Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

20. Bölüm Ölüm ve Cesaret

Çevirmen: Lilith / Editor: T4icho

Zaman daralırken o da durumu değerlendirdi. Yılan platformlarına ne yapacağını biliyordu ve hançer verildiğine göre, bu kanatlı yılan ya da ejder sembollerini etkisiz hale getirmekle ilgili bir şey olmalıydı.

Eğer kafasındaki evrim teorisi doğruysa muhtemelen kanatlı yılan sembolüyle bir şeyler yapması gerekiyordu. Resim bir önceki odadakiyle aynıydı: Canavarın önünde boyun eğen insanımsı varlıkların ve hayvanların üzerinde uçan kanatlı yılanı tasvir ediyordu.

Mantar yiyen yılanı mantarla beslemek zorundaysa, kanatlı yılanı da beslemek zorunda mıydı? Bu mümkündü. Yalnızca küçük bir sorun vardı. Resimde yılandan başka bir tek diğer canlılar vardı ve orada bulunan tek insan ya da hayvan kendisiydi; mantığının gittiği yeri sevmedi.

Ama bir yolunu bulması gerekiyordu. Bıçak belli ki bir şeyleri kesmek için oradaydı ve kesebileceği tek şey taşlar, mantarlar ve kendisiydi. Her ne kadar mantarları doğramak istese de neyi keseceğinden oldukça emindi. Eh, risk yoksa ödül de yoktu.

Bıçağı kaldırdı ve avucunda küçük bir kesik açtı. Çünkü yapılması gereken buydu, değil mi?

Elinin kanamaya başlamasıyla acı içinde inledi. Platformun kenarında durarak birkaç damla kan fırlattı ve şansına üzerinde kanatlı yılan olan sembollerden birine değdi. Kan ona değdiğinde, tıpkı küçük yılanı mantarla beslediğinde olduğu gibi, mavi ışık kayboldu.

Kendi kendine gülümseyerek zekâsı karşısında başını salladı. O kadar da zor değilmiş, diye düşündü. Elini pelerininin kumaşına sardı ve atlaması gereken deseni aramaya başladı. Bu odanın yolu öncekinden biraz daha uzundu ama idare edilebilirdi. Pekâlâ, önce şuraya... sonra şuraya...

Zihninde rotayı çizerken saniyeler hızla geçiyordu. Ama çok geçmeden bir sorun fark etti ama planladığı yolda değil, elinde. Kanaması durmamış, hatta daha da kötüleşiyor gibiydi.

Kendi zamanını daha da daralttığı için “Siktir!" diye sövdü.

Hızla karar verdiği yolu izledi ve ilk platforma sıçrarken etrafına mantar ve kan fırlatmaya başladı. Kanayan elini sardığı pelerini çözerken canı acıyordu ama açıkçası daha kötü olabileceğini düşünmüyordu.

Yolun yarısını biraz geçtiğinde başı dönmeye başladı, neredeyse sendeliyordu. Kan korkunç bir hızla akıyordu ve yaraya baskı yapma çabaları hiçbir işe yaramıyordu.

İlerlerken eli soğumaya başladı, soğukluk kısa sürede koluna yayıldı. Nihayet son platforma ulaştı ve tüm vücudunun zayıfladığını hissederek yarım yamalak bir sıçrayışla sonraki koridora atlamaya çalıştı.

Tam sıçrayamayınca sertçe çıkıntıya çarptı. Zar zor kullanabildiği kollarıyla tutunmayı başardı ama ayakları çok az da olsa suya değdi.

Suya temas ettiği anda yakıcı bir acı hissetti. Adrenalin patlamasıyla kendini yukarı çekti ama ayağa kalkmaya çalışırken ezilen çürük meyve sesini andıran garip bir ses duydu.

Yere düştüğünde acı ve baş dönmesi baskın geldi. Arkasına baktı ve ayaklarının akıbetini gördü. Siyahlık bacaklarına yayılarak uyluklarına kadar ulaştı, artık ikisi de çürüyen kütük gibiydi.

Sürünerek ilerlemeye çalıştı ama kemikleri bile çürümüş olduğu için dizleri tutmadı. Koridora çıkmasına çok az kalmıştı.

Ellerini kullanarak çaresizce kendini ileriye itti. Tüm vücudu üşüyordu ama bacaklarından gelen acı bunu baskılayarak odaklanmasını sağladı. Buna rağmen sürünmeye devam ettikçe görüşü bulanıklaşmaya başladı. Sol gözündeki görme yetisi aniden kayboldu, ardından sağ gözü de kör oldu. Çürük artık vücudunun alt kısmına yayılmış, göbeğine kadar ulaşmıştı.

Zihni bomboştu ama yine de yeri tırmalamaya devam ediyor, santim santim ilerliyordu. Artık bilincinin yerinde olduğu bile söylenemezdi. Sağlam olan tek şey hayatta kalma içgüdüsüydü. Çürüme ciğerlerinin bir kısmına ulaşmıştı ve nefes almak imkânsız hale gelmişti. Yakında kalbine de ulaşacaktı ve hayatta kalma içgüdüsü ne kadar güçlü olursa olsun, bu Jake’in sonu olacaktı.

Ölüm sadece birkaç dakika uzağındayken son birkaç santimetreyi de sürünerek koridora tamamen girdi.

Mücadeleci tamamen iyileşti. Mücadele devam ediyor.

Koridorun diğer tarafına geçmeyi başar: 2/3

Kalan süre: 14:59

Tüm hisleri vücuduna geri döndü ve Jake gözlerini bir sarsıntıyla açtı. Daha ne olduğunu anlayamadan ayağa kalkmıştı bile. Vücudu iyileşmiş, bıçak yarası ve çürük tamamen yok olmuş, hatta giysileri bile eski haline dönmüştü.

Kalbi hâlâ hızla atıyordu ve tüm vücudu kaskatı kesilmişti. Sakinleşmesi ve ne olduğunu tam olarak anlaması yaklaşık bir dakika sürdü. Artık tehlikede olmadığını fark etmişti.

Neredeyse ölmüştü. Öldüğünü hissetmişti. Soğuk ve boşluk hissi fiziken ortadan kalkmış olsa da zihnine hâlâ hâkimdi. Eğitime girdiğinden beri ilk kez gerçekten ölümle yüzleşmişti. Kan bağı yeteneği hiçbir uyarı vermemişti ve Jake, vücudunun yavaşça yutulmasına hiçbir tepki vermemişti.

Sistem onu iyileştirmese ölmüş olacaktı. Bu konuda yapabileceği bir şey yoktu. Dövüşmekten hoşlanıyordu; ölümle yaşam arasında dans etmekten, ölümcül saldırılardan kıl payı kurtulmaktan hoşlanıyordu. Zirveye çıkmanın verdiği heyecanı hissetmekten…

Ama o su ya da o sıvı her neyse o... gerçek bir düşman değildi. Sadece oradaydı. Güçlü bir rakiple savaşırken ölseydi - Jake’in duygularını anlayamayan, akılsız bir canavar bile olsa - bunu kabul edebilirdi.

Burada yalnız ölmek, tek yoldaşının mantarlar olması... Böyle bir kaderi kabul edemezdi. Savaşarak ölmek istiyordu, yerde çaresizce yatarak, boktan zehirli bir zindan suyuyla yavaş yavaş çürüyerek değil.

Bu arada, bu boktan zindan da neyin nesiydi? Zindanların daha da berbat tuzakları olan bir sürü berbat koridoru değil, güçlü düşmanları ve havalı patronları olan ganimet dolu mağaralar olması gerekmiyor muydu? Bu, video oyunlarında kimsenin sevmediği bulmaca zindanlarından biri miydi? Bu bok çukuruna zindan demek mümkün müydü?

İçinde bulunduğu anı düşündüğünde umutsuzluğu ve endişesi öfkeye dönüştü. Yaşıyordu, canlıydı ve bu lanet yerde ölmeyecekti. Yenilenen kararlılığıyla son salona doğru ilerledi.

Yolda ilerlerken koridora yerleştirilmiş kemik hançeri aldı. Son mücadele sırasında düşürmüştü ama görünüşe göre sistem hançerin hâlâ onda olmasını istiyordu.

Eğer bir sonraki meydan okuma da diğerleri gibi olursa, belki de elini bir kez daha kesmesi gerekecekti. Ama bu sefer yarayı daha küçük açacağına ve başlamadan önce oyalanmayacağına yemin etti. Aptal gibi davranıp avucunu kesmeyeceğine de... Neden böyle bir şey yapmıştı ki? Avuç içinde bir sürü sinir vardı ve sürekli hareket ettirdiği için daha da fazla acıyordu.

Bir sonraki salon da hemen hemen aynıydı. Hançerin bulunduğu kaide ve sembollerin deseni dışında hiçbir şey değişmemişti. Ama platformların tasarımına baktığında şaşırdı.

Artık labirent yoktu. Tüm platformlar düzenli bir şekilde sıralanmıştı, yani bütün yolculuğu yalnızca tek bir türe basarak tamamlayabilirdi. Bu, sadece birkaç mantar atıp kolay yılan rotasından gidebileceği anlamına mı geliyordu?

Hayır, bu yanlış geliyordu. Jake yılan platformuna bir mantar atmayı denedi ve gerçekten de diğerleri gibi on saniyeliğine kapandı. Burası basit bir oda mıydı? Akıl oyunu muydu? Tuzak mıydı?

Sıralara baktı ve ortadakinin sadece ejder sembollerinden oluştuğunu fark etti. Ejder bir dağın tepesinde oturmuş, gökyüzüne doğru kükrüyordu. Resimde başka hiçbir şey yoktu.

Diğerlerini bir şeylerle beslemek, onlara istediklerini vermek zorundaydı. Ejder ne istiyordu? Resimde sadece iki şey vardı: Ejder ve dağ. Birkaç damla kanın ya da bir iki mantarın onu tatmin edeceğini sanmıyordu.

Görebildiği tek ipucu, gökyüzüne doğru kükremesiydi. Göklere kızgın mıydı? Ama bu da bir soruyu beraberinde getiriyordu... Neden dağın üzerinde öylece oturuyordu? Kanatları sanki uçmak istiyormuş gibi açıktı.

Birden aklına bir şey geldi. Kendi sezgisi miydi yoksa zindan mı bu düşünceyi aşılamıştı, emin değildi. Ama ejderin bir nevi tereddütlü göründüğünü hissetti. “Korkmak” daha iyi bir tanım olur muydu emin değildi ama ejderin içindeki bir şey onu tutuyordu. Kükremesi öfke ya da kızgınlıktan değil, şüpheden kaynaklanıyordu.

Bu sadece bir histi ama sezgileri ona haklı olduğunu söylüyordu. En azından kısmen. Ejderin cesarete ihtiyacı vardı. İlerlemek ve korkularıyla yüzleşmek için gereken irade… O bunları düşünürken, platformların parıltıları artıyordu ve tepki veriyor gibi görünüyorlardı.

Aynı anda, ejder olanlar hariç diğer platformlar kapandı. Jake içgüdüsel olarak diğer yollardan çıkışa ilerleyip güvenle yoluna devam edebileceğini biliyordu. Ama öyle yapmadı.

Bunun yerine ejderin cesaretini beslemeye karar verdi. Hiç tereddüt etmeden, üzerinde ejderin mavi sembolleri olan ve hâlâ parlayan platformlara doğru koşmaya başladı. İlk platforma atladı ve tehlike hissi anında çılgına döndü.

Üzerinde ejder olan bir sonraki platforma atlarken yarım saniye bile durmadı. Küresi sayesinde arkasındaki platformun asitli suyun seli tarafından yutulduğunu gördü.

Tekrar tekrar zıpladı, sonuna ulaşana kadar bir platformdan diğerine atlarken arkasındaki platformları su yuttu.

Orada dururken meydan okumayı geçti ve geriye dönüp diğer tüm platformların toza dönüştüğünü gördü. Kapıya döndü ve tüm salonu darmadağın bırakarak koridordan çıktı.

Zindan Mücadelesi: Platformları kullanarak koridorun diğer tarafına geçmeyi başarın. Salon başına zaman sınırı 15 dakika olarak ayarlanmıştır.

Koridorun diğer tarafına geçmeyi başarın: 3/3

Meydan okuma geçildi!

Gizli görev tamamlandı: Gerekeni yapmak için cesaret göster. Gizli bonus odasının kilidi açıldı.

Tüm istatistikler geri yüklendi. Tüm beceriler yeniden etkinleştirildi.

Tüm özellikleri geri gelirken vücudunu harika bir his sardı. Her şeyin normale dönmesi sadece birkaç dakika sürmüştü. Büyük oranda güçlenen bedenine uyum sağlamasına gerek olmaması onu şaşırtmıştı.

Ama yine de, sadece yarım saat önce sahip olduğu güce geri dönmüştü.

Mesajı okurken farkına vardı ki gerçekten de kolay yolu seçebilirdi. Eğer tahmini doğruysa, bir önceki oda, meydan okuyanın bariz ve kolay yolu mu yoksa kendisinin yaptığı gibi riskli olanı mı seçeceğini görmek için bir testti.

Kendi aptallığına gülümsedi. Eh, diye düşündü, eğer başarısız olsaydım en azından kendi isteğimle ölmüş olacaktım.

Bonus olduğunu düşündüğü bir sonraki odaya girdiğinde kendini başka bir salonda buldu. Bu çok daha büyüktü, yani bu da bir şeydi. İlkindeki gibi sütunlar ya da sonrakiler gibi büyük bir katil su havuzu yoktu. Sadece uzun bir salondu ve sonunda duvara oyulmuş kocaman bir duvar resmi vardı.

Yaklaştı ve sonunda tüm oymayı görebildi. Bir hikâye anlatıyordu. Baktıkça bilincinin ona çekildiğini hissetti ve görüntüler hareket etmeye başladı. Hareket eden resimler, sembollerdeki yılanın yerde sürünerek mantar yediğini gösteriyordu.

Yılanın mantar üstüne mantar yemesi sadece birkaç dakika sürdü. Aynı küçük yılan kısa süre sonra dev canavarlarla savaşmaya başladı, ancak hepsini yarı çürük bir halde geride bıraktı. Küçük yılan yavaş yavaş büyüdü ve sonunda kanatlanıp gökyüzüne yükseldi.

Arazinin üzerinde uçtu ve altındaki toprağı yutan bir sis püskürdü. Diğer zamanlarda, farklı şekillerdeki insansı varlıklar, geniş platoda rahatça yatan büyük yılanın önünde diz çökmüş halde gösteriliyordu.

Kanatlı yılan toprağın üzerinde uçmaya devam ediyor, yoluna çıkan herkesi öldürüyor, insan benzeri varlıklar da mütevazı hizmetkârları gibi onu takip ediyordu.

Sonra, yılan ile devasa kuş benzeri bir yaratık arasındaki bir savaş gösterildi. Yılan kazandı ve sonunda bir ejdere dönüşmeden önce daha da büyüyerek bir kez daha gökyüzüne yükseldi.

Bu ejder daha sonra topraklara saldırdı ve karşısına çıkan herkesi öldürdü. Daha önce öldürdüğü aynı kuş türünden bir ordu, pullu canavarı saran zehir sisinde kayboldu. Rakibi yoktu ve karşısına çıkan her şeyi katletti; insansı takipçileri bile saldırıdan kurtulamadı.

Sonunda ejder kendini bir dağın tepesinde buldu, etrafı ıssız dünyayla çevriliydi. Kendi yarattığı çorak bir araziydi. Orada yatarken gökyüzüne doğru kükredi. Duvar resmi daha sonra ejderin öylece durduğu zamanın geçişini gösterdi. Yeni otlar ya da ağaçlar büyümedi, yeni bir yaşam ortaya çıkmadı. İçinde büyüdüğü topraklar ölmüştü.

Ejder kendi yarattığı topraklara baktı ve sonunda cesaretini topladı, artık tereddüt etmiyordu. Kanatlarını açtı ve göklere doğru yükseldi. Muazzam bir patlama büyük ejderi yutarken gökyüzü camdan yapılmaymış gibi paramparça oldu.

Duvar resminin son parçası, bir zamanlar küçük olan yılanın, patlayan gezegenden çıkarken artık ejder değil, ejderha olduğunu gösteriyordu. Önünde koca bir evren açılıyor, yıldızlara doğru yükseliyordu. Açlık gözlerinden okunuyordu.

Görüntüler durduktan sonra Jake bir süre duvar resminin önünde durdu ve sadece ona baktı. Mantar seven küçük yılanın, küçük bir yaratıktan ejderhaya uzanan evrimsel sürecini göstermişti.

Gökleri yaran ejderin olduğu sahnenin donup kaldığı güzel oymaya hayretle baktı.

İçine sıcak bir parıltı girerken elini duvar resminin üzerine koydu. Aynı anda yan taraftaki duvarın açıldığını duydu, çıkışı gösteriyordu.

Gerçek bir ejderhanın iradesine tanık oldunuz.

+10 irade gücü

Parıltı kaybolduğunda, kendini farklı hissetmedi. İrade gücü her zaman en düşük istatistiği olmuştu ve şimdi neredeyse iki katına çıkmıştı. Bu istatistiğin tam olarak ne işe yaradığından henüz emin değildi ama sonuçta... bedava istatistik, bedava istatistikti. Uzun zaman sonra ilk kez statüye bakmaya karar verdi.

Statü

İsim: Jake Thayne

Irk: [İnsan(G) - sv 4]

Sınıf: [Okçu - sv 9]

Meslek: N/A

Sağlık Puanı (SP): 350/350

Mana Puanı (MP): 150/150

Dayanıklılık: 238/240

İstatistikler

Güç: 24 (27)

Çeviklik: 25 (30)

Dirayet: 24

Canlılık: 35

Sertlik: 14

Bilgelik: 15

İstihbarat: 15

Algı: 43

İrade Gücü: 23

Serbest puanlar: 3

Yeni bileklikleriyle birlikte, özellikle güç ve çeviklikte olmak üzere, her şeyde gelişim yaşamıştı. Ancak görünüşe göre bu istatistikler zindanın içinde aktif değildi.

Fakat en hoş sürpriz, dayanıklılığının yeniden dolduğunu görmekti. Sistem onu iyileştirdiğinde sadece yaralarını iyileştirmekle kalmamış, aynı zamanda kaynak havuzlarını da tamamen yenilemişti. Bu, herhangi bir iksir veya dinlenme olmadan bile devam edebileceği anlamına geliyordu.

Statü menüsünü tekrar kapattıktan sonra duvar resmine geri döndü ve onu zihnine kazımaya çalıştı. Bu, muhteşem bir varlığın güce giden yoluydu. Mantarlara olan gülünç sevgisine rağmen yılana saygı duyuyordu.

Saygıyla duvar resmine doğru eğildi ve çıkışa doğru dönerek ilerlemeye başladı. Kafasında komik bir arzu belirmişti. 

Bir gün o ejderhayla dövüşmeyi çok isterdim.