Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

44. Bölüm Şantaj

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

Jiang Luofu bir kese fırlattı ve konuştu, “Şimdi kaybol ve sınıfına dön.”

Zu An keseyi alıp açtığında birkaç medikal bitki ve kabaca bir parmak boyutunda olan kırmızı bir mücevher gördü. Merakla sordu, “Bu ne?”

Jiang Luofu yanıtladı, “İhtiyaç duyduğun gelişim kaynakları. Bitkileri medikal banyo için ve ki taşı da enerjisini özümsemen için.”

Zu An’ın niyetini yanlış anlayacağından korkarak çabucak ekledi, “Bütün öğrenciler bundan alır. Sarı sınıftaki bir öğrenci bu kadarını hak ediyor.”

“Demek ki taşı buymuş.” Zu An kırmızı mücevheri çıkardı ve yakından baktı. Önceki hayatında gördüğü yakuta çok benziyordu.

“Daha önce hiç görmedin mi? O zaman bu seviyeye nasıl ulaştın?” Jiang Luofu şaşkınlıkla sordu.

Zu An klavyeyi ilgilendiren detayları açığa çıkarmak istemiyordu, dolayısıyla çabucak konuyu değiştirdi ve sordu, “Yeteneğimin üstün sınıfı olduğunu söylemedin mi? Öyleyse en azından Gökyüzü sınıfına girmeliyim değil mi? Beni oraya göndermesen bile en azından Gökyüzü sınıfındaki bir öğrencinin aldığı kaynakları vermen gerekmez mi?”

Jiang Luofu soğukça homurdandı, “Aldığın gelişim kaynaklarını değiştirebileceğimi mi sanıyorsun? Akademideki öğrencilerin aldığı her kaynağı Takdim Efendisi belirliyor. Öğrencilere verdiğimiz her bir kaynağı kaydetmeli ve kontrol için rapor sunmalıyız. Yeteneğinin bulunmasını umursamıyorsan, canının istediği kadarını al.”

“Unut gitsin o zaman.” Zu An donuk bir yanıt verdi. Nasıl olsa klavyesi vardı, sırf birkaç ki taşı için gereksiz risk almaya gerek yoktu.

“Kaybol.” Jiang Luofu eğer biraz daha durursa kendini tutamayıp onu eşek sudan gelene dek döveceğinden korkuyordu.

Zu An odadan çıktıktan sonra Jiang Luofu’nun uzun ve seksi bacaklarını düşündü… Pü pü pü, söylediklerini düşünüyorum söylediklerini! Görünüşe göre bela mıknatısıyım arkadaş. Bu Tripitaka yeteneğim kesinlikle başıma büyük bela açacak. Sokakta yürürken her an üstüme cadılar atlayabilir.

Wei Suo’yla ayrıldıkları sınıfa döndüğünde sıraların neredeyse tamamen dolu olduğunu fark etti. Aynı zamanda sınıftaki öğrenciler de dışarıdaki hareketliliği fark etti, merakla kapıya döndüler.

Sıradan bir yeni öğrenciyim sanıyordum ama dönem ortası katılan bir transfer öğrenci muamelesi mi göreceğim

Kürsüdeki öğretmen sıradan duran, orta yaşlı bir adamdı. Bir kalabalığın ortasına koysanız ayırt etmekte zorlanacağınız tiplerdendi.

Zu An’ın sınıfa geleceği haberini aldığı belliydi. Dersini durdurdu ve Zu An’a girmesini işaret etti, “Millet, yeni arkadaşınıza bir hoş geldin alayım!”

“Hoş~ geldin~”

Uzun ancak cansız bir tonda söylenilen selamlamaya ek olarak sınıf arkadaşlarından birkaçı da alkışladı.

Zu An ortaokul günlerini hatırlamadan edemedi. Bu manzara çok tanıdıktı.

“Buraya gel ve kendini tanıt.” Orta yaşlı öğretmen konuştu.

Zu An kürsüye çıktı, “Zu An. Erkek. Heteroseksüel.” Sözlerini bitirdiği gibi indi.

Orta yaşlı öğretmen: “…”

Bu kadarcık mı?

Bazı kız öğrenciler kendi arasında fısıldaşmaya başladı.

“Vayy, sertmiş. Hoşuma gitti!”

“Ne kadar yakışıklı!”

“Gerçi zamparaya benziyor.”

“Heh, onun gibi yakışıklı birisi nasıl zampara olmaz? Kötü çocuklar daha çekici hem.”

… 

Diğer taraftan, erkek öğrencilerin tepkisi çok farklıydı. Zu An’a düşmancıl bakışlar atıyorlardı.

“Bu denyo gerçekten kibirli. Onu dövmek istiyorum.”

“Neresi yakışıklı lan bunun? Benim dengim bile değil!”

“Neden yine erkek geldi be? Aldığımız kaynaklar yine azalacak.”

… 

Zu An bir anda kazandığı birkaç yüz öfke puanına baktı ve aniden bütün sınıf arkadaşlarını inanılmaz tatlı buldu.

“Buraya, buraya!”

Arkalardan Wei Suo el sallıyordu. Zu An biraz tereddüt etti, zira bir güzelliğin yanına oturmak istiyordu ama kürsüdeyken attığı hızlı bir bakışla burada özellikle çekici bir kız olmadığını görmüştü. Dolayısıyla, Wei Suo’nun yanına yerleşti.

Tok tok tok!

Öğretmen kürsüye vurdu, “Derse devam edelim. Nerede kalmıştım?”

Çabucak kitabının sayfalarını çevirip devam etti, “Ah, işte burada. Pekâlâ, derse devam ediyorum…”

“Günahkarları cezalandır ve cesuru ödüllendir. İnsanlık için çalışanlara cömert ol ama uygun ve zekice davran. İş yasalarını destekle ve yasa dışı kazanç arzulayanları cezalandır. Ticareti kur ama tarıma odaklan, zira tarımdaki çöküş huzursuzluk yaratır ve ülkeyi içten parçalar. Fazla yemek olduğunda insanların bağış yapmasına izin ver. Halk motivasyonunu kaybetmemeli ve işlerini aksatmamalı.”

“Tıpkı delikli bir kovanın asla dolmayacağı gibi, sıkı çalışmasına denk bir ödeme almayan kişi asla çalışmaz. Resmi konumları olanları ödüllendir; bu insanın bilgeliğine dokunmaktır. İnsanlar cesur ve motivasyonunu kaybetmediği sürece ülke yenilmezdir. Eğer bir ülke katkıyı ödüllendirirse, kendi kendini yönetir ve şüpheler kaybolur. Bunun anlamı politikayı azaltmak için politika kullanmak ve boş sözleri yok etmek için söz kullanmaktır. Bu yüzden katkı ve soyluluk sistemi gereklidir.” 

“Bir ülke güçlü olduğu sürece yenilmezdir. Gönderilen askerler galip döner ve kazanılan bölgeler korunabilir…”

Bu uzun metinler Zu An’ın uykusunu getirdi. Öğretmenin söylediği her bir kelimeyi anlıyordu ama bir araya getirdiğinde hiçbir şey ifade etmiyorlardı.

“Ne anlatıyor bu?” Zu An kafa karışıklığıyla Wei Suo’ya döndü.

“Ben de anlamıyorum.” Wei Suo kafasını iki yana salladı.

“Ders ne?” Ne olursa olsun Zu An eskiden üniversite okumuştu. Birden cahil kesilmesi mantıklı değildi.

“Suç yasasının prensipleri olmalı.” Wei Suo açıkladı, “Oradaki öğretmen Zhang San, lakabı Yasaların Ardındaki Günahkâr. Yönetici yardımcısının altındaki danışmanlardan birisi ve yasal boşluklar konusunda epey bilgili. Ara sıra öğrencilere yasaları aktarmak için akademiye gelen bir misafir öğretmen. Yeteneğimiz düşünülürse, gelişimimizde ilerleme göstermemiz imkânsız. Bu yüzden çoğu dersimiz böyle pratik bilgiler içeriyor ki ileride işe yarar birisi olalım.”

Zu An bu dünyadaki çeşitli resmi konumu ve bu konumlara gelebilmek için gereken asgari gelişim düzeyini az çok öğrenmişti. Ayruşen Şehri’nin Lordu yedinci kademedeydi ve onun altında direkt başkan yardımcısı ile danışman şefleri vardı. Bunlar onun elleri sayılırdı ve beşinci kademedeydiler.

Başkan yardımcısının altında ise altı bölüm vardı; bunlar Ordu İşleri Bölümü, Yasa Bölümü, Sivil Bölümü, Personel Bölümü, Vergi Bölümü ve Tarım Bölümü’ydü; kendi bölümleriyle alakalı sorunları halletmekle sorumluydular. Her bölümün başkanı üçüncü kademedeydi.

Tabii Ayruşen Şehri’nin büyük bir şehir olması resmi çalışanlarının gelişiminin yüksek gereksinimini açıklıyordu. Orta boyuttaki şehirler içinse şehir lordlarının sadece beşinci kademede olması yeterdi ve başkan yardımcısı ile danışman şefler de üçüncü kademe de olurdu. Küçük şehirler içinse şehir lordları ancak dördüncü kademede olurdu.

Kürsüdeki orta yaşlı öğretmen, Yasaların Ardındaki Günahkâr Zhang San, Yasa Bölümü’ndendi. Boş zamanı olduğunda ders vermek için Ayruşen Akademisi’ne uğrardı.

Bu, Zu An’ın aşina olduğu bir şeydi. Önceki dünyasındaki üniversitede de böyle yarı zamanlı bir sürü öğretmen vardı.

“Nasıldı? Başkan Jiang şahane değil mi?” Wei Suo, Zu An’a anladın sen bakışı attı. Sanki kendi kız arkadaşıyla şov yapıyordu.

Zu An parmağındaki sıcak ve yumuşak hissi hatırladı ve içgüdüsel olarak yanıtladı, “Hakikaten öyle.”

“Bugün giydiği çorapların rengi neydi?” Wei Suo heyecanla sordu, neredeyse gerçek bir fanboy gibiydi.

Zu An aralarına biraz mesafe koymadan edemedi, “Siyah.”

“Tanrıçamdan beklendiği gibi! Ohhhh~” Wei Suo inanılmaz utanç verici bir inleme kopardı, dizüstü çorabının rengini bilmek bile bu kadar zevklenmesine yetmişti.

Zu An aşağılamayla kafasını iki yana salladı. Bu yavşak, sapığın teki!

Ansızın keskin bir uğultu duyuldu ve Wei Suo acıyla haykırdı. Alnında koca bir şişlik belirdi.

Zu An, Wei Suo’nun yanına bir tebeşirin düştüğünü fark etti. Hangi dünyada olursa olsun, tüm öğretmenlerin bu gizli sanata hâkim olduğunu kim beklerdi ki?

Gel gör ki bu sanatın eski dünyasında hafif bir acıdan fazla etkisi yoktu, lakin bu dünyadaki öğretmenler güçlü gelişimcilerdi. Eğer ciddileşirlerse bir tebeşir bile insanın canını alabilirdi.

Kürsüdeki Zhang San hiddetle Wei Suo’ya baktı, “Oradaki öğrenci, buraya gel ve bu soruyu yanıtla.”

Wei Suo afalladı, “Ne sorusu?”

Zu An sessizce başparmağını kaldırdı. Bu salak böyle bir soru soracak kadar cesur ha.

Zhang San öfkeyle kükredi, “Bilmiyorsan defol yerine ve düzgünce dersimi dinle!”

Wei Suo tereddüt etmeden sırasına döndü.

Bu sırada Zu An da içinden küfretti. Sikeyim, öğretmenlerin soru sormasından nefret ediyorum. Her zaman dehşetle kalbim tekliyor. Böyle bir işkenceye başka bir dünyada da katlanacak kadar ne günah işlemiş olabilirim?

Zu An’ın ders bitene dek hayatta kalması kolay değildi. Çaresiz bir ifadeyle masaya yattı. Kim bilir böyle günlerin sonu ne zaman gelecekti.

Birdenbire Zu An’ın üstüne bir gölge düştü, adeta hava kararmıştı. Kafasını çevirdi ve yanında duran, kibirle ona tepeden bakan şişkoya baktı.

“Evet?” Zu An ilgisizce sordu. Eğer güzel bir kadın olsaydı biraz eğlenebilirdi. Ancak, sikik bir domuz geldiğine göre uğraşmayacaktı bile.

“Seni ormanda bekliyorum.” Şişko bu sözleri söyleyip sınıftan çıktı. Dalkavuğu gibi duran birkaç öğrenci de çabucak peşinden gitti.

“O herif de kim? Kafasında birkaç tahta mı eksik?” Zu An ne diyeceğini bilemeyerek konuştu.

Zu An’ın sözlerini duyan Wei Suo çabucak fısıldadı, “Şş, bu kadar yüksek sesle konuşma! O adam bu sınıfın patronu, Man Yu. Epey vahşi birisi.”

“Dayak mı yedin?” Wei Suo’nun korkmuş ifadesine bakan Zu An kıkırdamadan edemedi.

Wei Suo beceriksizce güldü, “Gitmeni tavsiye ederim. En fazla ki taşlarını alır. Yoksa dayak yiyeceksin.”

Durum Zu An’ın ilgisini çekmişti, “O herif ki taşları mı çalıyor?”

Wei Suo onayladı, “Aynen öyle. Aldığım ki taşlarına el koydular. Çok umursamana gerek yok; bizim yeteneğimizdekiler fazla ilerleme göstermez. Ki taşları işimize yaramaz; sırf ki taşları uğruna onu sinirlendirmenin anlamı yok.”

“Ama ki taşlarının oldukça değerli olduğunu duydum.”

“Ah, öyle. Karaborsa da en azından on altın tael ediyorlar, tabii biri satmaya razı olursa.”

Zu An’ın gözleri heyecanla ışıldadı. İşin içinde para olur da ben olmaz mıyım? On altın diyoruz be yavrum! 180.000 RMB! Bu dünyaya geleli çok olmadığından hâlâ önceki dünyasındaki para birimini kullanıyordu. Ona çok daha mantıklı geliyordu.

Tam da şu anda para eksikliği çekerken bu duruma denk gelmişti. Birkaç ki taşı daha elde edebilirse sorunu çözülmez miydi?

Zu An heyecanını bastıramadı. Hemen ayağa kalkıp fırladı.

Şişkonun gösterdiği ormanı bulması çok sürmedi. Buranın biraz izbe bir yer olduğunu ve etrafta pek kimsenin bulunmadığını fark etti. Belli ki buraya gelmeden önce hazırlık yapmışlardı.

“Görünüşe göre yerini biliyorsun.” Zu An’ı gören Man Yu yanına geldi ve tombul elini uzattı, “Bugün aldığın tüm gelişim kaynaklarını ver, ben de seni koruyayım.”

 

Çevirmen notu
Bazı okurlar dün attıkları yorumlarda bölümlerin gelme hızından memnun olmadıklarını dile getirmişler. Duruma şöyle açıklık getreyim;
Seri tanıtım sayfasında da belirtildiği gibi haftada 10 bölüm atmakla yükümlüyüz ve Discord sunucumuzu takip eden arkadaşların rahatça takip edebilecekleri üzere bu haftaki 9. bölümü attık. Ayrıca site politikası gereği her gün en az bir bölüm atmamız gerekiyor, dolayısıyla Salı, Perşembe ve Cumartesi günleri 2, diğer günler 1 bölüm gelecek şekilde bölüm gelme düzenini ayarladık.

Keyifli okumalar.