Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

38. Bölüm Anka Kuşu’nun Dokuz Yumurtası

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

Bu eski Çin efsanelerindeki mistik yaratık Ulubora olabilir mi?

Savaş alanı internet forumları olan Zu An’ın Dağ ve Denizler Klasiği ve benzeri mistik efsanelerde usta olması şarttı. Ulubora mistik yaratığının kitapta yazan açıklamasını hatırladı, tuhaf devasa kuş dövmesini andırıyordu.

Aniden aklında bir ampul yandı.

Efsanelere göre, tıpkı dokuz oğlu olan ejderha gibi anka kuşunun da dokuz yumurtası vardı. İlki Tanrıkuşu’ydu, ikincisi Garuda, üçüncüsü Ateş Ankası, dördüncüsü Altın Anka, beşincisi Mavi Luan, altıncısı Yıldırım Ankası, yedincisi Yüzşakıyan, sekincisi Mavi Yabanördeği ve dokuzuncusu da Ulubora’ydı!

Neden bütün bunları hatırladığımı mı soruyorsunuz? Ardında kan, ter ve gözyaşlarının olduğu bir hikaye var dostum! Zamanında Kolayoyun’un oyun departmanına girmek için yazılı sınava girmiştim; size diyorum bak orada her türden abudik gubidik soru vardı be. Bir ton farklı karakteri olan, ejderhanın dokuz oğullarına kıyasla anka kuşunun dokuz yumurtasını hatırlaması çok daha kolay!

Aslına bakılırsa anka kuşunun dokuz yumurtasının da bir sürü farklı varyasyonu vardı. Zu An bu varyasyonlardan sadece birini hatırlıyordu.

Zu An’ın aklına aniden çalıştığı tekniğin adının Anka Kuşu’nun Nihai Sutrası olduğu geldi. Görünüşe göre ikinci kademenin zirvesine ulaştıktan sonra Ulubora’nın damgasının belirmesi tesadüf eseri değildi.

Muhtemelen her kademenin zirvesine ulaştığında bir anka yumurtası dövmesi belirecekti. Ancak bu anka yumurtalarının olayı neydi? Sırf birinin ödünü patlatmak için olamazdı, değil mi?

Zu An gizlice denemiş ve başka birisinin, bedenindeki formasyonları göremediğini keşfetmişti, doğal olarak anka yumurtasının dövmesini de göremezlerdi. Yani başkalarını korkutmak için bile kullanamazdı.

Ki’sini Ulubora dövmesine göndermeye başladı. Dövme tamamen ki ile dolduğunda, Ulubora’nın vahşet saçan gözleri aniden ışıldadı. Bunu takiben gözlerinin önünde Ulubora’nın klonu belirdi.

Zu An gerçekten işe yaradığına sevindi!

Ancak bu klon ne yapabilir ki? Bir tür evcil hayvan falan mı?

Bir an düşündükten sonra gücünü denemek için Ulubora’ya duvara geçirmesini emretti. Yaratık anında devasa kanatlarını çırptı ve odada muazzam bir rüzgâr esti. Masalar ve sandalyeler her yere savrulduğu için odada büyük karmaşa yaşandı.

Zu An Ulubora’nın harekete geçmesini beklerken gözleri kocaman açıldı. Gel gör ki daha ne olduğunu anlayamadan şiddetli bir kuvvet ansızın bedenini itti. Bir anda önündeki duvara yapışmıştı.

Bam!

İşte size bir insan tablosu çıkarmanın adımları!

Zu An yavaşça duvardan kayarak kar beyazı duvarda belirsiz bir insan silueti bıraktı. Üstten aşağıya iki kan çizgisi akıyordu; parçalanmış burnunun eseri.

Hasssiktir!

Zu An hem öfkelendi hem heyecanlandı. Bu Ulubora’nın yeteneği anlık adımdı! Eğer iyi kullanırsa rakiplerine saldırmada ya da güçlü düşmanlardan kaçmada kesinlikle akılalmaz işe yarardı.

Acaba bu yeteneğin maksimum menzili ne? Burnundan akan kanı bile silmeden ki’sini Ulubora dövmesine göndererek bir kere daha çağırmaya çalıştı.

Ancak, bir an sonra aniden başının döndüğünü hissetti. Çoktan tüm ki’si tükenmişti.

Görünüşe göre bu yetenek öyle çok ki tüketiyordu ki günde yalnızca bir kez kullanabilirdi. Belki gelişimi ve ki kapasitesi arttığında daha sık kullanabilirdi.

Derin bir iç geçirerek yavaşça yatağına tırmandı ve uzandı. Duvara vurduğu için kaslarındaki ilk formasyonda epey bir altın şeyin biriktiğini fark etti.

Ji Xiaoxi’den, üçüncü kademedeki bir gelişimcinin ki’sini dışa yayabildiğini ve saldırılara karşı koymak için zırh ya da bariyer oluşturabildiğini öğrenmişti. Henüz üçüncü kademenin ilk adımında olsa bile artık tam teşekküllü bir üçüncü kademe gelişimciydi.

Yeni kazandığı yeteneğini denemek için heyecanlanarak vücudunda kalan ki’nin suyunu sıktı. Nihayetindeyse önünde bir avuç boyutunda dahi olmayan bir bariyer oluşturdu ama yeterli ki’si olmadığından bariyer hemen dağıldı.

Yine de Zu An sevinçten havalara uçtu. Teorik olarak konuşursak 88 yetişkine denk güce sahip olmalıydı ki bu kendisini Süpermen’in zayıf versiyonu yapardı. Marvel Evreni’nin zirvesindeki Hulk ve Demiradam gibi kahramanları yenemese de en azından ezikleri, Karadul ve Hawkeye’yi, kolaylıkla tokatlayabilmeliydi.

Zehirli Kamcık ve Ulubora, Chu Konağı’nda hayatta kalmasının anahtarı olacaktı. Kim hayatını almak isterse istesin artık karşı koyabilirdi.

Kısa mutluluğunun ardından acı döndü. Artık dikkatini dağıtacak hiçbir şey olmadığından bedeninin her yerindeki eziklerin acısıyla inlemeye başladı, “Ahh, resmen duvarın amına koydum, tabii acıyacak!”

Duvara geçirdiği için daha eskileri iyileşemeden yeni yaralar almıştı. Artık sapıtmaya cüret etmeyerek sessizce yatakta yattı ve sabırla Ji Dengtu’nun ilacının işini yapmasını bekledi. Farkına varmadan uyuyakaldı.

Sonraki gün Zu An biraz zayıf hissederek uyandı. Yaralarının neredeyse yarısı iyileşmişti ama etki biraz sinirini bozdu. Görünüşe göre Ji Dengtu’nun ilacını Kardeş Bahar’a İnanın ile aynı kefeye koyarak herifi abartmıştı.

Eğer düşünceleri öğrenilseydi, kesinlikle döner bıçaklarını alır tüm şehir boyunca onu kovalarlardı. Yüzçiçek Dünyevi Hapı’nın sayısız gelişimcinin elde etmek uğruna diz çökeceği ilahi bir ilaç olduğu bilinmeliydi. Zu An’sa bu ilacı hakir bir yenilenme ilacı olarak görüyordu. Affedilemez bir ahmaktı!

Zu An aniden hatırladı; piyangoyu unutmuştu. Dün gece o kadar çok şey yaşanmıştı ki aklından çıkmıştı. Gecenin başında sadece 69 öfke puanı kalmıştı ama Chu Zhongtian, Qin Wanru ve Pei Mianman’dan kazandığıyla birlikte sayı 3273’e ulaşmıştı.

Hoşnutsuzlukla kaş çatmadan edemedi. Görünüşe göre dün gece yumuşak davranmıştı yoksa Pei Mianman’dan sadece bu kadarcık öfke puanı kazanmasının mümkünatı yoktu. Ancak düşünülürse, böyle zirve bir güzellik karşısında gerçekten sert davranabilecek bir adam yoktu.

Birdenbire Erik Çiçeği On İki ve Kararüzgar Kampı’ndakileri özlemeye başladı. Onlarla yaşadıkları güzel anıları yad etti.

Gökler, yalvarırım bana kudurtabileceğim bir kötü karakter bahşedin!

Vhoosh!

Ansızın kapı açıldı ve saçını düzgünce toplamış, yakışıklı bir genç adam içeri daldı. Yatağın yanına geldi ve kibirle tepeden baktı, “Yaraların ne kadar iyileşti? Bugün akademiye gidebilecek misin?”

Hong Xingying’i başarıyla trollediniz, +299 Öfke!

“Galiba iyiyim.” Zu An istemsizce yanıtladı, “Bekle. Sen kimsin be?”

“Güzel.” Genç adam yanıt vermekle uğraşmak yerine döndü ve dışarı yöneldi. Çıkarken duvardaki insan şeklindeki izi fark etti ve bir anlığına donakaldı. Ancak sakinliğini geri kazanması yalnızca bir saniye sürdü ve şişirdiği göğsüyle odadan çıktı.

Zu An sersem sersem kalakaldı. Daha dileğimi dileyeli bir dakika geçmedi ve gerçekten de kudurtabileceğim kötü karakteri şimdiden gönderdiniz mi? Dualarım o kadar etkili mi lan? Ama bu denyo da kim? İlk defa karşılaşmamıza rağmen neden bu kadar öfke puanı veriyor?

“Genç Efendiiii…” Ansızın kapıdan acınası bir ses duyuldu. Cheng Shouping market poşetine dönmüş gözaltı torbalarıyla kapıda belirdi.

“Ne oldu sana? Bir cadı yang özünü mü çekti? Bu tip ne lan?” Zu An şokla sıçradı.

Cheng Shouping zayıfça yürüdü, “Genç efendi, nasıl böyle bir şey diyebilirsiniz? Butün geceyi uyanık geçirdim, aile kurallarını yüz kez kopyalamak uğruna gözümü bile kırpmadım!”

Zu An ayağa kalkıp bir bardak su doldururken gülümsedi, “Küçük Pingping, dün gece aile kurallarını kopyalamak için Düşünüm Odası’nda olduğuna şükretmelisin. Eğer benimle birlikte olsaydın şimdiye cesedin soğurdu.”

“Teşekkürler Genç Efendi.” Cheng Shouping, Zu An’ın söylediklerini hemen idrak edememişti, “Bir saniye bir saniye. Şimdiye cesedin soğurdu derken?”

Zu An duvardaki insan şeklindeki izi gösterdi ve konuştu, “Şunu görüyor musun? Dün gece bir suikastçı beni öldürmeye geldi. Sırf göklerin lütfu ve üstün yeteneklerim sayesinde kaçmayı başardım. Eğer sen burada olsaydın beni kurtarmak için hayatını feda etmek zorunda kalırdın. Suikastçının hançeri belki de cılız bedenine saplanıverir ve parçalara ayırırdı, kim bilir.”

Cheng Shouping korkuyla yutkunurken mırıldandı, “Tanrıma şükürler olsun ki Düşünüm Odası’ndaydım.”

“Ne dedin sen?” Zu An’ın kaşları kalktı.

Cheng Shouping hemen yalaka gülümsemesiyle yanıtladı, “Yanınızda olmamam ne üzücü dedim. Benim gibi sadık birisi kesinlikle sizi korumak uğruna hayatını gözden çıkartırdı. O suikastçı ancak cesedimi çiğneyerek size dokunabilirdi!”

Cheng Shouping’in tutkudan ağzından salya saçıldığını gören Zu An çabucak yüzünü ekşitti, “Bu kadarı yeter. Kendini rolüne aşırı kaptırmıyor musun? Bir şey soracağım. Az önce çıkan kibirli denyo da kimdi?”

“O mu? Kâhya Hong’un biricik oğlu Hong Xingying.” Cheng Shouping yanıtladı, “O herif kibirli serserinin teki ama dahi bir gelişimci olduğu reddedilemez. Hiç düzgün eğitim almamasına rağmen kendi başına çalışarak üçüncü kademeye ulaşmayı başardı. Kâhya Hong her zaman onunla gurur duydu ve Patrik ile Matriark da hep onu övdü. Chu Konağı’nın genç neslinin liderlerinden birisi olmasını bekliyorlar ve de böyle düşünerek onu yetiştiriyorlar.”

Ah, demek Kâhya Hong’un oğluymuş. Saçını niye öyle embesil gibi topladığına şaşmamak şart, hık demiş babasının burnundan düşmüş.

“Tsk, ben de bir şey sandım. On yılı aşkın çalışmanın ardından sadece üçüncü kademeciğe mi ulaşmış?” Zu An alay etti. Benim gibi bir çöp bile üç günde üçüncü kademeye ulaşmayı başardı ama ben gidip övünüyor muyum pezevenk!

Bu sırada Cheng Shouping kafasını iki yana salladı. Genç efendinin kafasının bulutlarda süzüldüğünü söylemelerine şaşmamalı. Tamamen niteliksiz olmasına rağmen sanki kodamanmış gibi konuşmayı biliyor. Eğer sen üçüncü kademeye ulaşabilirsen bırak beni, efendi ve hanım bile dayanamaz uyurken kahkahalar ata ata altlarına yaparlar!

“Bu bakışlar ne oğlum?” Zu An ters ters Cheng Shouping’e baktı.

Cheng Shouping hemen gülümsedi, “Size günün kalanında dinlenmenizi söylemeyi düşünüyordum, sonuçta ağır yaralısınız.”

“Gerek yok. Bu kadarcık yaralar beni durduracak değil. Kayınbabam ve kayınvalidem benim iyiliğim için akademiye gitmemi istiyor, nasıl onları hayal kırıklığına uğratabilirim?” Zu An kararlılıkla konuşurken göğsünü şişirdi. Akademiye gitmekle ilgilenmediğinden bahsetmeye gerek yoktu ama konakta kalmak da çok sıkıcıydı.

Dün geceki suikasttan dolayı Chu Zhongtian odanın girişine iki muhafız dikmişti, öyle ki istese bile kaçamazdı. Böyle düşününce akademiye gitmeyi tercih ederdi. Belki de sıvışıp kendi işine bakmanın bir yolunu bulabilirdi.

Zu An’ın motivasyon dolu konuşmasını duyan Cheng Shouping’in ağzı açık kalakaldı, öyle ki birisi yumruğunu gırtlağına kadar sokabilirdi. Hemen fırladı ve elini Zu An’ın alnına koydu, “Genç Efendi, neyiniz var? Ateşiniz mi çıktı?”

“Siktir lan!” Zu An tıslayıp tekmeyi bastı.

“Hahaha! Zu An, gerçekten de daha da olgunlaşıyorsun. Görünüşe göre senin adına harcadığım çaba boşa değilmiş?” Dışarıdan bir kahkaha duyuldu ve Chu Zhongtian ile Qin Wanru memnuniyetle gülümseyerek içeri girdiler.

“Kayınbaba, kayınvalide, burada ne yapıyorsunuz?” Zu An çabucak yalaka maskesini suratına yapıştırdı. Ah, her gün numara yapmak ne de zor. Bu gidişle önceki dünyama dönsem Oscar ödüllerini kolayca kazanabilirim.

“Xingying’den iyileştiğini ve akademiye gitmeye niyetlendiğini duydum. Biraz endişelendiğimden bir bakmaya geldim.” Qin Wanru’nun normaldeki ciddi ifadesinin yerinde bir parça yumuşaklık vardı.