Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

15. Bölüm Erik Çiçeği On İki

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

“Vahşi mizaçlarından mı?” Zu An denedi.

Cheng Shouping yanıtladı, “Kıça saldırmakta usta olduklarından. Keskin, çentikli dişlerini poponuza sapladıklarında asla bırakmazlar. Her şeyi yırtıp çıkarırlar ve siz fark edene dek bağırsaklarınız ve organlarınız çoktan dışarı çıkmış olur.”

“Hey, ne demek istiyorsan de ama etrafımda koşturmayı ve orayı burayı işaret etmeyi kes be!” Zu An kıçını tutarken öfke içinde homurdandı. Cheng Shouping’e harbiden sağlam bir tekme geçirmek istiyordu.

Cheng Shouping yanıt olarak güldü, “Bu aciz hizmetkarınız sadece genç efendinin güvenliğinden endişe ediyor. Muhtemelen o kurtlar kıçınızı yırtacaktır ki bu yüzden Kıçyırtan Kurtlar olarak anılıyorlar. Üstelik bu kurtlar inanılmaz kindar ve büyük sürüler halinde gezmeyi seviyorlar. Güçlü gelişimciler bile onlarla uğraşmak istemez, mümkünse etraflarından dolanmayı seçer!”

Zu An kıçında bir soğukluk hissetti. Hızlıca hmphladı, “O tiksinç şeylere musallat olacağımı mı sanıyorsun?”

Cheng Shouping onun hakkındaki bütün söylentileri düşünürken bir an şüpheyle süzdü ama bu işi yapacağına pek de ihtimal vermedi, “Muhtemel durmuyor.”

Zu An, Cheng Shouping’in gözlerindeki küçümsemeyi sezdi ama şu an onunla uğraşamazdı, “Konağa dön. Unutma, kimseye buraya geldiğimi söyleme.”

Cheng Shouping de Ji Hanım’ın burada olmadığını duyunca kalmak istemiyordu. Konağa dönüp Kardeş Kartanesi dönmüş mü diye bakmayı tercih ederdi! Dolayısıyla göğsüne vurdu ve konuştu, “Endişelenmeyin, genç efendi. Adımın ne olduğunu unuttunuz mu? Ağzım yıllanmaya bırakılmış şarap gibidir!”

Zu An, Cheng Shouping’e kuşkuyla baktı. Nedendir bilmez, bu veledin pek güvenilir olmadığını hissetti.

Cheng Shouping’i gönderdikten sonra bir parça kıyafet aldı ve yüzünü kapatıp kalabalığın arasına sıkıştı. Gücü nedeniyle önündekileri kenara ittirmesi ve yol açması çok daha kolaydı. Sandalyede oturan pejmürde adama baktı ve sordu, “Gerçekten de tüm hastalıkları tedavi edebilir misin?”

İlk önce bunu onaylamalıydı. Aksi taktirde görevi yapsa ve hastalığının tedavisi olmadığını öğrense büyük kayıp yaşardı!

“Fakirlik dışında bu dünyada iyileştiremeyeceğim hiçbir şey yoktur!” İlahi Şifacı Ji rahatça yayıldı, Gözlerini açmakla uğraşmadı.

“Ya görevi başarırsam ama beni tedavi edemezsen? O zaman ne olacak?” Zu An hâlâ bu konuda endişeliydi.

İlahi Şifacı Ji gözlerini açtı ve onu baştan aşağıya süzdü. Ardından nihayet gözleri Zu An’ın malum bölgesine kaydı ve konuştu, “Uçkurunla alakalı küçük bir sorun, değil mi? Sanki kronik rahatsızlığın varmış gibi konuşuyorsun!”

Zu An mutluluktan havalara uçuyordu. Bir bakışta hastalığının nedenini anlayabildiğine göre büyük ihtimalle tedavi de edebilirdi!

Ancak çok geçmeden çevredekilerin kendisine attığı tuhaf bakışları fark etti. Orada bir sorunu olduğunu duyanlar ya acıma ya da aşağılama dolu ifadeler takınmıştı.

“Tsk tsk tsk. Böyle bir yaşta iktidarsızlık mı, görünüşe göre bu günlerde gençlerin çoğu gittikçe zayıflıyor!”

“Halinden ders almalısın! Eğer gençliğinde sıkı çalışmazsan geleceğinde ancak çaresizliği tadarsın.”

“Ah? Zührevi hastalık olabilir mi? Oof, yanında durdum diye bana bulaşmaz değil mi?”

… 

Zu An son duyduğunu kimin söylediğini bilmiyordu ama anında etrafında bir boşluk açıldı.

Aniden önceki hayatında internette gördüğü bir soru aklına geldi. Çıplak resim çekinmek için banyo yaparken birisi içeri dalsa, ilk nereni kapatırdın? Cevabın yüzü olduğu su götürmez bir gerçekti!

Zu An yüzünü sakladığına sevindi yoksa gerçekten de yerin dibine girerdi. Konusu açılmışken, bu İlahi Şifacı Ji alçağın tekiydi. Hiç hasta mahremiyeti diye bir şey duymamış mıydı lan? Nasıl böyle özel bir şeyi herkesin ortasında söyleyebilirdi!

“Güzel. O zaman görevini alıyorum. Kıçyırtan Kurtları nerede bulabilirim?” Kimse yüzünü göremediğine göre bu fırsatı biraz işe yarar bilgi almak için kullanabilirdi.

“Sen mi?” İlahi Şifacı Ji onu baştan aşağıya süzüp kafasını iki yana salladı. “Çok zayıfsın. Gidip kıçını yırttıracaksın.”

“Seni ilgilendirmez. Kendime güvenmeseydim kabul etmezdim.” Zu An yanıtladı. İlk önce göz atmayı ve eğer gerçekten imkansızsa geri çekilip Genç Kızların Aşkı’nı yazmayı planlıyordu.

“Ölümünü arıyorsan seni durdurmayacağım. Şehrin hemen dışında bir Kurt Vadisi var, git kendin ara.” İlahi Şifacı Ji göz devirdi ardından kestirmeye devam etti.

Zu An kafa salladı ardından yola koyuldu. Kalabalıktan birisi onu vazgeçirmeye çalıştı, “Genç adam, gitme. Hayatın her şeyden daha önemlidir!”

Gel gör ki bu sözlere yanında duran bir başkası hemen karşı çıktı, “Bunu kabul edemem. Bir adam olarak, eğer orana bir şey olduysa yaşamanın manası ne ki?”

… 

Zu An burada kalırsa bizzat klavyeye Öfke puanı yağdıracağını hissetti, dolayısıyla aceleyle yürüdü. Ancak birkaç adım ya atmış ya atmamıştı ki aniden eline seramik bir şişe düştü.

Huh, neler oluyor?

Neredeyse büyülü biçimde elinde beliren nesneye bakarken kulaklarında bir ses yankılandı. “Yenilenme ilacı. Hayatını kurtarabilir. Kurt Vadisi epey tehlikeli, eğer işler tıkırında gitmezse hemen kaç.”

Zu An bunun İlahi Şifacı Ji’nin sesi olduğunu anladı. Göz atmak için döndüğünde adamın hâlâ sandalyesinde oturduğunu, sessizce dinlendiğini gördü. Etrafındaki kalabalık da çaresiz yalvarışlarına devam ediyordu ve sesini duymuşa benzemiyordu.

Zu An içinde bir sıcaklık hissetti. Görünüşe göre İlahi Şifacı Ji sivri dilli ama yumuşak kalpli biriydi. Beklendiği gibi, dünyada insan hayatını umursamayan bir şifacı nasıl olabilirdi ki?

İlahi Şifacı Ji’nin o anda bıyık altından soğuk soğuk güldüğünü Zu An’ın bilmesi mümkün değildi. Demek kızımın şöhretine leke sürdün, hah? Sırf yalandan bir güvenlik hissi duy diye sana bu şişeyi veriyorum ki Kurt Vadisi’nin derinliklerine gidesin. Heh, ne olduğunu bile anlamadan öleceksin velet!

Zu An’ın sözleri ve hareketleri İlahi Şifacı Ji’nin keskin gözlerinden kaçmamıştı.

Zu An bütün bunlardan bihaberdi. Neşeyle şehrin çıkışına doğru yürüdü. Geçen sefer Chu Chuyan’ın at arabasında oturduğu için dış dünyayı iyi görememişti. Dolayısıyla, ilk defa bu yepyeni dünyaya gerçek anlamda göz gezdiriyordu.

Etrafındaki sokakların ve binaların düzeni önceki dünyasındaki tarihi dramalara biraz benziyordu, gerçi kılık kıyafet farklıydı.

Eski Çin’in genel giyimi muhafazakardı, mümkün olduğunca çok ten gösterilmezdi. Ancak bu dünyanın kültürü biraz farklıydı. Yürürken, pürüzsüz kalçalarını sergileyen epey bir kadın görmüştü.

Etekler giyiyorlardı ama bu dünyanın kadınları figürlerini sergilemekten çekinmiyordu. Etraftaki erkekler de buna alışkın duruyordu.

Zu An bir anlığına adeta kendi çağına, her türden farklı kıyafetler giyen güler yüzlü erkekler ile güzel kadınların gezindiği tanıdık sokaklara dönmüş gibi hissetti. Buradaki tek fark kıyafetlerinde eski bir estetik olmasıydı.

Görünüşe göre bu gelişim dünyası eski Çin’den daha açık görüşlüydü. İlk şaşkınlığından sonra Zu An hızlıca çevresine alıştı. Ne de olsa eski dünyasında da böyle kadim tarzda kıyafetler giyen bir sürü kadın vardı.

Hm? Neden bu kadının kafasında fazladan bir çift kulak var? Kıçında sallanan şey de ne?

Ne kadar korkutucu!

Zu An şaşkınlıktan bir nefes çekti. O anda Cheng Shouping’den duyduğu tarihi hatırladı. İmparator bin yıl önce insanlığı yabancı kabilelere karşı bir savaşa götürmüş, nihayetinde onları sınırlara sürmüştü.

Bin yıl önceki savaşın ardından her türden köken birleşmişti. İnsan ülkelerinde yaşayan bir sürü yabancı kabileden yaratık vardı ve insanlar da onları avlamıyordu. Bir şekilde iki taraf da ortak bir anlayışa varmıştı.

Zu An yol boyunca dikkat etmiş ve yabancı kabilelerin yine de epey azınlıkta kaldığını, önceki dünyasındaki memleketinde bir yabancı görmekle yaklaşık aynı oranda olduğunu fark etti. İnsanlık burada da dominant konumdaydı.

Ne yazık ama, yaratık ırkına da hiç ilgim yok. Kedikız-kurtkız da neymiş, ilgimi hiç çekmiyorlar. Gerçi tilkiler biraz ilgimi çekiyor.

Zu An’ın düşünceleri sapıttı. Acaba burada elf falan var mıdır? Elfleri epey seviyorum. Denizkızları da şahane olur, ama bu dünyadaki denizkızlarının kafası mı balık yoksa alt kısmı mı? İnsan vücutlu balık sikecek de değilim!

Ah, acaba burada ejderhalar da olabilir mi? Ejderha kızları gerçekten de ilgimi çekiyor. Tek korkum ne kadar devasa oldukları düşünülürse beni ezmesinler?

… 

 

Ancak bedeninin şu anki durumunu düşününce heyecanlı ifadesi çaresizliğe dönüştü, “Şu anda kaldıramıyorum bile, niye bütün bunları düşüneyim ki?”

Birdenbire Zu An birisinin omzunu dürttüğünü hissetti. Arkasından bir ses geldi, “Kardeş Zu, nereye gidiyorsun?”

Zu an arkasını döndü ve siyahlara bürünmüş bir adamın yüzünde çiçekler açarak kendisine baktığını gördü. Çenesinin altında konuşurken bir yukarı bir aşağı oynayan siyah bir ben vardı. Ayrıca boynunda ‘On İki’ anlamına gelen artistik bir dövme de göze çarpıyordu.

Neyse ki bu bedeninin önceki sahibi okuma yazma biliyordu yoksa dünyalar değiştiren olarak gerçekten de zorlanırdı.

Zu An bu adamın gelmesinden rahatsızlık duydu. Sırf çehresinden bile herifte standart bir kötü karakter yüzü olduğu anlaşılıyordu. Neden bu kadar şanssızım anasını satayım? Her gittiğim yerde sikindirik dertler beni buluyor!

Zu An’ın yanıt vermediğini görünce herifin gözlerinden soğuk bir ışıltı geçti ama çabucak bir gülümsemeyle sakladı, “Sorun ne? Beni unuttun mu? Erik Çiçeği On İki’yim ben yahu! O kadar içip okey oynadık!”

Erik Çiçeği? Dünyada böyle garip soyadları mı varmış?

Zu An sormadan edemedi, “Erik Çiçeği On Üç adlı bir kız kardeşin olabilir mi?”

“Kız kardeş?” Erik Çiçeği On İki bir anlığına sersemleyip kahkahayı bastı, “On üçüncü ağabeyim bunu duysaydı kesinlikle seni sağlam bir benzetirdi!”

Ah? Gerçekten de Erik Çiçeği On Üç var ha?

Zu An beklentiye gird,. “O zaman Wu Liuqi adlı bir kuaför tanıyor musun?”

“Wu Liuqi? Kuaför? Neyden bahsediyorsun? Onu daha önce hiç duymadım.” Erik Çiçeği On İki’nin kafası karıştı, “Neden? Onu tanıyor musun?”

Zu An kafasını iki yana salladı. “Tanımıyorum.”

Erik Çiçeği On İki ne diyeceğini bilemedi. Eğer kendin tanımıyorsan ne diye bana soruyorsun be adam?

Erik Çiçeği On İki’yi başarıyla Trollediniz, +10 Öfke!

Zu An önündeki adama şaşkınlıkla baktı. Sırf buna mı kızdın? Görünüşe göre bağnazın tekisin.

“Hm? Neden epey kaslanmışa benziyorsun?” Erik Çiçeği On İki, Zu An’ı omzundan tuttu ve biraz sıktırmaya başladı.

Seni siktiğimin sapığı. Zu An, Erik Çiçeği On İki’nin kavrayışından kurtulurken düşündü, “Dük’ün konağındaki yemeklerden olabilir.” Bilerek Chu Klanı’nın adını kullandı, Erik Çiçeği On İki’nin geri çekilmesini umuyordu. Şu anda yapacak işi vardı ve olay çıkarmak istemiyordu.

Kimi kandırmaya çalışıyorsun lan? Ne yersen ye iki günde böyle çabuk irileşemezsin, Erik Çiçeği On İki düşündü. Ancak Zu An’ın bir gecede gelişimci olduğunu hayal edebilmesi mümkün değildi, “Nereye gidiyorsun?”

“Ah, şehrin dışında hızlı bir geziye çıkmayı düşünüyorum.” Zu An tam bir yanıt vermedi.

Erik Çiçeği On İki’nin gözleri ışıldarken açıkladı, “Şu tesadüfe bak! Ben de aynı şeyi düşünüyordum, kardeşim!”

Zu An, Erik Çiçeği On İki’ye anlaşılmaz bir gülümsemeyle baktı ve sordu, “Öyle mi? Kardeş On İki nereye gidiyor öğrenebilir miyim?”

Erik Çiçeği On İki’nin gözleri etrafta gezindi ve soruya soruyla karşılık verdi, “Kardeşim, sen nereye gidiyorsun?”

“Kurt Vadisi’ne gidiyorum.” Zu An dürüstçe yanıtladı.

“Ah şu hayatın cilvesi, ben de oraya gidiyorum!” Erik Çiçeği On İki neşeyle yanıtladı. Bu denyo her zamanki gibi aptalın teki. Gerçekten de kendini nasıl koruyacağını bilmiyor!

Hm? Bir saniye, neden bu hovarda Kurt Vadisi’ne gidiyor?

Unut gitsin, nereye gittiğini kim takar? Kurt Vadisi onu soyup soğana çevirmek ve yok etmek için şahane bir yer. Onu kurt sürüsüne atabilirim ve kimse ne olduğunu öğrenemez. Chu Klanı asla suçu bana yükleyemez.

Geçen sefer görevini başarıyla bitirememişti. Yıldırım çarptıktan sonra bile Zu An’ın hayatta kalabileceğini hiç düşünmemiş, bu nedenle Tarikat Efendisi’nden ağır bir ceza almıştı.

Bu sefer elimden kaçamayacaksın!