu. Sadece hortlaklar bu duruma dayanabiliyor gibi görünüyordu ama Xera onların işini bitirmek için fazladan birkaç Ateş Topu kullanabilirdi. Tabii bütün bunları yaparken manyaklar gibi gülüyordu. Nasıl gülmezdi ki? Sonuçta, namevtler anında alev alıyordu. Ona göre bu yer bir oyun parkını andırıyordu.

  Bu hareketleri yüzünden kafasına bir taş yedi.

Ufak bir travma geçirdiniz. CP -44.

 “Ne yapıyorsun sen?!” diye hemen zihinsel yoldan bağırdı arkasında duran efendisi. “Hortlak cesetlerini tek parça bırakmanı söylemiştim!”

 *ÇİNK*

 Şu anda bir maceraperest kılığına girmiş olan sukkubus, taşın çarptığı kısmı ovaladı ve parmaklarına birkaç kan damlası bulaştı. Kadın ‘Madem öyle, kendin yapsana tembel teneke!’ diye bağırmak istiyordu ama ağzından çıkan asıl kelimeler şu şekildeydi-

 “Anlaşıldı, Efendim.”

 Kabul etmeliydi, efendisi haklıydı. Bir şeyleri ateşe vermeye kendini çok kaptırdığı için daha önce de efendisi tarafından azarlanmıştı. Sonuçta, burada Kadavra Özümseme için uygun olan tek yaratık türü Hortlaklar’dı. Xera ise arkasında yaşananları unutmak için böyle bir şey yapıyordu.

 *ÇİNK*

 Efendisi olacak şu sandık bozuntusu yine kadının formunu kullanarak altınlarla oynuyordu. Xera önde yürürken ve bütün işleri kendi başına yaparken, efendisi arkada keyfine bakıyordu. En kötüsü de bunu yaparken kadının gerçek formunu kullanıyor olmasıydı. Bir iblisin vücudu fazlasıyla özel ve kişiseldi. Onların bu materyal dünyadaki gerçek formlarıydı. Birilerinin sırf ufak eğlenceler uğruna bu formu kullanması, iblislere yapılmış büyük bir ayıptı.

 *ÇİNK*

 Ve tabii çoktan eski kimliğini kaybetmiş olan sukkubus heyecanlanmadan edemiyordu. Fiziksel işkenceler son zamanlarda azalmıştı ama psikolojik olanlar gitgide kötüleşiyordu. Ya da iyileşiyordu, tabii buna hangi açıdan baktığınız önemliydi. Yine de gururlu iblis henüz durumu kabullenmek istemiyordu. Buna rağmen efendisinin isteklerine de karşı koyamazdı. Bu durumda elinden gelen en iyi şey efendisini görmezden gelmeye çalışmaktı.

 *ÇİNK*

 Ancak ne yazık ki bunu yapmak çok zordu. Mimik o esnada yarattığı sahte Xera’nın göğüsleriyle altınlara dokunduğu için, attığı her adımda göğüsler titriyordu. Bu bile işkencelere maruz kalan sukkubusun hayal gücünü beslemeye fazlasıyla yeterliydi.

 *ÇİNK

 Söz konusu olan Mimik ise namevtleri kullanarak güçlenmeye çalışıyordu. Bu yaratıklar yakın-dövüş Yetenekleri’ni ya da Mimik Mesleği’ni geliştirmek için yeterli seviyede değillerdi. Fevt Mesleği için ise gayet uygun oldukları için yaratık kısa vadede onları avlamayı seçmişti. Fakat sahip olduğu Büyüler namevtlere karşı pek işe yaramıyordu.

 *ÇİNK*

 Hakimiyet büyüleri tamamen işlevsizdi ve Yıkım Büyüleri de ya Buz ya da Karanlık elementlerine odaklı olduğu için namevtlere zarar veremiyordu. Teknik olarak Karateş Büyüsü bir ateş-tipi Büyü sayılırdı ama hedefin ruhunu yakmaya odaklı olduğu için namevt tiplerine karşı bir şey yapamıyordu. Sonuçta bunlar nefretin vücut bulmuş halleriydi. Bir ego ya da bir ruha sahip değillerdi.

 *ÇİNK*

  Ancak Ateş Büyüleri’ne sahip bir hizmetkarla bağ kurmuş olan Mimik için bu durum sorun değildi. Ve kadının öldürdüğü her şey Mimik’in Varlık Celbi Yeteneği’ne ve Fevt Mesleği’ne TP sağlıyordu. Gerçi düşündüğü kadar hızlı TP kasamadığını fark etmişti. Belki de hasarı veren asıl kişi o olmadığı için TP’nin tamamını alamıyordu? Ya da yaratıkları öldürmek, maceraperestleri öldürmekten daha az TP veriyordu? Kim bilir, iki koşul da geçerli olabilirdi? Yine de, en iyisi yapabiliyorken birkaç Seviye kasmaktı. Eğer hizmetkarı zaman geçtikçe efendisine kıyasla daha zasyıf kalırsa, o halde hiçbir işe yaramazdı. En azından bu şekilde o da kendini geliştirebiliyordu.

 *ÇİNK*

 Ayrıca iblis şaşırtıcı bir şekilde etkileyiciydi. Teknik olarak sadece 8. Seviye’ye ulaşmış bir Ateş Büyücüsü’ydü; peki o halde nasıl bu kadar çok hasar verebiliyordu? Yoksa bir 19. Seviye Büyü-tipi Mesleğin Özellikleri’ne sahip olduğu için miydi? Böyle bir şey duruma etki ediyor muydu? Mimik kadının Durum Penceresi’nde bir şeye baktı.

Zeka (ZEK)
Hafızayı ve bilgi kapasitesini artırır.
Saldırı-odaklı Büyülerin gücünü artırır..
Her 1 ZEK puanı 5 MP artırır. 

 İşte aradığı cevap buradaydı. Geçen sefer baktığında ikinci cümleyi görememişti. Tabii o zamanlar Fevt Mesleği’nde herhangi bir saldırı-odaklı Büyüsü yoktu. Özelliklerin geri kalan kısmında da bir değişiklik görememişti. Neyse, en azından artık bir Meslek’le karşılaştığında ne yapması gerektiğini biliyordu. Bunları düşündüğü esnada sahte Xera’nın göğüsleriyle altın parçaları hissetmeye devam ediyordu

 “Efendim, ileride maceraperestler var,” diye sessiz bir mesaj duydu.

  Mimik altınları hızla Depo’ya koydu ve daha az dikkat çeken bir forma büründü. Daha az dikkat çeken derken, sadece sekiz örümcek bacağına ve kedi-vari bir göze sahip olan sandıktan bahsediyorduk. Yine de, savaş için en uygun form buydu. Buraya girdiğinden beri ilk defa insanlarla karşılaşıyordu ve dişlerini gerçek bir ete sokmayalı uzun zaman olmuştu.

 Bu zindanın büyük bir kısmı ‘temizlenmişti’. Daha önce gelenler tarafından bırakılan işaretler sayesinde Kırmızı Bölge’ye çıkan yolu bulmak mümkündü. Tabii Mimik bunları okuyamıyordu ama Xera hemen yanındaydı. İşaretleri takip ederek 10-15 dakikada zindanın en derin kısmına ulaşmışlardı. O zamandan beri labirent şeklindeki koridorlarda boş boş geziyorlardı. Yani zindanın popüler olmayan kısmına direkt igirş yapmışlardı. Ayrıca dışarıda hava karanlıktı; uzun lafın kısası burada maceraperestlerle karşılaşmak büyük bir şanstı.

 Ya da şanssızlıktı, olaya nereden baktığınız önemliydi.

Mimik köşeden uzandı ve dört kişi gördü; dördü de insandı ve erkekti. Bir kamp ateşinin etrafında laflıyorlardı. Gizlice onlara yaklaşmak pek mümkün görünmüyordu, çünkü dördü de tetikteydi ve etrafını izliyordu. İşte tam o esnada Mimik gizlice yaklaşmaya gerek olmadığını fark etti. Burada olduklarına göre bu adamların seviyeleri 15 civarında olmalıydı. 39. Seviye’de olan ve büyü yapabilen Mimik, direkt bir saldırıya geçmekte sorun yaşamazdı.

 “Bekleyin, Efendim!” diye yalvardı Xera telapatik yoldan. “Bu dörtlüyü bana verebilir misiniz?”

 Saldırmak üzere olan Mimik duraksadı ve “Neden?” diye sordu.

 “Bilgi için. Bu insanlar buraya dair bir şeyler biliyor gibi. Yanlarına gidip bilgi öğrenmek istiyorum. Belki de hedefimize ulaşmamızda bize yardımcı olurlar. Er ya da geç oraya gideceğiz ama daha erken gidebilecekken neden bunu yapmayalım ki?”

 Xera bu kahrolası zindanda uzun zaman geçirmek istemiyordu. Namevt topluluklarını ateşe vermek keyifliydi ama başka hiçbir şey yoktu. Son üç-dört saatin büyük bir kısmını yürüyerek geçirmişlerdi ve efendisi gerçek formuyla oynayıp duruyordu. Kadın bir an önce buradan çıkmak ve stresini atmak istiyordu. Eğer bu insanlarda bir harita ya da benzer bir şey varsa, o halde işleri hızlandırabilirdi!

 “Tamam. Git bak bakalım ne öğrenebileceksin.”

 Mimik hemen teklifi kabul etti. O da buradan çıkmak ve daha leziz kurbanlar bulmak istiyordu. O namevt cesetlerini yiyecek değildi. Tatları korkunçtu ve Xera gibi onlar da karnını doyuramıyordu. Kadavra Özümsemesi sadece hortlaklar üzerinde işe yarıyordu; o da Mimik elini çabuk tutabilirse gerçekleşiyordu. Buraya Yetenekleri’ni geliştirmeye geldiği için Kadavra Özümsemesi’nin başarılı olup olmadığını umursamıyordu. Zaten başarılı olsa bile hedeften en fazla 1-2 puan alabilirdi.

 “Ah, bölgeyi dolaşır mısınız? Böylece aramızdaki ufak sohbet sekteye uğramaz? Yarım saate işim biter. Belki daha fazla da sürebilir.”

 Mimik yine teklifi kabul etti. Xera insanlarla uğraşmak konusunda bir usta olduğu için Mimik bu gibi durumlarda ona güveniyordu.

 “Tamam. Avlanmaya gidiyorum.”

 Çelik-fırtınası ve diş-döner-yanar moduna giren Mimik hemen avlanmaya gitti. Xera onun kaybolduğunu görünce rahat bir iç geçirdi.

 “Şimdii,” dedi kendi kendine, “bu dörtlüyü acaba nasıl pişirsem?”

…..

Çevirmen notu
Yazardan Not: Ana karakterin insan eti üzerindeki düşünceleri yazarın düşüncelerini yansıtmamaktadır. Aynı şey altın, kadınlar, kölelik, seks ve tavuklar için de geçerlidir. Fakat yazar, büyük 'sandıkları-memeleri' gerçekten de çok sever.
1-) Namevt= Undead, ölmeyen