Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

2. Bölüm Cinayet Girişimi

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

Chu Chuyan, Zu An’ın kafası karışmış ifadesini görünce yavaşça açıkladı, “Nereden duyduğunu umursamıyorum ama bu konuyu gelecekte sakın sorgulama. Aksi taktirde kendini öldürtürsün.”

Zu An içten içe ne diyeceğini bilemedi. Oh, Tanrım. Görünüşe göre Meçhul Bölgeler sorun olacak. Acaba bu lanet klavye beni trollüyor mu? Sadece sordum diye bile öldürüleceksem nasıl oralardan gizli kılavuzları almamı bekliyorsun be?

Derin bir nefes aldı. Ah, unut gitsin. Başlangıçta özel bir yeteneğim yoksa bile ne olmuş yani? Dünya değişimine böyle ateşli bir eşle başlamak bile muazzam şans zaten. Geri kalan her şeyi hallederim.

Eşi ve kendisi arasındaki farklar konusunda pek endişeli değildi. Geçmişte benzer durumları anlatan olan bir sürü kitap okumuştu ve o hikayelerdeki en iyi ana karakterlerin tekniklerini kullanacaktı; Xiang Shaolong’un [1], Wei Xiaobao’nun [2], ya da Song Qingshu’nun [3] taktiklerini. Buz dağı olsan dahi seni eritebileceğime eminim yavrum.

Bu gece böyle peri vari bir güzellikle aynı yatağı paylaşacağı düşüncesi bile kalbini hızlandırmaya yeterliydi. Vhoahh, oğlum. Sakin ol ve şu salyanı sil. Havalı dur havalı.

Zu An şüphe çekmek istemediğinden sorularının devamını getirmedi. Karısı belli ki onunla daha fazla konuşmakla ilgilenmiyordu ve o da çevreye bakmak için cama döndü.

Kısa bir süre sonra, şehir duvarlarının farkını gördü. Boyutlarına bakılırsa, eğer burası eski Çin’e taşınsaydı yine de devasa şehirlerden biri olurdu.

Şehir kapılarından geçerken iki devasa kelimeyi fark etti; AYRUŞEN ŞEHRİ. Düşündü, bir harita almalı ve burası imparatorluğun neresinde öğrenmeliyim. Bu bedenin asıl sahibi o kadar işe yaramazdı ki bu tür temel bir bilgiden bile bihaberdi.

Şehrin sokaklarına gizli gizli bakmaya devam etti. Modern şehirlerle kıyaslanamasa da sokaklar oldukça kalabalıktı, insanlar ve tüccarlarla doluydu. Onu en çok şaşırtansa içinde bulunduğu at arabasının hiç sarsılmamasıydı. Sanki dünyadaki en kaliteli arabalardan birini sürüyor gibi pürüzsüzce hareket ediyordu.

Birdenbire, arabanın içindeki soluk mavi çizgileri fark etti. Neredeyse bir dizi elektrik akımını andırıyorlardı. Bu efsanevi formasyonlardan biri mi? At arabasında formasyon mu kullanıyorlar? Ne abartı ama.

Zaman aktı geçti. Sonunda, tam önüne iki devasa taş heykelin yerleştirildiği büyük bir konağa vardılar. Bu heykellerin hangi yaratıkları tasvir ettiğine emin değildi; aslanla kaplanın bir karışımına benziyorlar ve garip bir güç aurası yayıyorlardı.

Araba durdu. Beyazlar içindeki Chu Chuyan indi ve kapılardan geçti. Her adımıyla lotuslar açıyordu.

Zu An çevresine hızlı bir bakış attı. Kapıların üzerindeki ‘CHU KONAĞI’ yazılı levhayı gördü. Kendi kendine mırıldandı, Ehh! Bu herif karısının ailesiyle yaşayacak kadar ezik mi? Demek tam tersi yerine o gelin gibi gitti ha? Herkesin dalga geçmesine şaşırmamak lazım!

İleri doğru yürümeye başlamıştı ki Kartanesi bir kere daha yolunu kapattı, “Ana girişten geçmeyi aklından bile geçirme. Yürü, yan girişe!”

Zu An gözlerini kırpıştırdı, “Neden ana girişten geçemiyormuşum?”

Kartanesi dudak büktü. “Ana giriş Chu klan üyeleri içindir. Senin gibi içgüveysi bir damat nasıl geçme niteliğine sahip olur? Girişin adını lekelersin.” [4]

Zu An sakince kıza baktı, “Sende de ne pis ağız varmış arkadaş. Eminim ki erkek arkadaşının uçuk derdi bitmiyordur.”

Kartanesi bu sözlerin manasını anlamamasına rağmen aşağılama olduğuna emindi. Öfkeyle Zu An’ın gömleğini yakaladı ve sanki vuracak gibi hareketlendi. Gel gör ki yumruğu daha havadaydı ki Zu An hemen ayaklarının dibine yığıldı ve ‘acı içinde’ çığlık atmaya başladı.

Ben… daha vurmadım bile! Kartanesi’nin suratında şapşal bir bakış belirdi. Belli ki daha önce ‘dolandırıcı çırpınışına’ şahit olmamıştı.

Chu Chuyan onlara döndü, “Fazla saygısız davranıyorsun. Ne olursa olsun, Chu Klanı’nın bir damadı o. Gelecekte böyle davranma.”

Kartanesi haksızlığa uğramış bir ifade takındı ama karşı çıkmaya cüret etmedi, “Anladım hanımım.”

Chu Chuyan, Zu An’a bir göz attı, “Artık kalkabilir misin?”

Zu An çabucak ayaklandı, ardından ağzı kulaklarına varan bir gülümsemeyle, “Beni önemsediğini biliyordum.” dedi.

Chu Chuyan kaşlarını çattı, istemsizce bir adım geriledi ve aralarına mesafe koydu. Ardından döndü ve içeri doğru yürüdü. İçeri girdikten sonra sesi Zu An’a ulaştı: “Annem ve babam içeride bekliyor. Boşa zaman harcamayı bırak.”

“Dün gece ne yaptığını düşün! Şimdi hiçbir şey olmamış gibi mi davranıyorsun? Utanmaz herif! Büyük usta ve büyük hanımın vereceği cezayı iple çekiyorum!” Kartanesi nahoş bir bakış attı, ardından hızlıca genç hanımının peşine takıldı.

Ancak o zaman Zu An duyduğu konuşmayı hatırladı. Önceki Zu An’ın geçen gece baldızının yatağına gittiği apaçık ortada değil miydi? Oh tanrım. Resmen oyuna cehennem zorluğuyla başlıyorum!

Düşünceli bir bakış takındı ardından kafasını tutup bağırmaya başladı, “Kafam!” Hemen sonra da iki kadına doğru ‘düştü’… ama ikisi de yana çekilerek yere yığılmasına izin verdi.

Zu An’ın canı bu sefer gerçekten o kadar çok acımıştı ki neredeyse çığlığı basacaktı ama ses çıkarmaya cesaret edemedi. Aynı numaranın iki kez işe yaramayacağı belliydi. Buradaki insanlar gerçekten dürüst ve saf değil. Hemen anladılar!

“Neden yakalamadın?” Chu Chuyan sinirle Kartanesi’ne baktı.

Kartanesi’nin küçük dudakları büküldü. “Siz de tutmadınız, genç hanımım. Ayrıca numara yaptığına eminim.”

Chu Chuyan düşen Zu An’a bir bakış atıp devam etti, “Bugün yıldırım çarptığını duydum. Belki gerçekten de yaralanmıştır. Onu götür ve biraz dinlensin. Yıkansın da. Ebeveynlerime haber vereceğim.” Konuştuktan sonra zarifçe uzaklaştı.

Kartanesi’nin Zu An’ı taşımak için iki kâhyaya sedye ayarlatmaktan başka çaresi yoktu.

Sedyede yattığı esnada Zu An’ın kafası oldukça karışıktı. Gerdek gecesinde baldızının odasına dalmıştı ama Chu Chuyan onu hiç azarlamamıştı. Aslında, öfkeli bile durmuyordu. Kız kardeşi evlatlık falan mı?

Bir kapıdan, uzun bir koridordan ve kayalık bir bahçeden geçtiler, ardından da bir köşkün yanına geldiler. Yol inanılmaz dolambaçlıydı ve köşke varınca Kartanesi birden seslendi, “Şimdilik buraya bırakın. Gidip birkaç kova su getirelim de yıkanabilsin.”

Zu An ayak seslerinin uzaklaştığını duyunca gizlice gözlerini çatı. Küçük bir havuzun yanındaki çardağa yerleştirilmişti. Yakında kimsenin olmadığını görünce ayaklandı. Suya baktığında, saçlarının tamamen diken diken olduğunu ve yüzünün kömür gibi kara olduğunu gördü. Avanta karımın beni görünce tiksinmesi boşa değilmiş!

Birdenbire, bir kuvvetin onu arkadan ittirdiğini hissetti, direkt havuza düştü.

“Yardııııım! YARDIIIIM!”

Aslında, gençliğinden beri nehirlerde yüzerdi, dolayısıyla böyle küçük bir havuzda boğulması mümkün değildi. Ancak birisinin kendisini tekmelediğine emindi. Neler olduğunu bilmediğinden yüzemiyor numarası yaptı.

Suyun kenarında narin bir figürün soğuk soğuk sırıtarak durduğunu belli belirsiz çıkarabildi. Zu An şoke oldu. Neden Kartanesi beni öldürmek istiyor? Karım gayri meşru sevgilisiyle bir olup beni öldürmeye mi çalışıyor? Yoksa Chu Klanı adlarının lekelendiğini düşündüğü için bir ‘kaza’ süsüyle bu tatlı, sevimli mi sevimli damatlarını öldürmeye karar verdi?

Kafasından birçok ihtimal geçti. Saniyeler sonra boğularak ölmüş numarası yaptı ve bedeninin suyun yüzeyinde batmadan yüzmesine izin verdi.

“Çoktan öldü mü? Kolay oldu.” Yakındaki Kartanesi şaşkınlıkla şakıdı. Ardından kol yenlerinden bir kurdele ipi çıkardı ve havuzda yüzen ‘cesede’ doğru fırlattı.

Zu An afalladı. Demek bu küçük orospu dövüş sanatları biliyor he? Görünüşe göre ona karşı daha dikkatli olmalıydı.

Kartanesi suyun dibine çömeldi, ardından nabzına bakmak için Zu An’ın boynuna uzandı. Tam o anda, Zu An birden gözlerini açtı ve Kartanesi’nin suratına ağzındaki suyu tükürdü. Kartanesi içgüdüsel olarak gözlerini kaparken, Zu An onu hemen yakaladı ve suya çekti.

Kartanesi tuzağa düştüğünün farkındaydı. İstemsizce onu ezmek için iç enerjisini harekete geçirdi ama ağzını açtığı gibi birden deli gibi su yuttu.

Garg. Garg. Dövüş sanatları bilmesine rağmen bu neredeyse hiçbir kadının yüzme bilmediği bir çağdı. Sadece birkaç saniyede epey su yutmuştu. Kendini havuzun kenarına çekmek uğruna çırpındı ama tutunabileceği hiçbir şey yoktu.

Panikleyerek elini salladı ve beyaz bir kurdele daha gönderdi. Kurdele suyun kenarındaki bir direğe dolandı. Tam kurdeleyi kullanarak sudan çıkmak üzereydi ki Zu An adeta bir ahtapot gibi kıza yapıştı ve gücünü kullanmasına izin vermedi.

Kartanesi, Zu An’ın bedenine böyle sıkı yapışması nedeniyle hem aşağılandı hem de öfkelendi. Deli gibi çırpınmaya çalıştı ama Zu An’ın yüzücü yeteneği küçümsenemezdi. Sıkıca tuttuğu kadınla birlikte daha da derine daldı. Kartanesi su yuttukça boğuldu, görüşü yavaş yavaş bulanıklaşmaya başladı.

Zu An kızın çırpınışlarının zayıfladığını hissedebiliyordu. Galiba bu kadarı yeter. Sonunda kızı sudan çıkardı.

Kızın gözleri kapalıyken göz kapakları da titreşiyordu. Gerçekten de hoş bir buruna ve çilek kırmızısı dudaklara sahipti. Zarif bir güzellik olduğu ortadaydı… ama sözleri vahşi ve kalbi de zehirli yılandan halliceydi. Dilsiz olsa şahane olurdu be.

“Peki. Şimdi ne yapmalıyım?” Zu An düşündü, hızlıca bir sürü ihtimal buldu. Bu konaktaki birisi onu öldürmek istiyordu. Burada kalmak aşırı tehlikeliydi. Ama eğer kaçarsa… konağın koca kapılarından çıkmayı başarsa bile beş kuruş parası ve bu dünya hakkında yeterli bilgisi yoktu. Muhtemelen açlıktan ölürdü.

Dün yaptığı utanç verici harekete ek olarak bugün de gerçekten birisini öldürürse, devlet suçlu diye peşine düşerdi.

Bekle bir saniye. Birisi ölümüne kaza süsü vermeye çalıştığına göre onu açık açık öldürmeye korkuyorlardı. Tamam. Bu kumarı oynayacağım.

Kafasını eğdi, Kartanesi’nin göğsüne kulağını dayadı. Kalbi atmıyor! Şoke oldu ve hemen kızı hayata döndürmek için kalp masajı yapmaya karar verdi.

Onun cübbelerini gevşetirken, kızın ceplerinden büyük miktarda şekerli meyve, çerez ve başka başka atıştırmalıklar düştü. Zu An bunları görünce serseme döndü, “O kadar yiyorsan nasıl bu kadar cılızsın lan?” Ama bu soruyu düşünme zamanı değildi. İki elini de kızın göğsüne yerleştirdi ve kalp masajına başladı.

Yirmi kalp masajından sonra bile kız ufacık tepki vermedi. Tam suni teneffüs yapmaya başlayacaktı ki aniden arkasından donuk bir ses duydu: “Ne yapıyorsun?”

Zu An kafasını çevirdi, donuk ifadesiyle Chu Chuyan’ın yakında durduğunu gördü. İstemsizce Kartanesi’ne baktı. Saçı dağılmıştı, elbisesi açıktı, iç çamaşırları ve soluk teni az buz görünebiliyordu… ve Zu An’ın elleri onun göğsündeydi.

“Uh… sadece onu kurtarmaya çalıştığımı söylesem inanır mısın?” Zu An ciddiyetle konuştu. Aynı zamanda, içgüdüsel olarak bir kere daha göğsünü bastırdı.

Chu Chuyan sakin bir bakışla yanına geldi. “Kenara çekil.” Bir an Kartanesi’nin durumuna göz attı, ardından hızlıca bedeninin çeşitli noktalarına bastırdı, parmakları o kadar hızlıydı ki bulanıklaşıyorlardı.

Zu An gözlerini ovuşturmadan edemedi. Yüce tanrım. Demek avanta karım da bir kungfu ustası! Kartanesi gibi bir hizmetkarın bile dövüş sanatları bildiğine bakılırsa bu durum garip değildi aslında. Yoksa beni öldürmek isteyen kişi avanta karım mı?

“Karıcığım, cancağazım, kungfun ne kadar iyi?” Zu An bilgiye aç bir tavırla sordu.

Blargh. Tam o anda Kartanesi yuttuğu ağızlar dolusu suyu tükürmeye başladı. Kurtarıldığı belliydi. Chu Chuyan nazikçe kızın sırtına vururken Zu An’a döndü, “Az önce bana ne dedin?”

“Uh, tatlım?” Zu An içinin titrediğini hissetti ve çabucak sözlerini değiştirdi.

Chu Chuyan’ın bakışları daha da soğuklaştı. Duygusuz bir tonla konuştu, “Sana evlenmeden önce de dediğim gibi, gelecekte bana sadece Chu Hanım ya da Chuyan diye hitap edebilirsin. Bir daha öyle seslenmeyeceksin.”

“Anladım, tatlım!” Zu An hemen sorusunu tekrarladı. “Peki kungfun ne kadar iyi? Dünya sıralaman kaç?”

“Kungfu? Gelişimden bahsediyor olmalısın.” Chu Chuyan hafifçe kaşlarını çattı ama yine de yanıtladı, “Dünya uçsuz bucaksız bir yer. Ne kadar güçlü olursan ol, her zaman senden güçlüsü vardır; her göğün ardında başka bir gök yatar. Sıralamamı nasıl bilebilirim?”

Zu An mırıldandı, “Kısaca berbatsın ha.”

Chu Chuyan derin bir nefes aldı ama yanıt verme fırsatı bulamadan Zu An hemen devam etti, “Endişelenme ama! Artık bir aileyiz, seni hor görecek değilim ya. Şuna ne dersin, bana biraz dövüş sanatları öğret. Normal birinin on yılda başarabileceğini bir yılda başarmamı sağlayabilecek gizemli bir teknik biliyor musun? Ya da belki de hızlıca ustalaşılabilecek nihai bir saldırı falan?” Hikayelerde böyle olur, değil mi?

Konaktan birisinin onun öldürmek istediği güpegündüz ortadaydı. Tehlikenin her yerde olduğunu seziyordu. Eğer biraz dövüş sanatı öğrenirse, Meçhul Bölgeleri gelecekte keşfetmesi daha kolay olurdu.

“Öyle teknikler yok.” Chu Chuyan soğukça yanıtladı. “Ve olsa bile, onlarda ustalaşamazdın.”

“İmkânsız!” Zu An anında yerinden fırladı. “Milyonda bir yetenek olduğuma eminim. Nasıl benim gibi birisi tekniklerinde ustalaşamaz. Sırf bana öğretmek istemediğinden böyle dediğine eminim.”

Chu Chuyan devam etti, “Dünyadaki tüm gelişimciler küçük yaştan itibaren bedenlerini sertleştirmeye başlar. Bu süreç büyük miktarda elementum gerektirir. Yetişkin olduktan sonra ise bedenin olgunluğa erişir ve kaynakları boşa harcamanın bir anlamı kalmaz. Ek olarak, yeteneğin ucu ucuna düşük Ding seviyesine, hakir bir dördüncü sınıfa ulaşıyor. Küçüklüğünden beri çalışsaydın bile umutsuz vakasın.” Kafasını yumuşakça iki yana salladı.

Düşük Ding de ne lan? Anında iyi bir değerlendirme olmadığını anladı ama Zu An kafaya takmadı. Gelişim serilerinde hangi ana karakter çöp seviyesiyle başlamadı ki? Sadece uygun teknikleri bulmaları lazım. Bu aslında iyi bir işaretti; çöp olarak başlaması belli bir bakış açısından halihazırda ana karakter olma gereksinimlerinin yarısını doldurduğunu gösteriyordu.

Kartanesi uyanmaya başlıyordu, dolayısıyla Chu Chuyan, Zu An’a dikkat etmeyi bıraktı. “Kartanesi, az önce neler oldu?”

 

 

Çevirmen notu
1- Huang Yi’nin wuxia noveli ‘Geçmişe Bir Adım’ adlı kitaptan.

2- Jinyong’un wuxia noveli ‘Dağ Geyiği Dükü’nün ana karakteri. 

3- Jinyong’un wuxia noveli ’Gök Kılıcı, Ejderha Sabresi’nden’ bir figür.

4 -Bu Çinlilerde epey olan bir durum. Aslında bizde içgüveysi gitmek olarak geçiyor. Geleneksel olarak, eğer bir adam evlenirse, karısını bizdeki gibi aile evinden alır ve onun aile klanından olur. Tam tersinin olması genellikle inanılmaz utanç vericidir ve ikili arasındaki geniş sosyal açığı yansıtır.