Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

43. Bölüm Tripitaka

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

Görevli Zu An’a talimat verdi, “İçeri kendin girmelisin. Başkanla görüşmen bitince kendi başına sınıfına dön.” Başkanın sözlerinden görevlinin girmesini istemediği belliydi. Yerini bilen görevli Zu An’a girmesini söyledikten sonra ayrıldı.

Zu An hafifçe ağır kapıyı ittirdi ve karşısındaki kocaman ofis masasını gördü. Ne tür odundan yapıldığını anlayamıyordu ama ucuz olmadığı kesindi.

Masanın yanında her türden kitapla dolu, devasa bir kitaplık vardı. Zu An kitapları süzdü ancak afalladı. Gelişmiş görüşüyle kitapların adlarını kolayca okuyabilmeliydi. Ancak ne kadar denerse denesin ancak bulanık, belli belirsiz yazılar görebildi.

“Zu An sen misin?” Yandan soğuk bir ses geldi.

Zu An kafasını çevirdi ve yandaki masada oturan başkanı gördü.

Görüşüne ilk olarak çekici, uzun bacakları girdi. Siyah renkli uzun çorapları insanı yutkundururdu. Dolgun kalçaları kalem eteğiyle birleştiğinde bir adamı macera ve bilgiye acıktıran mutlak bir gizli saha yaratıyordu. Dar gömleği dolgun göğüslerini öne çıkartıyordu ve güzel, kusursuz yüzüne ince, kuğu gibi boynu ve topuz yapılmış saçı eşlik ediyordu. Soylu ve zarif bir hava yayıyordu.

Bu akademinin Aşk Sıralaması’ndaki dört numaralı kadın ve de Ayruşen Akademisi’nin başkanı Jiang Luofu’ydu.

“Manzaranın tadını çıkartıyor musun?” Jiang Luofu parmaklarını birleştirirken buyurucu bir sesle konuştu.

“Evet.” Zu An içgüdüsel olarak kafa salladı.

“Ama bakışını son derece saygısızca buluyorum.” Jiang Luofu bu sözleri söylediği an odanın sıcaklığı birkaç derece düştü.

Jiang Luofu’yu başarıyla trollediniz, +99 Öfke!

Zu An üzerine binen muazzam baskı nedeniyle kıpırdayamadığını hissetti. Aceleyle konuştu, “Soh cah toa?” [1]

Jiang Luofu: “???”

Pes etmek istmeyen Zu An sormaya devam etti, “Tüm ciddiyetimle yemin ederim ki kötü bir niyetim yok?” [2]

Jiang Luofu, Zu An’a sanki bebekliğinde beyni gelişmeyi bırakmış bir adama bakar gibi baktı. Bu çocuk aptal mı?

Sonunda baskının azaldığını hisseden Zu An atıldı ve heyecanla sordu, “Abla, gerçekten sen de dünyalar değiştiren misin? Küçük kardeşin olacağım kıçımı korumalısın!”

Ama daha koltuğa ulaşamadan Jiang Luofu, Zu An’ı durdurmak için ayağını kaldırdı.

“Ne dünyalar değiştireni?” Jiang Luofu’nun kaşları çatıldı. Anlam veremiyordu. Chu Klanı’nın içgüveyi damadının hovarda olduğunu duymuş olsa da bir aptal olduğunu hiç duymamıştı!

Zu An afalladı, “Dünyalar değiştiren olmadığına emin misin? O zaman bu ofis kostümü ne?”

“Ne saçmalıyorsun sen?” Jiang Luofu, Zu An’ın ağzından çıkan saçmalıklar nedeniyle tamamen serseme döndü, “Bu kıyafetleri tesadüf eseri bir gizli alemde elde ettim. İlginç durduklarını düşündüğümden terzilere aynısından diktirdim. Neden sordun, daha önce gördün mü?”

“Uhh. Bir keresinde rüyamda görmüştüm.” Doğal olarak Zu An açıklama yapmaya cüret edemedi. Aynı zamanda bu gizli alemin ne olduğunu merak etti ama ne yazık ki başkan açıklamakla ilgilenmiyordu.

Yabancı kabilelerle savaşın akabinde farklı ırklar birlikte yaşamaya başlamış, kültürleri ve estetik tutumları birbirine karışmıştı. Bir noktada, modernist etmenler taşıyan kıyafetler ünlenmişti. Sonuç olarak Jiang Luofu’nun kıyafetleri biraz dünya dışı olsa da tamamen kabul edilemez değildi.

“Rüyanda mı?” Jiang Luofu düşüncelere dalarak kaş çattı. Bu dünyada genellikle insan aklının almadığı bir sürü garip şey yaşandığından söyledikleri tamamen imkânsız olamazdı.

Zu An o vakit bir şey fark etti. Bakışları içgüdüsel olarak aşağı indi. Şu anki durumları düşünülürse Jiang Luofu, Zu An’ı durdurmak adına bir ayağını kaldırmıştı. Zu An görmemesi gereken bir şeyi belli belirsiz görebildiğini fark etti.

Bam!

Zu An göğsüne muazzam bir gücün bindiğini hissetti ve bir tekmeyle geriye doğru uçtu.

Jiang Luofu’nun soğuk sesini duydu, “Ayruşen Dük’ü sana göz kulak olmamı istedi. Ancak berbat doğana bakılırsa akademide iki gün bile hayatta kalabileceğinden şüpheliyim.”

Zu An ağız dolusu kan kusarken ayaklandı. Şaşırtıcı şekilde, düşündüğü kadar ağır yaralanmamıştı. Jiang Luofu’nun yumuşak davrandığı ortadaydı, “Biraz fazla abartmıyor musun?”

Jiang Luofu anlık bir şaşkınlıkla Zu An’a baktı, “Söylentilerdeki kadar zayıf değilsin.”

Zu An’ın gözbebekleri bu sözleri duyunca küçüldü ama karşısındaki kadın çabucak devam etti, “Endişelenmene gerek yok. İster huzurlu bir yaşam arıyor ol istersen de kuzu kılığına girmiş bir kurt ol, beni ilgilendirmiyor. Ayruşen Dükü’yle bildiğim her şeyi paylaşacak kadar yakın değilim.”

Zu An dudaklarının kenarındaki kanı sildi, “Teşekkür ederim başkan.”

Jiang Luofu sakince konuşmaya devam etti, “Gücün beklediğimden çok olsa da akademide öne çıkacak seviyede değil. Burada Chu Klanı’nın astı olmayan bir sürü öğrenci var, sorun çıkarmamanı tavsiye ederim.”

Zu An göğsünü şişirirken sordu, “Sorun çıkartacak tipte birine mi benziyorum?”

Jaing Luofu gencin sorusunu direkt görmezden geldi ve konuşmaya devam etti, “Akademide savaşmak yasaktır ama iki taraf da kabul ederse düello hakkı tanınır. Öyle bir durum olursa akademi kurallarının tarafsız olacağını bilmelisin. Dolayısıyla, bir meydan okumayı kabul etmeden önce düşünsen iyi olur.”

“Tavsiyeniz için teşekkür ederim başkan.” Zu An biraz afalladı. Jiang Luofu’nun gerçekten de ona önem verdiğini anladı. Chu Klanı’yla bağım yüzünden mi? Öyle durmuyor. Chu Zhongtian’a yakın olmadığını söyledi. Öyleyse… acaba karizmama kapılmış olabilir mi?

Jiang Luofu az önce aldığı bir dosyayı aldı ve sayfaları çevirmeye başladı. Bir an sonra kaşları çatıldı, “Yeteneğin düşük Ding sınıfı mı? İmkânsız! Hm? Yetenek testi sırasında kristal küreyi mi kırdın?”

Zu An anında durumun kötüye gittiğini fark etti. Ancak bu olayı gören birçok kişi olduğundan reddedemezdi. Akademide olan bir şeyi müdireden saklamaya çalışmak aptallıktı, dolayısıyla kabul etmekten başka seçeneği yoktu, “Kristal küre bozulmuş olmalı.”

“Buraya gel.” Jiang Luofu parmağıyla işaret etti.

Zu An, kadın bir tekme daha atıp onu uçuracak mı diye merak ederken yaklaştı.

“Elini ver.” Jiang Luofu sorgulanamaz otoritesiyle emretti.

“Ne yapacaksınız?” Zu An sorusuna rağmen elini uzattı. Bir an sonra gözleri inançsızlıkla kocaman açıldı. Jiang Luofu parmağını doğrudan ağzına götürmüştü!

Neler oluyor? Akademinin bir numaralı uzmanı, güzelliğiyle ünlü başkan karizmama kapılıp bedenimi arzuluyor olabilir mi? Yoksa otoritesini ve gücünü ondan yararlanmak için mi kullanacaktı?

Ne büyük bir şakaydı ama! Ben, Zu An, bir adam olarak böyle güzel bir kadın uğruna bile olsa asla böyle bir şeye boyun eğmem…

Eh, öyle dedim de bu seferlik pes mi etsem? Yani, baksana şu kadına! Belki de sadece nazik olmasını isteyebilirim…

“Ah!”

Ani bir acı Zu An’ı bağırttı.

“Senin gibi bir adam bu kadarcık bir acıyı bile kaldıramıyor mu?” Jiang Luofu aşağılamayla onu yana ittirdi.

Zu An parmağında küçük bir ısırık izi olduğunu ve parmağından kan aktığını fark etti. Bu sırada Jiang Luofu dudaklarını yaladı. Kiraz gibi dudaklarına kızıllık katan kan dayanılmaz bir çekicilik yaratmıştı.

“Köpek misin sen be?” Zu An artık umursayamazdı. Olmasını beklediği şeyle olan arasındaki fark o kadar muazzamdı ki hayal kırıklığı öfkeye döndü.

Şaşırtıcı bir şekilde Jiang Luofu bu aşağılamasına sinirlenmedi. Bunun yerine ona gözlerinden okunan karmaşayla baktı, “Yeteneğin gerçekten de efsanevi üstün sınıfına ulaşmış.”

Zu An’ın kalbi tekledi. Nihayet neden kanının tadına baktığını anladı.

Jiang Luofu gözlerini kapattı, tereddüt ediyor gibiydi. Uzun bir süre sonra derin bir nefes verip sordu, “Bunu başka kim biliyor?”

Zu An istemsizce bir adım geri çekildi, “Benimle kafa bulma. Bir sürü kişi biliyor. Karım, kayınbabam, kayınvalidem, hepsi biliyor. Arkamda bir sürü kişi var…”

Zu An’ın aniden tetiğe geçmesi Jiang Luofu’yu güldürdü, bu da Zu An odaya girdiğinden beri taşıdığı buz gibi havayı eritti, “Velet, hayatını alacağımdan mı korkuyorsun? Yıllarca hovarda şöhretine katlandığına göre müthiş bir şey amaçlıyor olmalısın. Bu kadar kararlı birisi bu sırrını kimseye açıklamaz, karısına bile.”

Jiang Luofu’nun ne kadar kendinden emin olduğunu gören Zu An numarasının işe yaramayacağını biliyordu. Dolayısıyla, cesaretini topladı ve yanıtladı, “Tamam, haklısın. Kimseye bahsetmedim ama odana geldiğimi bilen bir sürü kişi var. Eğer başıma bir şey gelirse Chu Klanı seni avlar!”

“Yeter, yeter!” Zu An’ın bağırışları nedeniyle Jiang Luofu’nun başı ağrımaya başladı. Şakaklarını ovuşturdu, “Seni öldüreceğimi kim söyledi?”

“O zaman neden bütün bunları soruyorsun?” Zu An gizlice Hanımzade’nin Zevk Yumağı’nı bile çağırmıştı, kadın ona saldırmaya cüret ederse hayatını riske atmayı düşünüyordu. Hanımzade’nin Zevk Yumağı’nı Zehirli Kamcık’la birlikte kullandığı sürece belki de bir şansı olabilirdi.

“Sadece şu anda çok zayıf olduğundan seni uyarmak istiyorum. Eğer üstün sınıfı yeteneğin öğrenilirse, şüphesiz ki başına bir felaket gelecektir.”

Zu An afalladı, “O kadar ciddi mi?”

Jain Luofu göz devirdi, “Yıllardır üstün sınıfı yetenek bir efsaneden ibaret. Daha önce kimse görmedi. Ne düşünüyorsun?”

Bir an sonra ise Zu An’ın durumun ciddiyetini anlamayacağından korkarak daha da net açıklamaya karar verdi, “Üstün sınıfı yeteneği olan bir gelişimci herkesin yanına çekmek isteyeceği bir varlıktır. Eğer yanına çekemezlerse sonraki hareketleri seni yok etmek olur. Ne olursa olsun senin kadar potansiyeli olan birisinin yetişmesine izin veremezler. Üstelik söylenene göre üstün sınıfı yeteneği olan birisinin kanı…”

Jiang Luofu’nun bu noktada yüzü biraz kızardı, “Her halükârda, kendini koruyacak kadar güçlü olana kadar bu meseleyi saklasan iyi olur.”  

Zu An zirveye çıkardığı yeteneğinin sonuçlarını anladığında yutkundu, “Yani başka bir değişle Tripitaka mı oldum?” [3]

“Tripitaka? O da ne?” Jiang Luofu şaşırdı.

Zu An çabucak konuyu değiştirdi, “Ama okul girişinde yetenek testine tanıklık eden en azından bir düzine öğrenci vardı. Ya söylenti yayılırsa?”

Jiang Luofu kafasını iki yana salladı ve yanıtladı, “Endişelenmene gerek yok. Üstün sınıfı yetenek ne de olsa bu çağda bir efsaneden ibaret. Sıradan gelişimcilerin aklına bile gelmez. Ayrıca yıllarca hovarda rolünü iyi oynadın, muhtemelen senden kimse şüphe etmez. Senin için kayıtları sileceğim ama dikkat çekmediğine emin olmalısın. Biraz zaman tanı, herkes yakında unutacaktır.”

Zu An kafa salladı, “Teşekkür ederim başkan.”

Kısa bir an sonra tereddütle sordu, “Başkan, neden bana bu kadar iyi davranıyorsunuz?”

Jiang Luofu duygusuzca yanıtladı, “Ayruşen Akademisi’nin başkanı olarak her bir öğrencimi korumak benim sorumluluğum.”

“Bu kadarcık mı?” Zu An şüpheyle gözlerini kıstı.

“Başka ne bekledin?” Jiang Luofu soğukça baktı, “Karizmana kapıldığımı düşünüyor olamazsın, değil mi?”

“Bu çok daha ikna edici bir neden.” Zu An kafa sallayarak yanıtladı.

Jiang Luofu uzun bir süre ona bakıp şaşkınlıkla mırıldandı, “Bu güne kadar hayatta kalman gerçekten bir mucize.”

 

Çevirmen notu
[1] Bulduğum tek kaynağa göre geometride bir kısaltmaymış.
[2] Bu da başka bir internet şakasından geliyor. Cümlenin başı ciddi başlayıp sonunda muzip bir tavırla konuşulan bir şaka türü.
[3] Tripitaka Budizm’in üç kutsal kitabı.