Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

39. Bölüm Planlar

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Güz

Jian Chen ve Tie Ta kahvaltılarını yaptıktan sonra, silahlarını alıp yola çıktılar. Hemen arkalarında eli boş olan Liang Xiaole vardı. Birlikte olduğu gruptan kopup ormanın içinde kaybolmasından sonra, etrafına pür dikkat bakıp duruyordu.

Tie Ta baltasını kaldırdı. Kıyafetleri yırtık pırtıktı. Artık mavi kurtların derilerini bir takım ot kökleri ile tutturup yama yapmıştı. Akademi üniforması, savaşın ardından giyilemeyecek bir duruma gelmişti.

Göz açıp kapayıncaya kadar bir gün daha geçmişti. Elde ettikleri kâra baktıklarında, ilk günleri kadar iyi bir performans sergileyemediklerini gördüler. Ama durum sandıkları kadar kötü değildi. Toplamda yetmiş tane büyülü canavar öldürmüşlerdi ve Liang Xiaole bile bunu duyunca çok şaşırmıştı.

İkinci günlerinde, Liang Xiaole büyük bir değişim yaşamıştı. Mavi kurtlarla olan savaşın sonrasında, tüm kişiliği değişmişti. En azından büyülü canavar gördüğünde korku dolu çığlıklar atmayacaktı. Tie Ta ve Jian Chen büyülü canavar öldürdüğünde, kan görmek onları rahatsız etmiyordu. Herkes yavaş yavaş duruma uyum sağlamaya başlamıştı.

Sadece bu değil, aynı gün içinde ormanda tecrübeler edinmiş ve pek çok yeni şey öğrenmişlerdi. Genç kızın öğrenme kapasitesine Jian Chen bile elinde olmadan hayran kalmıştı. Tabii ki, asıl önemli olan gelişim yeteneğinin ne kadar olduğuydu, çünkü Tian Yuan kıtasında kişinin kendi öz gücü her şeyin temelini oluştururdu.

Liang Xiaole da son derece akıllıydı. Çok güçlü olmasa da, Tie Ta ve Jian Chen’e sorun çıkarmıyordu. Onlara yük olduğu da yoktu. İkisini arkadan takip ediyor ve büyülü canavarla savaşmaları gerektiği zaman da geride durup ikiliyi rahat bırakıyordu.

O günden sonra, hem Jian Chen hem de Tie Ta, Liang Xiaole’e karşı daha saygılı bir bakış açısı edinmişlerdi ve artık onu küçümsemiyorlardı.

Gecenin ilerleyen saatlerine doğru, üçü beraber kamp ateşi etrafında otururken canavar çekirdeklerini saymaya başladılar.

“Sevgili kıdemlilerim, ikiniz de Azizlik Silahı’nızı geliştiremediniz ve Azizlik seviyesine de gelemediniz, değil mi?” Liang Xiaole, parlak gözleriyle onları seyrederken sormuştu. Ne garip bir soruydu bu. Kesilen kıyafetleri ve sonrasında yama yapılan yerleri göze çarpıyordu. Güzel yüzü kire bulanmış bıyıklı kedileri andırıyordu. İçme suları ya da herhangi bir su kaynakları olmadığı için, susuzluklarını canavarların kanını içerek gideriyorlardı ve yüzlerindeki kan izlerini yıkama imkanları da yoktu.

“Eğer Aziz olsaydım, bu baltayı kullanır mıydım?” Tie Ta, hafif bir hoşnutsuzlukla işlemeli baltasına baktı.

Tie Ta’nın üstün gücüyle kullanılan balta, artık yıpranmaya başlamıştı. Daha önce keskin olan kenarları artık köreliyordu. Jian Chen’in aşıma uğrayan kırık kılıcındaki sivri uç bile neredeyse düzleşiyordu.

Liang Xiaole’in yüzü ikisine da bakarken hayranlık doluydu. “Siz ikiniz gerçekten muhteşemsiniz; henüz Azizlik seviyesine bile ulaşmadınız ama 1. sınıf büyülü canavarları öldürebiliyorsunuz. Bana göre, Azizlik seviyesine ulaştığınızda 2. sınıf büyülü canavarları da kolaylıkla öldürebileceksiniz.”

Jian Chen kafasını salladı, “Nasıl kolay öldürürüz? Buradakiler akademinin yetiştirdiği büyülü canavarlar. O yüzden böyle zayıf kalıyorlar. Daha güçlü canavarlarla karşılaştığımızda, daha fazla vakit harcamak zorunda kalacağız.”

Liang Xiaole başını salladı. “Bu doğru. Daha önce babam, 1. sınıf canavarların güçlerini kullanarak zayıf saldırı büyülerini kırdığını söylemişti. Canavarlar çok güçlü gözükseler de, Azizlerden daha kuvvetli değiller.”

Jian Chen, kamp ateşine odaklanan Tie Ta'ya baktı, “Tie Ta, artık 2. bölgede bize karşı şansı olan hiçbir canlı yok, o nedenle artık 3. bölgeye geçmek istiyorum. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?”

Tie Ta biraz düşünüp yanıtladı. “Daha önce 2. bölgenin bizim için çok da güvenli olmadığını düşünürken, şimdi burasının kolay olduğunu söylüyoruz. Pekala, Changyang Xiang Tian, ​​3. bölgeye seninle beraber gireceğim. Artık 2. sınıf büyülü canavarların ne kadar güçlü olduğunu görmenin zamanı geldi.”

İkilinin konuşmasını dinleyen Liang Xiaole şöyle karşılık verdi. “Henüz ikiniz de Aziz değilsiniz. Yine de 2. sınıf canavarlarla savaşmak için 3. bölgeye girmek mi istiyorsunuz? Azizlik Silahı olmadan hayatta kalacağınızın garantisi yoktur. Üstelik 2. sınıf canavar çekirdeklerinin yüzeyi daha zorlu olduğundan 1. sınıf çekirdekler gibi kolay olmayacaktır. Elinizde ise yıpranmış balta ve kırık bir kılıç var. Bu yüzden öldürmekte daha da zorlanacaksınız. Bu şekilde işinizi de zorlaştıracaksınız. Sadece bu da değil, 3. bölgedeki ortam çok iyi sayılmaz. Orada zehirli bir iklime sahip bri bataklık olduğunu duymuştum. Tehlikelerle dolu 3. bölgede hayatınızı kaybetme riskiniz çok yüksek.”

Tie Ta baltasına bakarak güldü. “Bu doğru, Changyang Xiang Tian, ​​son iki gündür yoğunlukla kullandığımız silahlarımız köreldi. Senin kılıcın bile neredeyse düzleşti. Bu yüzden 2. sınıf büyülü canavarları öldürmek oldukça zor olacaktır.”

Jian Chen de güldü. “Aceleye gerek yok. 2. bölgede bulunan birçok öğrenci var. Onlardan uzakta olduğumuz için hala birbirimizi göremedik. Yarın geri dönüp topladığımız canavar çekirdekleri karşılığında silahlar edinebiliriz.  Eminim bu işe öğrenciler de ilgi duyacaktır.”

“Evet, bu iyi bir fikir,” dedi Tie Ta ve teklifi kabul etti.

Jian Chen devam etti, “Liang Xiaole, yarın yollarımızı ayıralım. Diğer öğrencilerle birlikte gidersen, son gününde de güvenle ilerlersin. Sonuçta, iki gün burada hayatta kalmayı başaran öğrencilerin de birtakım beceriler kazanmış olması gerekiyor.”

Liang Xiaole, bu sözler üzerine başını salladı. Yüzünde hafif bir hayal kırıklığı olsa da, yapacak bir şeyi yoktu. 3. bölgedeki tehlikelerin farkındaydı. Jian Chen ve Tie Ta'nın buradaki büyülü canavarlarla savaşacaklarını biliyordu. Eğer onlarla birlikte giderse, Jian Chen ve Tie Ta ile yolculuk ettiği süre boyunca onlara büyük bir yük olacaktı.

Gece olaysız geçmişti. Gökyüzü çok yakın duruyor ve parlıyordu. Jian Chen ile Tie Ta, gece boyunca gelişimleri üzerinde çalıştıktan sonra kahvaltı hazırlamaya koyuldular.

Üçü yemek faslını bitirdikten sonra, güneş yavaş yavaş yükselirken yola koyuldular. Bu defa geldikleri yöne doğru gidiyorlardı.

İki gün süren savaşların ardından, iki erkek tehlikeleri daha rahat tespit eder ve savunur hale gelmişti. Bu yüzden kestirdikleri hedeflerine de daha rahat ve hızlı yaklaşabiliyorlardı.

Büyük bir ağacın altında oturan dokuz öğrencinin kıyafetleri yırtıktı; nefes nefese kalmışlardı. İçinde soyluların da bulunduğu bu grup aralarında bir şeyler konuşuyordu. Bazılarının üstü yırtılmıştı, bazıları da kanla kaplanmıştı. Aralarında yaralananlar da vardı.  Az ötede ise büyülü bir canavar yerde yatıyordu.

“Millet, biraz daha dayanın. Son güne ulaştık. Her şey, günün sonunda bitecek.” Dedi birisi.

“Henüz yeterli canavar çekirdeği toplayamamış olmamız çok kötü, beş taneye daha ihtiyacımız var. Görünüşe göre hala beş büyülü canavar daha katletmeliyiz.” dedi. Aslında soylular, sıradan öğrencilerle aynı grupta kalmaya istekli değillerdi, ama vahşi canavarlarla karşılaştıktan sonra çok korkmuşlardı. Ölüm kalım durumunda, kim diğerlerinin statüsünü takardı ki? Öncelikli olarak kendilerini korumalılardı. Bu şekilde, birkaç soylu yavaş yavaş sıradan öğrencilere katılmaya karar vermişti. Sonuçta, hepsi birlik oldukları zaman güçlü olacağını biliyordu. Buna ek olarak, sıradan öğrencilerin daha sert koşullarda yetişmiş olmaları büyülü canavarlarla karşılaştıklarında geri çekilmemelerini sağlayabilirdi. Bu durum, soyluların sıradan öğrencilere bakış açılarını tam anlamıyla değiştirmişti. Sonuç olarak ise, hepsi bir grup halinde hareket edip arkadaşlık kurdu.

Dahası, büyülü canavarlarla çok sık karşılaşmaları nedeniyle, dokuz kişinin birlikte hareket etmesi daha rahat olmaya başlamıştı. Bunların bir sonucu olarak da aralarında bir bağ kurmuşlardı.

O anda, az uzakta bulunan otların hışırtısı duyuldu.

“Herkes dikkatli olsun. Büyülü canavar yaklaşıyor.” Diye tepki verdi bir öğrenci ve diğerlerini yüksek sesle uyardı. Bir anda dokuz kişi birden ayaklandı ve sesin geldiği yöne doğru dikkatle baktılar.

Otlar gitgide daha kuvvetli hareket ediyordu. Sonunda, yabani otları bir sağa bir sola biçen bir balta ve iki figür gördüler. Kıyafetleri parçalanmış olsa da, ikilinin Kargath Akademisi üniforması giydiği belli oluyordu.

Belki de uzun süre otların arasında gezindikleri için yüzleri kirden kararmıştı. Saçlarında ise dallar ve yapraklar vardı. Sadece yüz hatları belli oluyordu. Onun dışında görünüşleri fazla ayırt edilemiyordu.

Gelenlerin büyülü canavar değil de öğrenci olduğunu gören dokuz kişi derin bir nefes aldı ve gülümsedi. Yüzlerine kocaman gülümsemeler hakim olmuştu. Yeni gelen bu iki kişiyi de gruba katarlarsa, güçleri daha da artacaktı. Bu şekilde büyülü canavarları avlamaları çok daha kolay olurdu. Ayrıca, hepsi üç gün boyunca burada kalmayı başardığından, değerli tecrübelere sahip ve gayet zeki kişilerdi.

Arkadaki üçüncü figürle birlikte Jian Chen, Tie Ta ve Liang Xiaole gelmişti. Yarım gün boyunca yürüdükten sonra bir gruba denk gelmişlerdi.

Üçüncü günün sonuna yaklaştıkları için ormanda fazla insan kalmamıştı. Çoğu kaçmıştı ve ormanda çok az öğrenci vardı.

Liang Xiaole’nin bakışları dokuz kişilik grupta bulunan bir kıza yöneldi. Kızın gücü karşısında hayran kalmıştı.

"Ah! Li Sha!” Liang Xiaole, heyecanlı bir sesle kıza seslenip yanına koştu.

Kulağa tanıdık gelen bir ses işiten kız kocaman ve ışıltılı gözlerini kırpıştırdı. Ardından kendisine koşan Liang Xiaole'ye şaşkınlıkla baktı. O anda, Liang Xiaole’nin yüzü biraz kirli olduğundan sokak kedisi gibi görünüyordu. Li Sha, Liang Xiaole'yi tanıyor olsa da, Liang Xiaole'yi şu anki halinden çıkarması çok zordu.

Liang Xiaole kıza koşup heyecanla sarıldı. Sevinç dolu bir tonla konuştu. “Li Sha, seni burada tekrar göreceğimi hayal etmemiştim. Ormanı terk ettin sandım.”

Kulağına çok tanıdık gelen sesle birlikte, Li Sha sonunda Liang Xiaole'nin kim olduğunu çıkartmıştı. Hoş ve şaşkınlık dolu sesiyle karşılık verdi. “Sen… sen Xiao Le'sin.”