Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

16. Bölüm Derin Kardeşlik Bağları

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

Zu An kendi kendine kıkırdadı, “Kardeş On İki bana göz kulak olursa süper olur.” Bu herifin kötü niyetleri olduğunu halihazırda onaylamıştı. Kimin onu öldürmek istediğini öğrenmek için güzel bir fırsattı.

Böylelikle ikili birlikte şehirden ayrıldı.

Zu An ancak bugün nihayet ilk gününde ne denli şanslı olduğunu anlamıştı. Uyandığı arka sokaklar, açıkçası tam olarak arka sokak sayılmazdı. Vahşi yaratıkları durdurmak için askerler ve gelişimciler düzenli olarak devriye gezdiğinden insan bölgesinde sayılırdı. Oranın ardında kalan her yer gerçek anlamda yabandı. Mesela Ayruşen Şehri’nin sınırlarındaki Saklı Ejderha Dağı sayısız vahşi canavarın ve kaosun hüküm sürdüğü topraklardı.

Zaman zaman dağın eteğinde vahşi yaratıklar belirir ve bölgeden geçenlere saldırırdı. Yaban ve ara sokaklar arasındaki ana nokta vahşi yaratıklara karşı koruma sağlayan ve de kendi iyiliğini düşünmeyen sıradan ölümlüleri geriye döndüren nöbet yerleriydi.

Neyse ki Zu An’ın yanında Erik Çiçeği On İki vardı. Herif seyahat belgesine benzeyen bir şey çıkarmıştı ve gelişimini de sergilemişti. Nöbet yerindeki muhafızlar ancak o zaman geçmesine izin vermişti.

Nöbet yerinden geçtikten sonra Zu An hayranlıkla Erik Çiçeği On İki’ye baktı, “Kardeşim, şu anki gelişim seviyen ne? Bu askerler hakikaten sana aşık gibi duruyordu.” Karşısındaki salak neler olduğundan bihaberdi ve erkenden önlem alabilmek için bu fırsatı bir şeyler öğrenmeye kullandı.

Erik Çiçeği On İki’nin gururunun okşandığı belliydi, “Daha şöyle böyle. Sadece ikinci kademenin üçüncü adımındayım.” 

Ben de bir bok sanıyordum. Bir günlük gelişimime anca ulaşmış. Zu An düşündü.

Erik Çiçeği On İki, Zu An’ın onu övgü yağmuruna tutmasını bekliyordu ki böylece alçakgönüllü tutumunu sürdürebilirdi ama gencin tamamen düşüncelere dalıp tek kelime etmemesini beklemiyordu.

Ancak, çabucak bu durumu Zu An’ın temel gelişim seviyelerini bilmemesine bağladı. Doğal olarak ikinci kademenin üçüncü adımına ulaşmanın ne kadar zor olduğunu bilmezdi.

Zu An sormaya devam etti, “Vay anasını. Kardeşlerinin arasında en güçlü sen olmalısın, değil mi?” Önceki hayatında okuduğu novelleri hatırlıyordu. Ana karakterin bir düşmanını ortadan kaldırdıktan sonra arkadaşlarının, ailesinin, sırtını kollayanın ve her türden bok parçasının karşısına çıktığı kitapları. Bir şey yapmadan önce bilgi toplamak önemliydi.

“Yok, öyle değil. Benden güçlü olan epey kardeşim var ve en güçlümüz aslında on üçüncü kardeşim. Çoktan üçüncü kademeye ulaştı.” Erik Çiçeği On İki gururla yanıtladı. Son birkaç yılda kardeşleriyle birlikte şöhretlerinin tadını epey çıkartmıştı.

“Eğer hepiniz bu kadar güçlüyseniz o zaman tarikat efendiniz gerçekten de inanılmaz birisi olmuyor mu?” Zu An kendini akışa bıraktı ve sordu.

“Tabii ki! Tarikat Efendimiz çoktan…” Erik Çiçeği On İki o an fazla konuştuğunu fark etti, dolayısıyla hemen konuyu değiştirdi, “Unut gitsin. Ne de olsa gelişimden anlamıyorsun. Bütün bunları anlatmamın anlamı yok.”

Zu An, Erik Çiçeği On İki’nin niyetini anlamasına biraz üzüldü ama yine de oldukça işe yarar bilgiler elde etmişti.

Nöbet yerini geçtikten kısa bir süre sonra onlara doğru yürüyen birini gördüler. Bu kişinin Erik Çiçeği On İki’yi görünce kasvetlendiği açıktı. Hemen bambu şapkasını indirdi, arkasını döndü ve aceleyle uzaklaşmaya başladı.

Erik Çiçeği On İki bu kişiyi tanıyor gibiydi. Yetişmek için çabucak birkaç uzun adım attı ve seslendi, “Kardeş Tan, neden bu kadar acele ediyorsun?”

Tanındığını anlayınca adam da kaçma girişimini bıraktı. Elindeki sabresini sıkıca tutarken sordu, “Erik Çiçeği On İki, buraya beni yakalamaya mı geldin?”

Erik Çiçeği On İki kötü bir niyeti olmadığını göstermek için ellerini kaldırdı, “Kardeş Tan, başkalarından şüphelensem anlarım ama neden benden de şüpheleniyorsun? Gök Mavisi Ejderha Tarikatı’na karşı savaştığımız günleri hatırlamıyor musun? Beni taşımak için hayatını riske atmasaydın şimdiye ölmüş olurdum!”

“Hâlâ o günleri hatırlıyor musun?” Kardeş Tan bu sözleri duyunca gözle görülür bir şekilde rahatladı.

“Nasıl yardımını unutabilirim? Halihazırda olanlar sen ve Tarikat Efendimiz arasındaki bir yanlış anlaşılmadan ibaret. Tarikat Efendimize düzgünce açıklama yaptığın sürece sorun olmamalı, neden kaçtın ki?” Erik Çiçeği On İki sordu, “Eskiden beraber takılırdık, yediğimiz içtiğimiz birbirimizden ayrı gitmezdi. Ama sen gittiğinden beri kimseyle takılamıyorum.”

Kardeş Tan’ın gözleri kızardı. Ellerindeki damarlar şişti, “Onun hakkında konuşmana gerek yok. Nasıl olur da karımın elimden alınmasını kaldırabilirim? Tek pişmanlığım onu öldürememem!”

“Tarikat Efendisi ile aranızdaki kine karışmak haddime değil. Şahsi olarak gerçekten sana acıyorum.” Erik Çiçeği On İki, Kardeş Tan’ın omzunu teselli manasında tuttu. “Ancak senin gibi gerçek bir adam hiç kadın eksikliği çeker mi? Niteliklerin düşünülürse kolayca kendini destekleyecek bir yer bulabilirsin. Umudunu kaybetmene gerek yok.”

Kardeş Tan’ın gözleri minnettarlıkla ışıldadı, “Kardeşlerin son birkaç gündür peşimde. Beni umursayan bir tek sen varsın.”

“Tabii ki! Biz sırt sırta tehlikeyi göğüslemiş kardeşleriz! Nasıl diğerleriyle aynı olabiliriz?” Erik Çiçeği On İki bir kıkırtıyla yanıt verdi.

Kardeş Tan duygulandı, “Kardeşim, sana bir konuda güvenebilir miyim?”

Erik Çiçeği On İki göğsüne vurdu ve konuştu, “Çekinme! Tarikatıma ihanet etmemi istemediğin sürece her şeyi yaparım!”

“Tabii ki seni zor durumda bırakacak bir şey istemem!” Kardeş Tan açıkladı, “Şöyle diyeyim. Aceleyle kaçtığım için yıllardır biriktirdiğim yüz gümüşü alamadım. Tarikata dönüp benim için alabilir misin? Parayı bölüşürüz!”

“Kardeş Tan, böyle inceliklere gerek yok! Hiç önemli değil! Nasıl hayatımı kurtaran adamın parasını alabilirim? Endişelenme, paranı getireceğim!” Erik Çiçeği On İki elini sallayarak konuştu.

“Gerçekten de kardeşin hasısın!” Kardeş Tan neşelendi, “Sorun değil, hallettiğinde kesinlikle bölüşeceğiz! Param konağımın arka bahçesinde, altıncı sıradaki dokuzuncu tuğlasının arkasında…”

“Pekala, anladım.” Erik Çiçeği On İki kafa salladı, “Ancak şu anda biraz meşgulüm. Buradaki kardeşimi Kurt Vadisi’ne götüreceğim, bu yüzden biraz beklemen lazım.”

Kardeş Tan toy duran Zu An’a bir bakış attı ve anında neler döndüğünü anladı. Kurt Vadisi’nin nasıl bir yer olduğunu biliyordu; cesetten kurtulmak için mükemmel yerdi ve genellikle açık açık öldüremeyecekleri soylu figürler içindi, “Endişe etme, onu halletmene yardım edeceğim.”

Erik Çiçeği On İki yumruklarını birleştirdi. “O zaman minnettarım Kardeş Tan.”

Kardeş Tan’ın elinde bir sabreyle üstüne geldiğini gören Zu An’ın canı sıkıldı, “Neden sizin kıçı kırık kardeşliğinizin acısını ben çekiyorum?”

Zu An gelişimini sergilemeyi düşünürken bedeni aniden dondu. Gözlerinin hemen önünde, Erik Çiçeği On İki aniden atılmış, Kardeş Tan’ı ensesinden tutmuş ve boğazını kesmişti.

Kardeş Tan öne doğru sergilerken dehşet içinde boğazını tuttu. İnanamayarak Erik Çiçeği On İki’yi işaret ederken boğukça mırıldandı, “S-sen…”

Erik Çiçeği On İki hançerindeki kanı silmek için bir mendil çıkardı, “Seni öldürerek hem Tarikat Efendisi’nin vereceği ödülü hem de paranı alabileceğime göre neden sana yardım etmekle uğraşayım ki?”

“Ölümün… nahoş olacak… piç kurusu…” Boğazını çaresizce tutan Kardeş Tan yere yığıldı ve son nefesini verdi. Ölümünde bile gözleri fal taşı gibi açıktı, huzur içinde yatmayacağı belliydi.

“Sadece zayıflar öfkesine kapılır.” Erik Çiçeği On İki hançerini kınına geri koydu. Zu An’ın yanına geldi ve telkin etti, “Kardeş Zu, korkmana gerek yok. Kendisi tarikatımızın hainiydi, böyle birisi ölümü hak ediyor!”

“Oh…” Zu An yutkundu. Erik Çiçeği On İki’nin kardeşim demesi özellikle kulaklarını tırmaladı. Ne de olsa kardeşim dediği son kişi şu anda yerde yatıyordu; cesedin tekiydi lan!

Yolculuğun geri kalanında aralarındaki atmosfer biraz boğucuydu. Sırf etrafındaki temiz ve rahatlatıcı hava sayesinde Zu An sakinliğini korudu. Belki de havadaki saf ki’den dolayıyıdı. Bu dünyada gelişim yapabilen onca kişi olması şaşırtıcı değildi.

Sınır devriyelerinin bölgesinde olduklarından bir tehlikeyle karşılaşmadılar. Vahşi yaratıkların Saklı Ejderha Dağı’ndan dışarı çıkması sıra dışıydı ve çıkanlar da genellikle çok güçlü olmuyordu.

“Şimdi düşündüm de neden Kurt Vadisi’ne gidiyorsun?” Erik Çiçeği On İki aniden meraktan sordu.

“İlahi Şifacı Ji böbrektaşı toplama görevi verdi. Belki şansım yaver gider diye gidiyorum.” Zu An olabilecek en toy ifadesiyle konuştu.

“Şansın yaver giderse diye mi?” Erik Çiçeği On İki kahkahayı patlattı. O bile Kurt Vadisi’nin yalnızca dış kısmında gezinebilirdi ama bu denyo böbrektaşı aramak için vadiye girmeyi mi hayal ediyordu?

Zu An beceriksizce güldü ve konuştu, “Sadece şansımı deniyorum. Kim bilir, belki de birkaç kurt leşi bulabilirim?”

Erik Çiçeği On İki, Zu An’a aşağılamayla baktı, aptallığının bir sınırı olmadığını düşündü. Yine de bir şey söyleme dürtüsünü bastırdı. Eğer şimdi geri giderse planını gerçekleştiremezdi, “Chu Klanı’nın damadısın. Bunun yerine ücretini ödeyemiyor musun?”

İlahi Şifacı Ji’nin kurallarını o da duymuştu.

Zu An derin bir iç çekti, “Kardeşim, benim gibi bir damadın Chu Klanı’nda nasıl bir yeri olabilir? Herkes beni küçük görüyor, nasıl olacak da bana para vermekle uğraşacaklar? Nihayetinde kara gün dostu olan siz gibi kardeşlerime kalıyorum. Uzun süredir görüşmüyoruz ama yine de bana böyle büyük bir iyilik yapmaya razı geliyorsun.”

“Tabii ki! Kardeşlerim uğruna tehlikeye göğüs germezsem başka kimin uğruna gereceğim?” Erik Çiçeği On İki bu salak veledin durumunu anlamasından etkilenmişti, “Chu Klanı’nın İlk Hanım’ı gerçekten tatlı mı?”

Onun gibi birisi Chu Klanı’nın soylu İlk Hanım’ıyla görüşecek fırsata sahip olamazdı. Hakkında tek bildiği kulağına ulaşan söylentilerden ibaretti.

“Göklerden inen bir peri adeta.” Zu An dürüstçe yanıtladı. Karısı gerçekten de hakkını veriyordu.

“Onunla nasıl gitti? Gökyüzünde süzülüyormuş gibi hissettin mi?” Erik Çiçeği On İki, Zu An’a şehvet dolu bir bakış attı.

Zu An içten içe soğukça sırıttı, “Mükemmel, yumuşak ve pürüzsüzdü. Tattığımın en iyisiydi.”

Erik Çiçeği On İki kıskançlıkla belirtirken yutkundu, “Şanslı piçin tekisin ha.”

Erik Çiçeği On İki’yi başarıyla trollediniz, +99 Öfke!

Zu An sevindi. Görünüşe göre Erik Çiçeği On İki de kuğuyu arzulayan başka bir kurbağaydı.

Uzaktan aniden kan kokusu geldi. Tam önlerinde yere saçılmış kemik parçaları vardı. Hangi hayvandan geldiklerini anlaması zordu. Erik Çiçeği On İki kendi kendine kıkırdadı ve söze girdi, “Saklı Ejderha Dağı’nın dışına çıkan vahşi yaratıklar en azından ardında bir şeyler bırakır. Ancak eğer o Kıçyırtan Kurtların eline düşersen işleri bittiğinde senden geriye iz kalmayacaktır.”

Kurt Vadisi’ne çoktan inanılmaz yaklaşmışlardı. Artık etrafta birisi yoktu, dolayısıyla Erik Çiçeği On İki Zu An’ın kaçmasından artık korkmuyordu.

“Demek burası Kurt Vadisi?” Zu An önünde bir vadi olduğunu belli belirsiz seçebiliyordu. Dehşete kapılmış numarası yaparak Erik Çiçeği On İki’nin koluna yapıştı ve haykırdı, “Ağabey, beni korumalısın! Heybetli bir gelişimci değil misin?”

“Evet, tam önümüzde. Endişelenme, seni koruduğuma emin olacağım.” Erik Çiçeği On İki şeytani bir sırıtışla konuştu, “Zu An, sana her zaman epey hayranlık duyduğumu biliyor musun? Anlatsana, birisi nasıl bu kadar saf olabilir? Yıldırım yedikten sonra hiç mi akıllanmadın? Bak, direkt kucağıma düştün.”

Zu An ‘panikledi’, “Ağabey neler diyorsun sen?” 

Başlangıçta Erik Çiçeği On İki’yi hazırlıksız yakalayıp saldırma niyetindeydi ama bu sözler nedeniyle beklemeye karar verdi. Bu konu hakkında bir iki şey daha öğrenmek için iyi bir fırsat olduğunu fark etti.

Her halükârda rakibi kendisinden biraz daha zayıftı ve Zehirli Kamcık ile Zehir Şişesi gibi kozları vardı. Erik Çiçeği On İki’ye karşı şansının yüksek olduğunu düşündü.

Erik Çiçeği On İki, Zu An’ı ittirince genç adam zayıf birisi gibi hemen yere yığıldı. Bu Erik Çiçeği On İki’nin bakışlarındaki aşağılamayı artırdı. Cübbesinde Zu An’ın tuttuğu yeri silkeledi, “Bugün keyfim yerinde olduğundan öldürmeden önce seni aydınlatayım. Evet, seni arka sokaklara götürüp o fırtınalı gecede ağaca bağlayan bendim. Yıldırım çarptıktan sonra bile hayatta kalacak kadar şanslı olmanı beklemiyordum sadece.”