Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

45. Bölüm En Azından Soramaz Mıyım?

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

Ancak Zu An etkilenmedi. Aksine o da elini uzattı ve talep etti, “Bütün ki taşlarını ver, ben de bir şey olmamış gibi davranayım.”

“Velet, kaşınıyorsun!” Man Yu hiddetlendi. Top boyutundaki yumruğunu kaldırdı ve Zu An’ın yüzüne hızlı, hedefini tam bulacak ve keskin bir darbe indirdi. Boyun eğmeyi reddeden sayısız öğrencide bu darbeyi kullanmıştı. Kurbanının tüm öz güvenini yok etmek için tek darbe yeterliydi.

Man Yu’yu başarıyla trollediniz, +177 Öfke!

Zu An memnun olmadı. Şişkonun öfkeli görünüşüne rağmen verdiği öfke puanı yetersizdi. Sakince elini kaldırdı ve kolayca şişkonun yumruğunu durdurdu.

Man Yu dehşete kapıldı. Elini kurtarmaya çalıştı ama yerinden bile oynatamadı.

Bunu gören Zu An derin bir iç çekti, “Sana kibarca tavsiye verdim ama dinlemedin. İşler bu noktaya gelmek zorunda mıydı? Şimdi ki taşlarını verecek misin?”

Gelişimi halihazırda üçüncü kademeye ulaşmıştı. Güç konusunda 88 yetişkine denkti. Bu şişko en fazla ikinci kademenin başlarındaydı yoksa Sarı sınıfa gönderilmezdi. Dolayısıyla, ona denk olması mümkün değildi.

Man Yu bu şekilde pes etmek istemiyordu. Diğer elini kaldırdı ve bir yumruk daha atmaya çalıştı ama yine kolayca durduruldu.

Zu An, şişkoya boyun eğdirmek için bir şey yapması gerektiğini hissettiğinden kavrayışını sıkılaştırmaya başladı.

“Ay ay ay! Bırak, bırak!” Man Yu öyle acı çekiyordu ki gözyaşları akmak üzereydi. Bu cılız maymunun onu ezip geçeceğini hiç düşünmezdi.

Man Yu’yu başarıyla trollediniz, +66 Öfke!

“Boş yapmayı bırak ve ki taşlarını ver!” Zu An gücünü artırırken menfurca konuştu.

“Vereceğim, vereceğim!” Man Yu neredeyse kemiklerinin kırıldığını duyabiliyordu. Hemen belindeki keseye baktı ve konuştu, “Oradalar!”

Zu An kesede bir tür mekanizma olacağından endişeleniyordu, bu nedenle Man Yu’nun elini ihtiyatla bıraktı ve emretti, “Çıkar ve bana ver.”

Man Yu hızlıca kesesini çıkardı ve ki taşlarını döktü. Birer birer Zu An’ın eline koyarken tombul yanakları titremeye başladı.

Man Yu’yu başarıyla trollediniz, +9 +9 +9 +9 +9…

“Huh? Sadece yedi tanecik mi?” Zu An inanılmaz hayal kırıklığına uğradı. Muazzam kazanç sağlayacağını düşünmüştü ama bu zorbanın aslında işe yaramazın teki olacağını kim düşünebilirdi ki?

“Sadece bu kadar toplayabildim. Bildiğin gibi bizim sınıfımızdakilere verilen gelişim kaynakları çok az! Topladığımın hepsi bu!” Man Yu endişeyle açıkladı.

“Daha önce topladıkların?” dedi Zu An.

Man Yu’yu başarıyla trollediniz, +666 Öfke!

İliğime kadar sömürecek misin lan?

Man Yu öfkelenirken haykırdı, “Gerçekten de başka bir şeyim yok. Topladıklarımın çoğu üstlere sunuluyor! Neden iki ki taşı alıp arkadaş olmuyoruz? Bu meseleyi üstlerime bildirmeyeceğime söz veririm. Aksi halde Patron Ye bu olanları öğrenirse başın büyük belaya girer!”

“Oho, emir komuta zinciri bile kurmayı başardınız mı?” Zu An eğlendi, “Bu Patron Ye de kim?”

“Yeryüzü Kademesi Üçüncü Sınıf Ye Chenliang, adam üst üçüncü kademede! Senin gibi Sarı Kademe Birinci Sınıf öğrencisi ona denk olamaz!” Man Yu soğukça sırıttı.

Zu An kaşlarını çattı. Benden güçlü. Gerçekten biraz sorun çıkartacak.

Zu An’ın tepkisini fark eden Man Yu kahkahayı bastı, “Korktun mu? Korktuysan her şeyi geri versen iyi edersin!”

İnsan ilişkileri böyleydi. Man Yu, Zu An’ın tereddüdünü fark ettiği an az önce verdiği sözü unutmuş ve bunun yerine her şeyi talep etmişti.

“Sik kırığı gibi konuşmayı iyi beceriyorsun!” Zu An, Man Yu’ya tokadı basarak bir anlığına bilincinin gidip gelmesine neden oldu. Aldığı ki taşlarını cebine atarken söylendi, “Hepsini alıyorum. Patron Ye’ne söyle yanıma gelsin.”

“Seni siğkik! Piğşmağn olacağnn!”

“Heh, dişin kırılmış canım benim. Konuşmasan iyi edersin.”  

… 

Man Yu’yu başarıyla trollediniz, +666 Öfke!

Zu An sınıfa döndüğünde Wei Suo’nun endişeyle bakındığını gördü. Çocuk onu gördüğü gibi yerinden fırladı ve sordu, “Nasıl gitti? İyi misin?”

Zu An kahkahayı patlattı, “Gerçekten bu kadar endişelendiysen niye yanımda gelmedin?”

Wei Suo omuz silkti, “Ne kadar zayıf olduğum düşünülürse seni aşağı çekmekten başka bir şey yapmazdım. Yakalansam ve rehin olarak kullanılsam beni kurtarmak için enerjini boşa harcamak zorunda kalırdın.”

“Sanki güzel bir kadınsın. Ne diye seni kurtarmakla uğraşayım?” Zu An göz devirdi. Böyle söylese de bir ki taşını ona attı.

“B-bu…” Wei Suo elindeki ki taşına şaşkınlıkla baktı, “Nereden buldun bunu?”

“O sikik şişko, yakışıklı olduğumu gördü ve bana verdi.” Zu An umursamazca yanıtladı.

“Nasıl öyle bir şey olabilir?” Wei Suo haykırdı, “O şişkonun arkasında birisi var. Dikkatli olmalısın!”

Zu An önemsemedi, “Arka? Ayruşen Dükü’nden üstün biri mi?” Chu Klanı’nda önemli birisi olmasa da yabancıların bundan haberi yoktu. Bu kartı oynamazsa boşa giderdi.

“Doğru, değil.” Wei Suo kafa salladı, “Chu Klanı’nın İlk Hanımı’yla evlenmek gerçekten de seni zirveye çıkardı.”

Zu An yerine döndükten sonra gizlice sordu, “Ki taşlarını nasıl kullanıyoruz?”

Bu soruyla Wei Suo meraklandı. Zu An’ın böyle temel bir şeyi bile bilmediğini düşünemezdi. Yine de sabırla açıkladı, “Ki taşını avucuna koy ve gelişim tekniğini harekete geçir. Taştaki ki’yi bedenini güçlendirmek için özümse.”

Zu An kafa patlattı ama Anka Kuşu’nun Nihai Sutrası’nın ki özümsemesini sağlayan bir tekniği olmadığını fark etti. Pes etmek istemediğinden avucuna bir ki taşı koydu ve bedeninden özümsemesini arzuladı ama nafileydi.

O vakit Anka Kuşu’nun Nihai Sutrası’nın alternatif bir yol olduğunu hatırladı. Bedeni güçlendirmek için normal ki özümsemek yerine dayak yemesi gerekirdi.

Bu Zu An’ı biraz öfkelendirdi. Daha önce olsaydı fırsatını bulduğu gibi bu mazosişt tekniği değiştirirdi. Ne var ki dün gece Pei Mianman’la yaşadığı ölüm kalım savaşında Anka Kuşu’nun Nihai Sutrası’nın gerçek gücünün tadına bakmıştı.

İlk olarak savaş devam ettikçe güçlenmiş de güçlenmiş, kadına denk seviyeye gelebilmişti. Üstelik ustalaştığı her kademede bir anka kuşu dövmesi kazanacaktı. Ne kadar aptal olursa olsun bu tekniğin olağanüstü gücünü görüyordu. Vazgeçmek israf olurdu.

O zaman ki taşları tamamen işe yaramazdı. Zu An biraz düşünüp yanındaki dingili dürttü, “Hey velet. Ki taşlarımı satın almak istiyor musun?”

Wei Suo’nun gözleri ışıldadı, “Kaç tane var?”

“Yedi tane.” Zu An yanıtladı. Eğer her birisini on altına satarsa, şimdiye kadar biriktirdiği parayı da katıp borcunu ödeyebilirdi.

Tabii ki o ölü aptalın borcunu ödemek için kendi parasını kullanmak istemiyordu ama çardaktaki esrarengiz kadına göre eğer anlaşmayı bozarsa gerçekten de başına kötü şeyler gelirdi. Her zaman ihtiyatlı olmanın daha iyi olduğuna inanırdı.

Çardaktaki esrarengiz kadını düşününce acaba bir daha karşılaşacaklar mı diye merak etmeye başladı. Zaman bulunca yine çardağa gitsem mi?

“Ne kadara satıyorsun?” Wei Suo sordu.

Zu An kolunu Wei Suo’nun omzuna atarken konuştu, “Kimsenin ki taşı satmadığını söyleyen sendin. Yani, paha biçilemez kaynak olduları belli. Kardeş olduğumuza göre seni dolandırmayacağım. Tanesi on bir altın tael. Ancak, sana indirim yapıp sayıyı yuvarlayacağım. 75 altın tael!”

Wei Suo gözlerini kırptı, “O kadar da akıllı olmadığımı biliyorum ama beni kandırmaya da çalışmamalısın. Yuvarlayınca 70 altın tael etmez mi?”

Zu An hoşnutsuzca homurdandı, “Öyle olsaydı tanesine on altın ister geçerdim! En fazla yetmiş beş taele düşerim ve bu da arkadaşlığımızı düşünürsek!” Zu An ki taşlarının olduğu keseyi uzattı, “Al, ki taşları. Paramı ver.”

Wei Suo acı acı yanıtladı, “O kadar param yok.”

Zu An kaşlarını çattı, “O zaman ne kadarın var?”

Wei Suo ceplerini kurcalayıp Zu An’a büyük, masum gözleriyle baktı, “Elli dört gümüş taelim var.”

Zu An neredeyse patlıyordu, “Eğer fakirsen ne sikime fiyat soruyorsun ulan?” 

“Sırf sormak istedim diye soramaz mıyım?” Wei Suo omuz silkti.

Zu An’ın ifadesi karardı. Daha fazla konuşmak bile istemiyordu. Wei Suo’yu masasına bastırdı ve dövmeye başladı.

“Hey, kardeşiz demedin mi yahu?!”

“Yalandı.” 

… 

Sonraki ders Ordu Bölümü’nden bir öğretmenin verdiği strateji dersiydi.

“Savaşmadan kazanmak, tek bir asker bile kaybetmemek gerçek bir generalin amacıdır. Övgüler! Saygılar! Zor zamanlarda birbirini destekleyerek bir yoldaşlık ve ortak çıkar ilişkisi kurulabilir. Ortak düşmanlarla birlikte savaşılır ve ortak çıkarlar da iş birliğiyle takip edilir. Bu tek bir asker bile kaybetmeden kazanmanın yoludur; saldırmadan bir saldırı; korunmadan bir savunma…

“Bir doğan saldırdığında, ilk önce kanatlarını toplar ve dikkat çekmez. Vahşi bir hayvan saldırdığında, ilk önce eğilir ve sürünür. Gerçek bir aziz harekete geçtiğinde de, bir aptal izlenimi yaratmalıdır…” [1]

Bir kere daha Zu An kendisini mutlak boşlukta buldu. Sanki çevresinde bir sinek vızıldıyordu. Bu durum canını o kadar çok sıkıyordu ki patlamak üzereydi. Başka bir dünyaya geçtikten sonra tekrar okula gitmek zorunda olduğunu ve bu işkence vari dersleri görmeyi kabul edemezdi.

Hayatını boşa harcadığını hissetti. Önceki hayatını boşa harcadığı halihazırda yeterince kötüydü, bu hayatını da mı böyle işe yaramaz saçmalıklarla harcayacaktı?

Bir anlığına kalkıp sınıfı terk etmeyi düşündü. Ancak önündeki gelişimci zirve üçüncü kademe gelişime sahipti, üstelik resmi bir görevli olduğundan bahsetmiyordu bile. Bu düşünülürse en iyisi dikkat çekmemekti.

Peki. Bu dersten sonra kaçmam da çok geç olmaz.

Zu An’ın dualarına rağmen ders çabuk bitmedi. Hatta inanılmaz uzun sürdü. Ders bittiğinde delirmenin eşiğindeydi.

“Böyle olmaz! Buradan gitmem lazım!” Zu An kasvetle dışarı yöneldi.

“Kantine mi gidiyorsun? Beraber gidelim. Ben ısmarlarım!” Wei Suo çabucak ona yetişti ve yalaka gülümsemesiyle konuştu. Önceki dayağının onu kazanmada son derece etkili olduğu belliydi.

Zu An çoktan öğle saati geldiğini hatırladı. Eğer şimdi giderse öğle yemeği yemesi gerekir ve değerli parasını boşa harcardı! Bunu düşününce gitmeden önce yemek yemeye karar verdi.

“Aklıma gelmişken, okulu ne kadar bildiğin düşünülürse, Wei Hongde adında birisini tanıyor musun?” Zu An aniden Yaşlı Mi’nin emrini hatırladı. Eğer görevinde bir gelişme göstermeden okuldan kaçarsa o ihtiyar kolay kolay peşini bırakmazdı.

“Tabii ki, ağabeyim olur! Tanışıyor musunuz?” Wei Suo merakla sordu.

“Ağabeyin mi?” Zu An şüpheyle gözlerini kıstı. Vay anasını, şu tesadüfe bak, “Ama isimleriniz hiç benzemiyor.” [2]

“Kardeşlerin benzer isimleri olması gerektiğini kim demiş?” Wei Suo homurdandı, “Ağabeyimin ismi, benim aksime çok demode. Wei Suo, Wei Suo; adımın kulağa mest edici geldiğini düşünmüyor musun?”

Zu An kahkahasında boğuldu, “Evet evet, adın çok daha havalı. Abin şimdi okulda mı?”

“Evet. Yeteneği benden çok daha iyi olduğundan şimdi Yeryüzü Kademe Üçüncü Sınıf.” Bu konudan bahsederken Wei Suo’nun kıskançlığı gözlerine yansıdı.

“Ailen ne iş yapıyor?” Zu An merakla sordu. Yaşlı Mi’nin neden Wei Hongde’yle yakın olmasını istediğini anlamıyordu.

“Babam Hazinedar olarak çalışıyordu ama birkaç yıl önce emekliliği için Ayruşen Şehri’ne gelmeye karar verdi. Tabii Chu Klanı’nla kıyaslanamayız.” Wei Suo yanıtladı.

Hazinedar mı?

Bildiklerine göre Hazinedar, Dokuz Bakan’dan birisiydi, İmparatorun hazinesini yönetiyordu. Hazinedarların çoğu İmparatorun güvenilir hadımları ve hizmetkarları olurdu. Yaşlı Mi ne amaçlıyor?

O sırada sinir bozucu bir ses yankılandı, “Patron Ye, ki taşlarımızı çalan herif o!”

Bunu gören Wei Suo dehşete kapılmış bir tavşan gibi anında kayboldu, sanki Zu An’ı hiç tanımıyordu.

 

Çevirmen notu
[1] Jiang Ziya’nın Ordu Sırrı’ndan Altı Gizli Strateji Öğretisi.
[2] Wei Hongde erdemli bir isimken Wei Suo’nunki utanmazlık.