Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

49. Bölüm Sarkıntı Lordu’nun Efsanesi

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

Nihayetinde Ye Chenliang tek başına Peİ Mianman’a geçirmeye çalıştı.

O da düzinelerce kılıcın bir anda buharlaştığını görmüştü ve gerçekten de korkudan altına sıçıyordu. Eğer siyah alevler metali bile eritebiliyorsa kan ve etten yapılma bir bedenin dayanma şansı neydi ki?

Yuan Wendong’un kılıçlarının bu kadar işe yaramaz olmasını hiç beklememişti. Bir kaya en azından suya atıldığında dalga yaratırdı ama bütün bu kılıçlar hiçbir bok başaramadan toz olmuştu.

Ye Chenliang ne durumda olduğunu sonunda anlamıştı ama artık çok geçti. Bedeninin yıkıma kafa atmasını ancak izleyebilirdi.

Ne var ki kafasında bir açıklık olan, orta yaşlı bir adam aniden aralarında belirdi. Orta yaşlı adam elini Ye Chenliang’ın kafasına koydu ve onu durdurdu.

“Üçüncü kademe bozuntusu birisi gerçekten de beşinci kademe birisine saldırmaya girişiyor ha. Bunca yıldır akademide ne öğrettik biz size?” Orta yaşlı adam öfkeyle kükredi. Bunu takiben Pei Mianman’a döndü ve ters ters baktı, “Ve sen. Okul arkadaşlarına karşı böyle vahşi olmana gerek var mıydı?”

Pei Mianman siyah alevini geri çekerken belirtti, “Tek yaptığım burada durmaktı. Canına susadıysa ben ne yapabilirim?” Herkesin korktuğu disiplin başkanına bu sözleri söyledikten sonra kafasını çevirdi ve ayrıldı.

Gücüne tanıklık etmiş öğrenciler çabucak geçmesi için yol açtı.

Bu sırada Zu An da Pei Mianman’ın gücünden afallamıştı.

Neyse ki dün gece Pei Mianman elementsel güçlerini kullanmadı, yoksa o kılıçlar gibi buhar olur giderdim lan! Hanımzade’nin Zevk Yumağı ne kadar güçlü olursa olsun küle döndükten sonra hayatımı koruyamaz.

Disiplin başkanı Lu De, Pei Mianman’ın gidişini tek kelime etmeden izledi. Ye Chenliang’a döndüğündeyse ifadesi çoktan değişmişti, “Olay çıkartan sen misin?”

Ye Chenliang’ın ruhu o anda neredeyse bedenini terk etti. Aceleyle Zu An’ı işaret etti ve haykırdı, “Ben değildim hocam! O sorun çıkarttı!”

Lu De, Zu An’a döndü ve soğukça sordu, “Olay çıkartan sen misin?”

Zu An umursamazca omuz silkti, “Olayın başından soruna kadar kıpırdamadan burada durdum. Beni kışkırtmaya çalışıp meydan okuyan onlardı. Eğer bana inanmıyorsanız diğer öğrencilere sorabilirsiniz.” 

Kalabalık çabucak Zu An’ın sözlerini onayladı. Öncesinde kadınlara bel bağladığından Zu An’ı hor görmüş olabilirlerdi ama böyle inanılmaz seviyelerde sarkıntılık yapabildiğini, Aşk Sıralaması’nın On Yüce Güzelliği’nden dördüyle bağlantılı olduğunu – ki bunlardan ikisi zirvedeki Chu Chuyan ve Pei Mianman’dı –  öğrendikten sonra içlerinde sadece saygı ve hayranlık kalmıştı. Eğer bu ustadan bir iki şey bile öğrenebilirlerse hayatları kurtulurdu.

Zu An onlarca yıl sonra bile, Sarkıntılık Lordu’nun efsanesinin öğrenciler arasında nesilden nesle aktarılacağını asla tahmin edemezdi. Hatta ona öyle büyük saygı duyan bir grup olacaktı ki adıyla hitap etmeye dayanamayacak, bunun yerine bir saygı göstergesi olarak ona ‘Adam’ demeyi seçeceklerdi.

Öğrencilerin Zu An’ı koruduğunu gören Lu De’nin ifadesi buz kesti. Elindeki cetvelle acımadan Ye Chenliang’a vurmaya başladı, “Zayıflara zorbalık yapmak için grup kurduğunu duyalı çok oluyor! Pekâlâ, bugün sana birisini erdemle düzeltmenin ne demek olduğunu göstereyim!”

Disiplin başkanının elindeki cetvel Chu Huanzhao’nun ağlak kırbacından çok daha beterdi. Ye Chenliang acı çığlıkları kopardı. İnanılmaz haksızlık yapıldığını hissetti. Kavgayı başlatan Yuan Wendong’du, neden sadece bana vuruyorsun be?

Gel gör ki Ye Chenliang bu düşüncelerini dile getirmemesi gerektiğini biliyordu. Yuan Wendong dıştan centilmen birisi gibi görünebilirdi ama bu sadece vahşiliğini gizlemek için bir kabuktu. Artık beşinci kademeye ulaştığına göre kesinlikle onu sinirlendirmeye cüret edemezdi.

Lu De, Ye Chenliang’ı hallettikten sonra yerde yatan Hong Xingying’e döndü, “Aynısı senin için de geçerli. Daha akademideki ilk günün ama çoktan başını belaya sokmuşsun. Sırf Chu Klanı’ndansın diye sana dokunamayacağımı mı sanıyorsun? Bugün akademi kurallarını kemiklerine kazıyacağım!”

Hong Xingying neredeyse ağlıyordu.

Zaten en çok acı çeken benim, neden bir kere daha acı çekeceğim?

Akademiye geldiği ilk gündü bu, dolayısıyla buradaki politikadan bihaberdi. Bu yüzden Yuan Wendong’u işaret edip konuştu, “Hocam, neden beni cezalandırıyorsunuz da onu bırakıyorsunuz?”

Yuan Wendong’un gözlerinden soğuk bir parıltı geçti.

Diğer taraftan Lu De de soğukça homurdandı ve yanıtladı, “O beşinci kademeye ulaştı, peki sen? Açık olacağım; beşinci kademeye ulaşan tüm öğrenciler ülkenin zirve yetenekleridir ve nereye giderse gitsinler hazine olarak görülürler. Eğer ileride beşinci kademeye ulaşabilirseniz, abartmadığınız sürece akademi yaptıklarınıza göz yumar.”

Zu An kalbinin teklediğini hissetti. Görünüşe göre hangi dünyada olursa olsun güç önemliydi. Burada toplanan öğrenciler Lu De’nin sözlerine şaşırmadı, bu ‘yazısız kuralları’ biliyor gibiydiler.

Zu An’ın bacağına sarılan Wei Suo korkuyla yutkundu, “Patron, ona karşı çıkınca bir an için hayatın tehlikede sandım. Keltoş’un eline düşünlerin genellikle sonu iyi bitmez.”

Zu An kıkırdadı, “Lu De öğrencilerini erdemle yenilemeyi arzuladığına göre, mantıklı sözleri dinlemesi normal.”

“Muhtemelen ona karşı mantıklı olmaya cüret eden tek kişi sensin.” Xie Xiu, Zu An’ın yanına gelirken içten bir kahkaha attı, “Bir sürü güzel çiçek toplamış bir adam olduğumu sanırdım ama görünüşe göre Kardeş Zu karşısında yeterli değilim. On Yüce Güzellik’ten dördünü kazanabileceğini hiç düşünmezdim. Başarıların kibrini aşmış. Umarım gelecekte bir gün oturur ve anlayışlarımızı tartışabiliriz.”

“Kardeş Xie, övgülerinizi hak etmiyorum. Sizin de yanınızda birisi yok mu?” Zu An yanıtladı.

“Yanımda mı? Neden benim haberim yok?” Xie Xiu afalladı. Güzel kadın eksikliği çekmese de hiçbirisinin On Yüce Güzellik seviyesine ulaştığını düşünmüyordu.

“Ablan On Yüce Güzellik’ten birisi değil mi? Kardeş Xie, onu bizimle tanıştırırsan şahane olur.” Zu An yanıtladı.

Xie Xiu neredeyse tükürüğünde boğuluyordu, “B-bu… yapmam gereken işler var, ben kaçıyorum.” Zu An’ın onu tutma çabalarını tamamen görmezden gelerek arkasına bile bakmadan telaşla kaçtı.

Zu An afalladı, “Neden hayalet görmüş gibi davranıyor?”

Diğer taraftan Wei Suo’nun, Zu An’a olan saygısı gittikçe artıyordu, “Saygılar patron. Halihazırda dört tane olsa da bunla yetinmiyor ve genç efendi Xie’nin ablasıyla flört etmek istiyorsunuz. Gerçekten akılalmaz. Bu nesilde sizinle kıyaslanmayı umut edebilecek kimse yok!”

“Kıç yalamayı iyi biliyorsun. İş dünyasında kesinlikle zirveye oynarsın.” Zu An, Wei Suo’nun yalakalığından biraz tiksindi ve onu kenara itti. Dikkatini Ji Xiaoxi’ye çevirdi ve konuştu, “Ji Hanım, az önceki meseleden dolayı minnettarım.”

Ji Xiaoxi yanıt veremeden Chu Huanzhao çoktan araya dalmıştı, “Ne demeye çalışıyorsun? Sana ilk yardım eden bendim!”

Ji Xiaoxi’nin yüzü kızardı, “Sadece doğru olanı yaptım. Şimdi gitmem lazım.”

Hâlâ ilgi odağı olmaktan rahatsız gibiydi, dolayısıyla koşmaya başladı. Ancak birkaç adım attıktan sonra birden döndü ve konuştu, “Az kalsın unutuyordum. Zamanın olunca bizim eve uğra. Babam seninle konuşmak istiyor.” 

“Oooh~”

Etraftaki öğrenciler ikisine garip bakışlar atınca Ji Xiaoxi afalladı. Ancak o zaman ne dediğini fark etti ama nasıl açıklayacağını bilemiyordu. Nihayetinde pes etti ve kıpkırmızı kesilerek kaçtı.

“Bu da neydi lan? Nasıl yanında ben varken seni ayartmaya cüret eder?” Chu Huanzhao burnundan soludu. Küçük göğsünün kalkıp inişi inanılmaz tatlıydı.

Zu An ona göz devirdi, “Sanki karım sensin, neden işime bu kadar burnunu sokuyorsun?”

Ji Xiaoxi’nin sözlerinin arkasındaki gerçek mesajı anladığı şüphe götürmezdi. Muhtemelen şu anda acı çektiği travmayla alakalıydı. Görünüşe göre, acele etmeli ve çabucak don bulmalıydı. Belki de o ihtiyar sapık Ji Dengtu’yu kandırabilirdi.

“Ben… sadece ablamın yerine bir gözümü üstünde tutuyorum!” Chu Huanzhao yanaklarını öfkeyle şişirdi, “Ablam gideli çok olmadı ama çoktan başka kadınlara sarkıyorsun!”

Zu An umursamazca yanıtladı, “Gidip ablana sor bakalım gözünü üstümde tutmana ihtiyacı var mı?”

Karım beni sokaktaki bir yabancı gibi görüyor. Hayır, bir yabancıdan bile daha kötü olabilir. Neden o zaman sadık olayım ki… pü pü pü, neler diyorum ben amına koyim?

“Hmph! Burada flörtleşmeyi bırakın.” Yuan Wendong berbat bir ifadeyle geldi, “Zu An, hayatını kadınların arkasına saklanarak geçirebileceğine inanmıyorum. Klanlar Turnuvası’na çok kalmadı. Görelim bakalım o zaman geldiğinde ringe de kendi yerine bir kadın sokabilecek misin?”

Zu An’ın kafası karıştı. Chu Huanzhao’ya döndü ve sordu, “Klanlar Turnuvası ne?” 

Chu Huanzhao keyifsizce somurtuyordu ama yine de yanıtladı, “Tıpkı Chu Klanı’mız gibi Yuan Klanı da silah satışıyla ilgileniyor, dolayısıyla iki klan arasında sıkı bir çatışma var. Olayların patlak vermemesi için iki klan her üç yılda bir genç nesil arasında bir turnuva düzenlemeye karar verdi. Kazanan sonraki üç yıl boyunca pazar payına karar veriyor.”

“Benim de katılmam şart mı?” Zu An sordu.

Chu Huanzhao kafa salladı, “Klandaki herkesin katılması gerekir. Önceki sefer ablam ile ikinci dal ve üçüncü daldan kuzenlerim katıldı. Chu Klanı’mızın damadı olduğuna göre muhtemelen öne çıkıp bizi temsil etmen gerekecek.”

Zu An bu ani haberle biraz bocaladı.

Bu da ne lan? Prestijli bir klanın damadı olmanın tadını bile çıkartamıyorum ve üstüne sorumluluklarımı yerine getirmem mi lazım? Taşşak mı geçiyorsunuz benimle?

“O zaman… Yuan Klanı da mı düklük?”

Chu Huanzhao kafasını iki yana salladı, “Hayır. Klanları soylu ama toprakları yok. Konum olarak babamın çok altındalar.”

Zu An sorma dürtüsüne karşı koyamadı, “Bir düklük klanının pazar payına karar vermek için küçük klanlara meydan okuması utanç verici değil mi?”

Chu Huanzhao yanıt veremeden Yuan Wendong bok gibi bir ifadeyle araya girdi, “Ayruşen Dükü’nün konumu yüksek ama Zhou Hanedanlığı’mız yasalarla yönetilir. Ayrıca tek düklük Chu Klanı da değil.”

Zu An anlayarak kafa salladı, “Ah, şimdi çaktım köfteyi. Yani diyorsunuz ki arkanızda birisi var. Böyle havlayıp durmana şaşırmamak gerek, görünüşe göre çoktan sahibini bulmuşsun!” 

Yuan Wendong’u başarıyla trollediniz, +321 Öfke!

Çok uzakta olmayan akademi görevlilerine bakan Yuan Wendong derin bir nefes alıp konuştu, “Keskin dilinden başka bir şeyin yok, seninle tartışıp nefesimi boşa harcamayacağım. Sadece turnuva gününe kadar bekle…”

Yuan Wendong, Zu An’a doğru eğildi ve yumuşakça fısıldadı, “Elini kolunu kırıp seni sakat bırakacağım!”

Zu An derin bir iç çekti, “Bence ilk olarak yok edilen kılıçların ödemesini nasıl yapacağını düşünsen iyi edersin.”

Lu De’nin ani ortaya çıkışı kalabalığın büyük kısmını dağıtmıştı. Yine de hâlâ bekleyen bir düzine insan vardı. Yuan Wendong’a tereddütle bakıyor, kıpırdamıyorlardı.

Yuan Wendong, Pei Mianman’a saldırmak için onların kılıçlarını kullanmış, ancak kadın kılıçları küle çevirmişti. Yuan Wendong’un sorumluluk alıp ödeme yapmasını bekliyorlardı ama sormaktan da çekiniyorlardı.

Zu An’ın konuyu dile getirmesiyle cesaretlerini topladılar ve bağırmaya başladılar.

“Kılıçlarımızın ödemesini yap!”

“Kılıcımı almak için tonla para harcamıştım!”

“Kılıcım Üstat XX’in eseriydi ve metali tereyağı gibi kesmesiyle bilinirdi…”