Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

26. Bölüm Tanrıların Lanetlediği Soru

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

Zu An zehrin ne kadar uzun süreceğini bilmiyordu. Bu haydutlar hareket kabiliyetlerini geri kazanırlarsa kesinlikle işler değişirdi. Doğal olarak zehir etkisini yitirmeden bütün tehlikeyi ortadan kaldırması lazımdı.

Daha önce okuduğu novellerdeki ruh hastası ana karakterler gibi işkence yapmadığı için zaten yeterince merhamet gösteriyordu.

Ji Xiaoxi bu haydutların ona attığı şehvetli bakışları hatırladı ve içten içe Zu An’ın sözlerinin mantıklı olduğunu biliyordu. Dolayısıyla, gencin kararını değiştirme dürtüsünü bastırdı.

Zu An sıradakine geçti. Haydut iki ölü yoldaşına bakıp kafasını uzattı ve kükredi, “İstiyorsan beni gebert! İkiyüzlü yavşaklığını bırak lan! Hayatta kalma şansıymış! Hepimiz hayduduz be, hangimiz enstrüman çalmayı biliriz ki!”

Bu sözler üzerine Zu An’ın kaşları çatıldı, “Öyle mi? Pekâlâ, o zaman başka bir soruya geçeceğim. Aklı yerinde her insanın cevap verebileceği bir soru sorayım.”

Haydut, Zu An’ın sorusunu aniden değiştirmesini beklemiyordu. Gözlerinden bir neşe parıltısı geçerken konuştu, “Tamam, sor.”

Zu An kendi yüzünü işaret etti ve sordu, “Yakışıklı mıyım?”

Haydut hemen yanıtladı, “Kesinlikle, sizin kadar yakışıklısını hiç görmedim. Ayruşen Şehri’ndeki en yakışıklı… Ah, hayır, dünyadaki en yakışıklı adam olmalısınız! Huzurunuzda elf prensleri bile utançtan intihar eder! Er… Evet ve başkentin bir numaralı güzelliği neymiş, Madam Yu bile huzurunuzda ışıltısını yitirir. Heh, o bile sizi hak etmez…”

Şu anki durumlar düşünülürse, Zu An Kıçyırtan Kurtlara benzeseydi bile haydut onu öve öve göklere çıkartırdı.

Yoldaşları sempatiyle ona baktı, bütün bu cümleleri bulmanın ne kadar zor olduğunu düşünüyorlardı.

Yu Klanı muhafızlarının gözleri öfkeyle çakmak çakmaktı. Zu An’ın acımasızlığına tanık olduktan sonra öfkelerini ona yöneltmeye cesaret edemediler. Bu yüzden matriarklarını aşağılayan bu hayduda ölümcül bakışlar atmaktan başka ellerinden bir şey gelmedi.

Yu Yanluo’yu başarıyla trollediniz, +99 Öfke!

Zu An eğlendi. İlk defa Madam Yu’dan öfke puanı alıyordu. Görünüşe göre bu haydut gerçekten de abartmıştı.

Zu An’ın gülümsemesini gören haydut neşelendi. Çabucak sordu, “Yanıtım sizi memnun etti mi?”

“Çok fazla biliyorsun.” Zu An tereddüt etmeden hançerini salladı ve canını aldı.

Kararüzgar Kampı haydutlarını başarıyla trollediniz, +666 Öfke!

Yu Klanı muhafızları sersemledi. Böyle boktan bir neden de yeterli mi?

Pfft~

Arabadan hafif bir kahkaha duyuldu ama çabucak kesildi. Her şey sessizliğe geri döndü.

Zu An dördüncü hayduda geçti ve sordu, “Aynı soru. Yakışıklı mıyım?”

Haydutun gözleri etrafı taradı. Yalakanın başına gelen trajik kader gözlerinin önünden gitmiyordu, “Çirkinsin ama kaslı yapı…”

Sözlerini bitiremeden Zu An çoktan boğazını kesmişti, “Herhalde körsün, sik kırığı.”

Kararüzgar Kampı haydutlarını başarıyla trollediniz, +666 Öfke!

Beşinci hayduda geçti ve aynı soruyu bir kere daha sordu.

Diğer ikilinin olumlu ya da olumsuz yanıtına bakılmadan öldürüldüğünü gören bu haydut, Zu An’ın önünde dikeldiğini görünce neredeyse altına yapıyordu. Korkudan titreyen sesiyle yanıtladı, “Ben… bilmiyorum…”

Zu An çabucak onun da işini bitirdi. Derin bir iç geçirdi ve konuştu, “Böyle bir şeyi bile bilmiyorsan yaşamanın manası nedir ki?”

Kararüzgar Kampı haydutlarını başarıyla trollediniz, +666 Öfke!

… 

Hayduttan hayduda geçti ve sonunda sıra Bao Gang’a geldi, “Evet, senin sıran.”

Bao Gang soğukça homurdandı, “Ne dersem diyeyim öleceğim. Nasıl olsa istediğini yapan sensin. Neden bu saçmalıkla uğraşıyorsun ki? Öldür beni gitsin. Ama emin ol, iki abim de intikamımı alacak. Seni sayısız parçaya ayıracaklar!”

Zu An düşünceli düşünceli kafa sallayıp iç geçirdi, “Haklısın. Az önce birazcık abarttım.”

Bao Gang onu tutan mantığının son kırıntıları olmasaydı ağlardı. Birazcık mı? Neredeyse altıma sıçtım lan orospu çocuğu!

“O zaman şöyle yapalım. Standart bir yanıtı olan bir soru soracağım. Doğru bildiğin sürece seni salacağıma söz veriyorum.”

“Ciddi misin?” Bao Gang böyle bir şeyin olmayacağını bilse de hayatta kalma içgüdüleri onu Zu An’ın oyununu oynamaya itti. Ne de olsa hayatta kalmak muazzamdı. İnsanları yağmalayabilir ve karılarıyla yatabilirdi. Ölürse bunların hiçbirisini yapamazdı.

Zu An kafa salladı ve yanıtladı, “Tabii ki. Bu sorunun kesinlikle standart bir cevabı var. Kararımı kabul etmezsen doğru cevabı bile söyleyeceğim ki huzur içinde ölebilesin.”

Bao Gang dişlerini sıktı, “Sor.” 

Zu An konuştu, “’Her gün 300 liçin dizildiği bir ziyafet önümde’ bundan sonra ne gelir?” Heh, Dünyadan gelen bu eski şiiri bilmen imkânsız. [1]

Ancak Bao Gang’ın gözleri neşeyle ışıldadı.” Biliyorum, biliyorum! Bundan sonra ‘Zevki Sefa içinde yaşayacağım!’ geliyor.”

“Zu An sersemledi. Bu dünyanın kültürünün önceki dünyasına çok benzediğini biliyordu ama eski şiirlerin aynı olmasını beklemiyordu. Edebi yeteneğini sergilemek için diğer ana karakterler gibi şiirleri kullanamaz mıydı yani?

“Yanlış!” İfadesi ekşiyen Zu An hançerini kaldırdı ve Bao Gang’ın boğazını kesmeye hazırlandı.

Bao Gang hemen çığlığı bastı, “İmkansız, bu şiiri daha önce duydum! ‘Ah o Luofu Dağı'nın eteklerinde uzanan ebedi bahar, daha üzerindeki kırağı erimemiş yenidünyalar ve o defne meyveleri. Her gün 300 liçin dizildiği bir ziyafet önümde, Zevki Sefa içinde yaşayacağım!’ Kesinlikle doğru bildim! Yanlışsam doğru cevabı söyle be adam?” 

Zu An soğukça sırıttı, “Ardından ‘Bir yılda 109500 liç yiyeceğim’ gelecekti! Bu soruyu şiir sorusu mu sandın dallama, matematik sorusuydu!” Ardından hançerini kaldırdı ve sapladı.

“Seni yalancı piç!”

Bao Gang’i başarıyla trollediniz, +1000 Öfke!

Zu An hançerin üstündeki kanı kıyafetlerine silip derin bir nefes verdi, “Şimdi öğrendin.

Gulu~

Yu Klanı muhafızları yutkundu. Bu herifi az önce biz de azarlamadık mı? Siktir, hepimiz öldük!

Ancak Zu An onları umursamadı. Bunun yerine Bao Gang ve diğer haydutların cesetlerini aramaya başladı.

Ji Xiaoxi öne çıktı ve sordu, “Büyük kardeş Zu, kimliklerini belirlemek için nişanlarını mı arıyorsun?”

Zu An kafasını iki yana salladı ve yanıtladı, “Neden onla uğraşayım? Üzerlerinde değerli bir şey var mı diye bakıyorum… Lanet olsun, tek bir sikke bile getirmemiş mi bu sikikler?!”

Ji Xiaoxi: “…”

Yu Klanı: “…”

Ji Xiaoxi zayıfça açıkladı, “Bu haydutlar yağmaya çıkmıştı. Paralarını yanlarında getireceklerini sanmıyorum.”

Zu An bu sözlerin mantıklı olduğunu düşündü ama yine de içi acıdı. Onca çabanın ve boşa harcanan bir Zehir Şişesi’nin ardından hiçbir şey elde edememişti.

Ne? Kazandığım öfke puanlarından mı bahsediyorsunuz? Heh, öfke puanı yenilebiliyor mu? Bu dünyada para olarak kabul edilmiyor! Taş mı yiyeyim istiyorsunuz!

Zu An birdenbire arkasında titreyen muhafızları hatırladı. Çabucak nazik olduğunu düşündüğü bir gülümseme takındı ve sordu, “Galiba size de bir soru sormazsam adil olamam. Şimdi hayatınızı kurtardığıma göre, iyiliğimin karşılığını nasıl ödemeyi düşünüyorsunuz?”

Yu Klanı muhafızları ruhlarının bedenlerini terk ettiğini hissetti. Haydutların trajik sonlarını izlemişlerdi ve onlarda akılalmaz bir travma bırakmıştı. Sadece ‘soru’ demesi bile istemsizce titremelerine yetti.

“Genç kahraman, yardım eli uzattığın ve hayatımızı kurtardığın için minnettarım. Yardımına karşılık olarak 10.000 altın tael sunmak isterim. Acaba bu seni tatmin etmeye yeter mi?” Bunca süredir sessiz kalan kadının sesi ansızın duyuldu.

Zarif bir el kapı perdelerini açtı ve muazzam güzellikteki bir kadın yavaşça dışarı çıktı.

Zu An güzel kadınlara karşı yüksek bir direnci olduğuna inanıyordu. Ne de olsa daha önce filmlerde, dramalarda ve her türden internet videosunda her türlü güzellik görmüştü.

İster Çinli, ister Avrupalı, isterse Amerikan hatta 2D çizimler olsun günlük sosyal medya gezintilerinde her şeyi görmüştü. Dolayısıyla, ‘başkentin bir numaralı güzelliği’ unvanının gerçekten dikkate değer olduğunu düşünmüyordu. Gerçek güzelliğin ne olduğundan bihaber bir grup safın verdiği bir unvan sanıyordu.

Gel gör ki o anda ne kadar hatalı olduğunu fark etti. Cep telefonu ekranında ne kadar çok güzellik görürse görsün gerçek hayatta görmenin güçlü görsel etkisini hiçbir şey geçemezdi.

Araçtan inen kadın öyle narin bir tene sahipti ki genç kızlarınki bile onunla kıyaslanamazdı. Adeta ince bir süt katmanı vardı derisinin üstünde, hem pürüzsüz hem de yumuşacık gösteriyordu. Gözleri semadaki sayısız yıldızı yansıtıyordu sanki, insanın içine bir ışıltı saçıyorlardı.

Yüzü kusursuzdu ve zarifliğini artıran uzun bir boynu vardı. Özenle topuz yapılmış saçı ona olgun bir hava katıyordu.

Zu An’ın gözleri yavaşça aşağı indi ve şekilli göğüslerini süzdü. Beyaz elbisesi hafifçe belinde sıkılaşarak inceliğine dikkat çekiyordu. Kalçasındaki kıvrımlar insanın salyasını akıtacak kadar mükemmeldi.

Ji Xiaoxi bile bu kadının önünde aşağılık hissetmeden edemedi. Etrafındakiler her zaman güzelliğini övse de Madam Yu’nun sahip olduğu olgun ve zarif mizacın yanına bile yaklaşamadığını fark etti.

“İyi görünüyor muyum?” Zu An’ın kaba bakışlarına rağmen Madam Yu öfkelenmedi. Bunun yerine dudakları nazikçe kıvrıldı.

“Evet, iyi görünüyorsun.” Zu An kafa sallayarak yanıtladı, “Bu dünyadaki en iyi görünen kişi olduğumu düşünürdüm ama sen de sadece bir tık altımda kalıyorsun.”

Pfft~

Ji Xiaoxi kendini tutamadı ve kahkahalara boğuldu. İçindeki kasvet bir anda dağıldı.

Yu Yanluo da aynı şekilde afalladı. Ne zaman bir erkek onu görse böyle hayranlık dolu bakışlar atardı ama hiçbirisi böyle… doğal davranmamıştı.

“İlginç birisin.” Yu Yanluo elini kaldırarak kıkırdadı. Kahkahası insanın içini ısıtıyordu, sanki kırağıları eriten ve çiçekler açtıran bahar meltemiydi, “Adın ne? Kendini Cheng Shouping diye tanıttın ama buradaki leydi sana büyük kardeş Zu diyor. Asıl ismin o olmalı, değil mi?”

“Bir iyiliğin ardından ismimi paylaşma alışkanlığım yok.” Zu An kafasını iki yana sallayarak yanıtladı. Cheng Shouping ismini kimliğini gizli tutmak diye kullanmıştı. Şu anda Chu Klanı’nda hassas bir durumdaydı ve her şeyi anlayana dek göründüğü kadar çaresiz olmadığı öğrenilsin istemiyordu.

Yu Yanluo, Zu An’ın öldürdüğü haydut cesetlerine baktı ve çekici bir gülümseme takındı, “Yanımda o kadar param yok. Eğer adını söylemeyeceksen nasıl hak ettiğini vereceğim?”

Zu An kafasını öfkeyle kaşıdı, bu mesele canını sıkmıştı. Nihayetindeyse paranın çekiciliğine kapıldı. Yu Yanluo’nun elini tuttu ve bir kenara çekti, “Bir saniye benimle gel!”

Yu Yanluo bileğini tutan ele baktı ve gözlerinden soğuk bir ışıltı geçti. Ancak nihayetinde konuşmamayı seçti.

Yu Klanı’nın muhafızlarının şoktan neredeyse gözleri yuvalarından çıkıyordu. Matriarklarının bir erkekle temas etmekten nefret ettiğini biliyorlardı ama gerçekten de şimdi izin mi vermişti?

Bazısı küstah herife, Matriarkımızı bırak diye kükremeyi düşündü ama etraflarında yatan haydutların kaderini hatırlamak bile bunu yapacak cesareti ezdi geçti.

Zu Ani Yu Yanluo’yu izbe bir köşeye çekip konuşmaya başladı, “İlk olarak kendimi açıklayayım. Bunu 10.000 altın tael uğruna söylemiyorum…”

Ancak daha sözlerini bitiremeden Yu Yanluo eline bir bakış attı ve sözünü kesti, “İlk önce elimi bırakabilir misin?”

Çevirmen notu
1.Liç bir tür meyve. Kırmızı yaban mersini denildiği de oluyor.