Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

1. Bölüm Klavye Ölümsüzü

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

Ov ov ov ov!! Vücudunun her bir santimi acıyor, burnuna yanık et kokusu geliyordu. Dur dur! Neler oluyor?

Zu An birkaç saniye öncesinde internet forumunda bir grupla girdiği tartışmayı iyi hatırlıyordu. Dışarıda yağmur yağıyor ve gökler gürüldüyor olsa da hiçbirisi hiddetli klavye yeteneklerini etkilememişti. O herifleri götlerinden kan gelene değin trollemiş, tek kelime edemeyecek hale gelene dek aşağılamıştı… ahem, yani terbiyesini bozmadan ikna etmişti.

Tüm hücreleriyle tatmin duygusunu hissettiği anda ise gökler kudretle gürlemiş ve yıldırım düşmüştü. Basketbol topu büyüklüğünde bir yıldırım ansızın penceresinden dalıvermişti. Yıldırımın havada nasıl ışıldadığını, yaydığı o tuhaf ve bulanık kızıl ışıltıyı hâlâ hatırlıyordu.

Zu An mutlak çaresizliğin çığlığını duyduğunu, hemen ardından gelen açıklanamaz hissi de hatırlıyordu. Önündeki klavyenin, peşi sıra da ellerinin buharlaştığı belli belirsiz zihninde belirdi. Vücudu buharlaşmaya devam etmişti, ta ki… her şey koca bir boşluğa dönüşene kadar.

Bana yıldırım mı çarptı? O nasıl bir şeydi lan? Yıldırım topu? Yüksek kalitede bir klavye delikanlısı olarak, tabii ki de bu olayı daha önce okumuştu. Zekiydi ve dehşete düşmek yerine bir heyecan ve heves bünyesini sardı. Hassiktir! Süper güç falan mı kazandım? Belki Flash’a dönüşürüm! Hatta Kaptan Atom bile olabilir miyim?

Gözlerini açmaya çalıştı ama önündeki her şey bulanıklıktan ibaretti. Nerede olduğunu anlamadı. Ansızın, parmak uçlarından keskin bir acı yükseldi. Aceleyle kafasını eğdi… ve bu sefer önünde bir şey gördü.

Gözleriyle mi yoksa zihniyle mi gördüğüne emin değildi ama parmaklarının önünde bir klavye süzülüyordu. Normalde kullandığı klavyeyle tıpatıp aynıydı, tek fark tuşların inanılmaz gri ve cansız durmasıydı. Tuşları denemek için parmaklarını uzattı ama hiçbirisi oynamadı bile. Adeta hepsi yerine kilitlenmişti.

Başarıyla ‘Klavye Savaşçısı’ hesabına bağlandınız. Gerekli şartları tamamladığınızda, bağlantılı yetenekler açılacaktır.” Birden kulaklarında buz gibi bir ses yankılandı, az kalsın altına kaçırıyordu.

Bu ne lan? Zu An düşündü. Neden Flash, Örümcek Adam, Demir Adam ya da öyle havalı bir şey olamıyorum? ‘Klavye Savaşçısı’ unvanı kişiliğime cuk otursa da… garip hissettiriyor.

“Bu yetenekleri açmak için ne yapmalıyım?” Zu An aceleyle sordu.

“Bu dünyanın On İki Meçhul Bölge’sindeki gizli kılavuzları toplayın ve F1-F12 tuşlarına işleyin. Her kılavuz eklendiğinde yeni bir yetenek açacaksınız.” Donuk ses yanıtladı.

Zu An ancak o zaman klavyesindeki çeşitli tuşların garip rünlerle kaplı olduğunu fark etti. Bunlar o sözde on iki gizli kılavuza bağlı oldukları anlamına geliyordu.

“İyi şanslar, Klavye Savaşçısı!” Bu son sözlerden sonra klavye birdenbire kendi kendine katlanmaya başlayıp parmak uçlarına giren bir gölgeye dönüştü.

Zu An aceleyle sordu, “Bekle bir saniye! On İki Meçhul Bölge de ne ve bu gizli kılavuzları nasıl bulacağım?” Ancak ne kadar bağırırsa bağırsın, donuk ses yanıt vermedi. Gizemli klavye de çoktan ortadan kaybolmuştu.

Zu An oluk oluk küfretmek istedi. Saçmalığa bak. Klavye mi? Hikayelerdeki kahramanlar Midas’ın altın elleri gibi havalı şeylerle başlıyor. Neden bende her şey kilitli ve hepsini açmak için uğraşmam lazım? Ve şu On İki Meçhul Bölge, sırf adı bile tehlike kokuyor lan! Gizli kılavuzları da manavdan alır gibi alamayacağım belli. Bir de on iki tane toplamam lazım ha! Saçmalığın daniskası!

Etrafındaki bulanıklık da yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Gün ışığının dönüşünü hissedebiliyordu hatta yakınında konuşulan sözleri belli belirsiz duymaya başladı.

“Şu garipliğe bak. Gökyüzünde tek bulut bile yok. Yıldırım nereden gelmiş olabilir? Saçmalık.”

“Bu herif muhtemelen o kadar çok kötülük yapmış olmalı ki sonunda gökler bile ona katlanamamıştır.”

“Hey, bu Chu Klanı’nın işe yaramaz damadı değil mi? Chu Klanı’nın İlk Hanımı gibi, cennetten çıkma, el değmemiş bir kız ona âşık olduğundan şansına şükretmeli ama ne yapıyor? Yerinde bile durmuyor! Dün gece, yani gerdek gecesinde ciddi ciddi baldızının yatağına sızmış!”

“Hassiktir oradan! İkisini de götürmeyi mi planlıyor?”

“Eheheheheh. Baldızına göz diken çok adam var sonuçta.”

“Üstüne şimşek düşmesine şaşmamak lazım! Hak ettiğini bulmuş!”

“Güzeller güzeli İlk Hanım’a acıyorum. Gencecik yaşta dul kaldı.”

“Şşş! Chu Klanı duyabilir. Bu hayvanı her yerde arıyorlar.”

Zu an duydukları nedeniyle tamamen afalladı. Bu saçmalık da ne? Ve neler oluyor lan? Herkes izliyor ama bir kişi bile ambulans aramıyor mu? İyileştiğimde hepinizi ve utanmazlığınızı sosyal medyada paylaşacağım!

“Çekilin yoldan! Tabip geldi.” birisi bağırdı.

Tabip?! Zu an sersemledi. Doktor demeleri gerekmiyor mu? Tarihi drama falan mı çekiyorlar?

Birkaç saniye sonra yanına birisinin çöktüğünü, ardından vücudunu dürtükleyip sıktırdığını hissetti, “Cesedin teni soluk, bedeniyse kömürleşmiş. Ellerindeki hissiyatın gittiği açık, ağzı ve gözleri de kocaman açılmış. Bedeninde kırmızı ve mor izler var ama eti zarar görmüşe benzemiyor. Gerçekten de yıldırım yüzünden ölmüş.”

Zu An bunu duyunca hem endişelendi hem de öfkelendi. Ölmek hadi neyse de böyle çirkin bir ölüm akılalmazdı. Zorlukla doğruldu ve haykırdı, “HEY! Resim çekmeye başlamadan önce bari bir makyaj yapsaydın!”

“ZOMBİ!” Etraftaki herkes aynı anda çığlığı koyuverdi.

Zu An afalladı. Etrafındaki herkes gerçekten de eski zaman kostümleri giyiyordu ve kalite de epey düşük duruyordu. Gördüklerinin televizyonda gördüğü güzel, şaşalı kostümlerle alakası yoktu. Daha da beyin yakan kısımsa etrafta ne kamera ne de kameramanın olmamasıydı. Aslında, bir cep telefonu dahi göremiyordu! Ne telefon hattı ne araba ne de yaşadığı dünyadaki hiçbir şey yoktu.

Ölmedim mi yani? Başka dünyaya mı geçtim? İnternetteki novellerin büyük bir hayranıydı ve böyle durumlar hakkında bir sürü kitap okumuştu, dolayısıyla aşırı şaşırmadı.

“N-n-nasıl bir ucubesin sen be!?” Tabip öyle şoke olmuştu ki kıç üstü yere yapıştı. Zu An’ı işaret edip konuşurken dudakları titriyordu.

“Ucube falan değilim, ahmak. Yaşayan biriyle ceset arasındaki farkı bile anlayamıyor musun? Yeni gündelik iş bulsan iyi olur.” Öhö, öhö. Konuşurken ağzından ve burun deliklerinden devamlı duman çıktı ve sözlerinin yarısında öksürmeye başladı. Büyük ihtimalle, yıldırım çarpmasının yan etkilerinden biriydi.

Zu An ancak o zaman kıyafetlerinin de normalden farklı olduğunu hatta ayaklarıyla kollarının epey ince olduğunu fark etti. Birdenbire aklına dehşete düşüren bir düşünce geldi. Aceleyle pantolonunu açtı ve aşağı baktı… ardından insanın içini parçalayan bir ıstırap çığlığı kopardı.

“HaaaaSİKTİRRR!”

‘Devasa sopasının’ olması gereken yerde şimdi ‘küçücük bir cücük’ vardı. Hiçbir erkek bu zihinsel şoka dayanamazdı.

Aniden, herkes sessizleşti. Çevredekiler aceleyle yana çekilerek yol açtılar. Bazısı endişeyle kafasını eğse de yeni gelenlere gizlice bakmaya devam ettiler.

Zu An da istemsizce kafasını çevirdi. Sonunda neden herkesin böyle davrandığını anladı.

Beyazlar içindeki bir kadın yavaşça yaklaşıyordu.

Gözleri berrak bir su, teni kar beyazıydı. Kaşları o kadar güzeldi ki tablodan çıkma gibiydi ve her adımına adeta meltem eşlik ediyordu. Güzel siyah saçı rüzgârda dalgalanıyor ve beyaz elbisesi de hışırdıyordu. İnce, narin belini soluk, mavi bir kemer sarıyordu. Her şey bir araya geldiğinde bulutların arasında yürüyen fani bir periyi andırıyordu.

ANANI! O anda, böyle bir güzelliği düzgünce tasvir edemediği için yetersiz eğitimini suçladı ve kendinden nefret etti.

Kadının kendisine baktığını fark etti. Nasıl olduğunu anlamadan ayaklanmıştı bile, “Hey, ateş parçası. Erkek arkadaşın var mı? Varsa bile bir değişikliğe ne dersin? Ya da belki ikincisini eklemek daha iyi olmaz mı?”

Beyaz cübbeli kadının yüzünden hoşnutsuz bir ifade geçti. Soğukça konuştu, “Güzel, Zu An. Evleneli sadece birkaç saat oldu ama beni çoktan unuttun mu?”

N-n-neeeeee!? Zu An anında serseme döndü. Demek adeta tablodan çıkmış güzellik bu fakir piçin karısı mıydı? Daha da şok edici olansa yıldırıma kurban gitmiş olan bu fakir piçin adı da Zu An mıydı?

Tam o anda, hem yabancı hem de aşina hissettiren büyük miktarda bilgi ansızın zihnine akın etti.

Bu dünya eski Çin’e epey benzer olduğundan ve aynı dil ile kültürü paylaştığından tanıdık, gelişim barındırması nedeniyle de aynı zamanda yabancıydı. Burada insanlar inanılmaz kudretlere erişebilir, kılıçlarıyla denizi yarabilecek veya tek adımda ufka uzanabilecek güce sahip olabilirdi.

Tam olarak okuduğu xianxia gelişim kitaplarındaki dünyalarla aynı değildi. Bu dünyada, güç büyük oranda İmparatorluk Tapınağı’nın ellerindeydi. Ne kadar güçlüysen o kadar otoriteye sahip olurdun.

Burası Zhou Hanedanlığı olarak biliyordu ve hanedanlığın şu anki imparatoru en güçlü gelişimcilerden birisiydi.

Zhou Hanedanlığı inanılmaz zenginlerden biriydi ve eski Çin hanedanlarından çok daha uzun süredir ayaktaydı. Emri altındaki prenslik ve krallıkları topraklara yayılmıştı ve altlarında dükler, markiler, kontlar, vikontlar ve baronlar vardı. Bu soyluların hepsinin kendi derebeyliği ve şahsi orduları vardı, yani imparatorluğun atadığı yöneticilerle birlikte kendi bölgelerini yönetiyorlardı.

Şu anda içinde bulunduğu şehrin adı Ayruşen Şehri’ydı ve Chu Zhongtian olarak da bilinen Ayruşen Dükü’nün toprağıydı. [1]

Bedeninin önceki sahibi de Zu An adını taşıyordu. Bir amcanın yetiştirdiği yetimin tekiydi ve şehrin işe yaramaz genci olarak biliniyordu. Hem öğrenme hem de gelişim konusunda yeteneksizdi ama erişemeyeceği ufuklara uzanan inanılmaz hayalleri vardı. Sözüm ona, bu ölümcül birleşim amcasını o kadar öfkelendirmişti ki ihtiyar kalpten gitmişti.

Gel gör ki kısa bir süre önce, herkesi şoke eden bir şey yaşanmıştı. Bu işe yaramaz, bir şekilde Ayruşen Dükü’nün büyük kızının dikkatini çekmişti. Chu Konağı’na çağrılmış ve dükün damadı olmuştu.

Nasıl böyle işe yaramaz birisi soylu İlk Hanım’a, özellikle de fanileri aşan güzelliği göz önüne alınırsa, layık olabilirdi? Bu haberi duyan herkes aynı şeyi düşünürdü: Ben bile ondan daha iyi bir seçenek olurum!

Önündeki bu güzel kadın da beklendiği üzere Chu Klanı’nın İlk Hanım’ı, Chu Chuyan’dı.

Neyse ki Zu An azarlayıcı soru karşısında hemen yanıt buldu. Gülümseyerek karşısındaki güzelliği belinden kavramaya çalıştı, “Beni böyle görmek kalbini kırar diye ufak bir şaka yapıp ortamı yumuşatayım dedim.”

Paralel boyuttaki başka bir Zu An’ın yerine geçtiğine göre artık bu kadın karısıydı! Tabii ki karısı çirkin olsaydı böyle heveslenmezdi.

Chu Chuyan zarifçe döndü ve kenara çekilerek pençelerinden kaçındı. “Kalp kırığı? Senin yüzünden mi?” Sakin sesinde bir soğukluk vardı.

Zu An umursamadı, karısının halk içinde yakın davranmayacak kadar utangaç olduğunu düşündü. Aceleyle peşinden koşturarak bu fırsatı olumlu izlenim yaratmak için kullanmak istedi.

Beklenmedik şekilde, aniden bir figür atıldı ve yolunu kapattı. Zu An gözlerini kırpıştırdı. Yeşil cübbelere bürünmüş genç bir kadın yolunu kapamıştı. Düz perçemleri, özenle toplanmış at kuyruğu saçı vardı ve oldukça narin duruyordu. Aslında, beli öyle inceydi ki şüphesiz ki vücudunun en çekici kısmı burasıydı.

Tam Zu An karşısındaki kızın çekiciliğini onaylayan iki kelam edecekti ki oldukça can sıkıcı sözler işitti, “Kim olduğunu unuttun mu? Kuralları biliyorsun, yerine dön.”

Zu An anılarını tararken gözlerini kırpıştırmaya devam etti. Ah, doğru. Bu genç kadın, Chu Hanım’ın şahsi hizmetçisi, Kartanesi’ydi. Ne cüretle senin gibi bir hizmetkar efendisine kaba davranır?

Tam o anda izleyicilerin fısıltılarını duydu.

“Demek Chu Klan’ının büyük kızı buymuş ha? Gerçekten tartışmasız bir güzellik.”

“Hizmetçisi bile şahane!”

“Yıldırıma yakalanan bu herif gerçekten de Chu Klanı’nın ödlek damadı mı? Nasıl başardı bunu lan?”

“Şehirdeki herkes karısına dayandığını biliyor. Bak, hizmetçisi bile onu küçük görüyor!”

?!?!? Ödlek damat mı?! Zu An garip bir bakış takındı. Görünüşe göre eski hali bu dünyada iyi yaşamıyordu. Yine de çok umursamadı. Sarkıntının teki olduysam ne olmuş yani? Sarkıntılık da yetenek gerektirir! Yeteneksizsiniz diye beni mi suçluyorsunuz sizi götlekler!  

Chu Chuyan çabucak at arabasına bindi. Zu An da peşinden gitmek istedi ama hizmetkar Kartanesi aracın önünde dikilerek parladı. Diğer hizmetkarlar buna alışmışa benziyordu ve onun varlığını tamamen görmezden gelerek sürmeye başladılar.

Zu An sinirlenmeye başlıyordu. Bak tatlım, kocana az önce yıldırım çarptı! Şu anda oldukça zayıfım. En azından beni yürümeye zorlamamalısın, değil mi? İçinden bunları geçirdiği esnada koşturdu ve Kartanesi’nin kucağına atladı.

Şoke olan Kartanesi alelacele yana kaydı. Bu da bir açıklık yarattı ve Zu An hemen araca bindi.

Aracın içi hafif ama mest edici bir kokuyla sarılıydı. Chu Chuyan şu anda bir kitap okuyordu ve onun ansızın içeri dalmasıyla afalladı. Geçmişte, her zaman itaatkarca dışarıda beklemişti! Bir anlığına şaşkın şaşkın bakakaldı, ne yapacağını bilemedi.

Tam Zu An konuşmak üzereydi ki karısının tuttuğu kitabın adını gördü: [Tatlı Pohpohlanmış Eşim: Egemen Kılıç Ölümsüzü’nün Doksan Dokuz Gün Aşkı Araması]. [2]

Bir saniye sonra Kartanesi hiddetle peşinden içeri daldı. “Ugh, yemin ederim ki seni…”

Chu Chuyan çabucak kitabı kol yenlerine sakladı, kusursuz yüzünde ufak bir pembelik belirmişti, “Unut gitsin, Kartanesi. Bırak kalsın.”

Kartanesi ters ters Zu An’a baktı, ardından aracın önünde oturmak için çıktı.

“Az önce… bir şey gördün mü?” Chu Chuyan’ın gözlerinden tehlikeli bir parıltı geçti.

Zu An aceleyle ellerini kaldırdı. “Hiçbir şey görmedim!” Demek bu dünyada da böyle pohpohlamalı romantik kitaplar var ha? Ve isimler de Dünya’daki saçma romantik novellerdeki gibi utanmazlık sınırlarını zorluyor. Böyle buz gibi bir afetin gizlice bu tür kitaplar okumasını hakikaten beklemiyordu.

Ancak, karısının bu sözlere inanmadığını anladı. Sırrını tutmak için kellesini alabileceğinden korkarak, aceleyle konuyu değiştirdi. “Bir tanem, Meçhul Bölge diye bir şey duydun mu? Evimizin en yakınında hangisi var?”

Chu Chuyan’ın yüzünde bir şok beliriverdi, “Meçhul Bölge’yi nereden duydun?” Aracın dışındaki Kartanesi’nin gözlerinden kurnaz bir bakış geçti ama gizlemek için çabucak kafasını eğdi.

Zu An neredeyse istemsizce yanıtladı, “Birisinin bahsettiğini duydum.”

“İmkânsız!” Chu Chuyan kaşlarını çattı. “Sıradan birisinin oraları duyması bile mümkün değil.”

 

Çevirmen notu
1-Ruşen parlak anlamına geliyor.

2-Hehe. Bu kitap şu zamanlarda kadınların okuduğu romantik xianxia türü novellere epey benziyor… Türkçe olarak bir örneği çevrildi mi bilmiyorum ama bana güvenin, katlanmak mümkün değil. Wattpaddeki saçma aşk romanlarından bile kat kat beter olanları var ve milyonlar okuyor bunları, gerisini siz düşünün.


Evet, yeni serimiz ile nihayet karşınızdayız. Kemerleri bağlayın çünkü gülmekten altınıza sı...bilirsiniz. :DDDDDD